ÜÇÜNCÜ CİLD, 9. cu MEKTÛB

İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkînin "rahime-hullahü teâlâ" (Mektûbât)ından üçüncü cildinin dokuzuncu mektûbu, Mîr Muhammed Nu'mân için yazılmışdır. (Resûlullahın getirdiklerini alınız!) âyet-i kerîmesini açıklamakdadır. Bu mektûb arabî olup tercemesi aşağıdadır:

Bismillâhirrahmânirrahîm! Haşr sûresinde, yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Resûlullahın size getirdiklerini alınız. Yasak etdiklerinden sakınınız ve Allahdan korkunuz!) buyuruldu. [Emrleri yapmağa ve harâmlardan sakınmağa, (İslâmiyyet)e uymak denir.] Allahü teâlânın, yasaklardan kaçınız, dedikden sonra, Allahü teâlâdan korkunuz buyurması, yasaklardan sakınmanın dahâ mühim olduğunu göstermekdedir. Çünki, Allahü teâlâdan korkmak, ya'nî (Takvâ), harâmlardan sakınmakdır. Takvâ, dînin temelidir. Şübhelilerden de sakınmağa (Vera') denir. Resûlullah " sallallahü aleyhi ve sellem" (Dîninizin direği vera'dır) buyurdu. Başka bir hadîs-i şerîfde, (Hiçbir şey, vera' gibi olamaz) buyurdu. Dînimizin harâmlardan sakınmağa böyle ehemmiyyet vermesi, sakınılacak şeylerin dahâ çok olmasından ve fâidesinin dahâ fazla olmasındandır. Çünki, emrleri yapmakda da, sakınmak bulunmakdadır. Bir emri yapmak, bunu yapmamakdan sakınmak demekdir. Fâidesinin dahâ çok olması, nefse hiç uymamak olduğu içindir. Emri yaparken, nefs de lezzet alır. Bir işde, nefse uymak ne kadar az olursa, fâidesi o kadar dahâ çok olur. Ya'nî, Allahü teâlânın rızâsına dahâ çabuk kavuşdurur. Çünki ahkâm-ı islâmiyye, ya'nî islâmiyyetin emrleri ve yasakları, nefsi kahr etmek, yıpratmak içindir. Nefs, Allahü teâlânın düşmanıdır. Hadîs-i kudsîde, (Nefsine düşmanlık et! Çünki, o benim düşmanımdır) buyuruldu. Bunun için turuk-ı aliyye içinde, islâmiyyeti gözetmesi dahâ çok olanı, Allahü teâlâya dahâ yakın yol olur. Çünki, burada nefse uymamak, dahâ çokdur. Ehlinin bildiği gibi, bu da, bizim bulunduğumuz yoldur. Bunun içindir ki, büyüğümüz, önderimiz, derin âlim Behâüddîn-i Buhârî, (Allahü teâlâya kavuşduran yolların en kısasını buldum) buyurdu. Çünki, bu yolda, nefse karşı gelmek dahâ çokdur. Bu yolda, islâmiyyeti gözetmenin çokluğuna gelince, kitâblarını inceliyen zekî ve insâflı bir kimse için, bunu anlamak pek kolaydır. Böyle olduğunu açıkça görür. Böyle açık olmakla berâber, birçok mektûbumda bunu etrâflı bildirdim. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. O, bize yardımcı olarak yetişir. Çok iyi bir vekîldir. Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve Âline ve Eshâbına "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" ve doğru yolda olanlara salât ve selâm olsun!

ÜÇÜNCÜ CİLD, 84. Cü MEKTÛB

Allahü teâlâya hamd olsun ve Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Bu yolda çalışmak [Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak] istiyenin, önce i'tikâdını, hak yoldaki âlimlerin [ya'nî Ehl-i sünnet âlimlerinin] bildirdiklerine göre düzeltmesi lâzımdır. [Bu derin âlimler, bütün bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan aldılar. Kendi düşüncelerini ve felsefecilerin fikrlerini, bunlara karışdırmadılar.] Allahü teâlâ, onların çalışmalarına bol bol mükâfat [karşılık] versin! Sonra, herkese lâzım olan fıkh bilgilerini öğrenmelidir. Bundan sonra, bu öğrendiklerini yapmalıdır. Ondan sonra, her zemânında, Allahü teâlâyı zikr etmelidir. [Ya'nî kalb hep Onun ismini ve sıfât-ı zâtiyyesini düşünmelidir.] Fekat, zikr yapmasını kâmil ve mükemmil olan bir zâtdan öğrenmesi şartdır. Nâkıs olandan [hele câhil ve sapık şeyhlerden] öğrenirse, kemâle eremez. Başlangıçda o kadar çok zikr etmelidir ki, farz nemâzları ve bunların sünnetlerini kıldıkdan sonra, zikrden başka bir ibâdet yapmamalı, Kur'ân-ı kerîm okumağı ve nâfile ibâdetleri başka zemâna bırakmalıdır. Abdestli de, abdestsiz de zikr etmelidir. Ayakda iken, otururken, yürürken, yatarken, hep bu vazîfeyi yapmalıdır. Sokakda giderken, yirken ve uyuyacağı zemân, zikrsiz olmamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Zikr et hep zikr, oldukça cânın!
Kalbin pâklığı, zikrîledir Cânânın.

Zikri o kadar çok yapmalıdır ki, zikr olunandan [Allahü teâlâdan] başka, kalbinde hiçbir arzû, düşünce kalmamalıdır. Ondan başka şeylerin ismleri ve nişânları kalbine gelmemelidir. Başka şeyleri düşünmek için kendini zorlasa da, kalbine getirememelidir. Kalbin, Allahü teâlâdan başka herşeyi böyle unutması, Ona kavuşmanın başlangıcıdır. Bu nisyân, matlûbun rızâsına, sevgisine kavuşmanın müjdecisidir. Arabî beyt tercemesi:

Nasıl Sü'âda kavuşulur acabâ!
Dağlar ve uçurumlar var arada.

[Sü'âd, bir ma'şûkanın ismidir.] İnsanı herşeye kavuşduran, yalnız Allahü teâlâdır. Doğru yolda olanlara selâm olsun! [Üçüncü cild, 17. ci mektûbda buyuruyor ki, (Kalb ile zikr etmek, onu Allahü teâlâdan başka şeylere düşkün olmakdan kurtarır. Bu düşkünlük, kalbin hastalığıdır. Kalb bu hastalıkdan kurtulmadıkca, hakîkî îmâna kavuşamaz ve ahkâm-ı islâmiyyeye, ya'nî Allahü teâlânın emrlerine, yasaklarına uyması güç olur. Bunlara uyarken niyyet etmek ve mubâhları yaparken, nefsin lezzet almasını düşünmemek de zikr olur.) Kalbin hastalığına sebeb, nefse uymasıdır. Nefs, Allahü teâlânın düşmanıdır. Ona itâ'at etmek istemez. Kendine de düşmandır. Kalbin her uzva, harâmları, kötü, zararlı şeyleri yapdırmasından zevk alır. Bu zevklerine kavuşmak için, dinsiz, îmânsız olmak ister. Kâfirlerle, mezhebsizlerle arkadaşlık etmek, onların kitâblarını, gazetelerini okumak, radyolarındaki, televizyonlarındaki zararlı yayınları da, kalbi hasta yapar. İslâmiyyete uymak, kalbi hastalıkdan kurtarır. Nefsi ise, hasta yapar. Zevklerini, arzûlarını, kalbe te'sîr kuvvetini azaltır.]

Kim bulur, zor ile, maksûda her zemân zafer?
Gelir elbet zuhûra, ne ise hükm-i kader.

ABDÜLLAH-I DEHLEVÎNİN (MEKÂTİB-İ ŞERÎFE) KİTÂBININ 114. Cü MEKTÛB

Hindistânın büyük âlimlerinden Abdüllah-i Dehlevî "rahime-hullahü teâlâ"nın (Mekâtib-i şerîfe) kitâbında yüzyirmibeş mektûb vardır. Yüzondördüncüsü, Hâcı Abdüllah Buhârîye yazılmış olup, fârisîden türkçeye tercemesi aşağıdadır:

Allahü teâlâda hiçbir noksanlık yokdur. O, hep doğru söyler, kullarına doğru yolu gösterir. Yüce önderimiz, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâya "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" ve Onun Âline ve Eshâbına "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" bizden selâmlar ve düâlar olsun! Buradaki [ya'nî Delhî şehrindeki] tarîkatçılar, dileklere kavuşmak için Esmâ okuyorlar. Mıska yazıyorlar. Böylece herkesi kendilerine çekiyorlar. Emîr-ül mü'minîn Alî "kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh" hazretlerini diğer üç halîfeden "radıyallahü anhüm" dahâ üstün tutuyorlar. Bunlara (Şî'î) denir. Üç halîfeye ve Eshâb-ı kirâma düşman olanlara (Râfizî) denir.

[Hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmân Zinnûreynin hazret-i Alîden "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" dahâ üstün olduklarını (Ehl-i sünnet vel cemâ'at) âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" çeşidli kitâblarında bildirmişler ve bunu âyet-i kerîmelerle, hadîs-i şerîflerle ve Eshâb-ı kirâmın "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" icmâ'ı, ya'nî, sözbirliği ile isbât etmişlerdir. Bu kıymetli kitâblardan ikisi, Hindistândaki büyük âlimlerden şâh Veliyyullah Muhaddis Dehlevînin "rahime-hullahü teâlâ" (İzâlet-ül-hafâ) ve (Kurret-ül-ayneyn) kitâblarıdır. Arabî ve fârisî karışık olup, birincisi, Urdu diline tercemesi ile birlikde 1382 [m. 1962] de Pâkistânda basılmışdır. İkincisi türkçeye terceme edilerek, (Eshâb-ı Kirâm) kitâbının içinde neşredilmişdir. Ayrıca (Hak Sözün Vesîkaları) kitâbında vardır. Büyük âlim İbni Hacer-i Mekkînin "rahime-hullahü teâlâ" (Es-savâik-ul-muhrika) arabî kitâbı, İstanbulda, Hakîkat Kitâbevi tarafından ofset yolu ile basdırılmışdır. Bu kitâbı okuyan insâflı bir müslimân, mezhebsizlerin yanlış yolda olduklarını iyice anlar. Bunlardan bir kısmı, bugün kendilerine (Ca'ferî) diyorlar. (Biz oniki imâmın yolundayız) diyerek gençleri aldatıyorlar. Hâlbuki Oniki imâmın yolunda olan müslimânlara (Ehl-i sünnet) denir. Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", (Oniki imâmı sevmek, son nefesde îmân ile ölmeğe sebeb olur) buyurmuşlardır.]

Cenâze alayları, devr yapmak için ziyâfetler yapdırıyorlar. [Cemâ'at ile nemâz kılmıyorlar. Câmi'lerde] Mevlid cem'ıyyetleri, ilâhîler, mersiyeler okutuyorlar. Tekkelerde çalgı, tambur dinliyorlar. Bunlar gibi dahâ nice bid'atleri tarîkat olarak yapıyorlar. Hattâ, Hindistândaki Cûkiyye ve Berehmen kâfirlerinin ibâdetlerini de tarîkate mal ediyorlar. Dünyâya düşkün olanlarla, fâsıklarla birlikde bulunuyorlar. Nemâzda Kavmeye, Celseye ve cemâ'ate, hattâ Cum'a nemâzına ehemmiyyet vermiyorlar. Selef-i sâlihînin zemânlarında böyle şeyler hiç yokdu. Bunların hiçbiri islâmiyyetde yokdur. (Ehl-i Sünnet vel-cemâ'at) âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" böyle bid'atlerden kaçınırlardı. Allahü teâlâya şükrler olsun ki, Eshâb-ı kirâmda "radıyallahü teâlâ anhüm" bu çirkin bid'atlerin hiçbiri yokdu. Müslimân olmak istiyen ve Selef-i sâlihînin "rahime-hümullahü teâlâ" yolunda bulunmak isteyen kimsenin böyle tarîkatçılardan kaçması lâzımdır. Bunlar, din hırsızlarıdır. Allahü teâlânın kullarının dinlerini, îmânlarını yıkıyorlar. Zikr ve diğer yapdıkları şeyler kalbi, nefsi harekete getiriyor. [Bunlarda, hâller hareketler hâsıl olması değil, mâ-sivâdan temizlenmeleri lâzımdır.] Keşfin [kerâmetin, gayb olan şeylerden haber vermenin ve cin ile konuşmanın] zâten islâmiyyetde kıymeti yokdur. Cûkiyye kâfirleri de, keşf ve kerâmet göstermekdedir. Aklı olanların gözünü açması, doğruyu iğriden ayırması lâzımdır. Hem dîne sarılmak, hem de dünyâya düşkün olmak, bir insanda birlikde bulunamaz. Dünyâlık ele geçirmek için dînini vermek, aklı olanın yapacağı şey değildir. Buhâra şehrinin âlimleri, şeyhleri tevekkül sâhibi idiler. Dünyâya düşkün değildiler. Ziyâfetler vermek, dünyâya düşkün olanları toplamak, kalbi karartır. O büyükler böyle şeylerden kaçınırlardı. Onlar, Selef-i sâlihînin "rahime-hümullahü teâlâ" doğru olan i'tikâdına, Resûlullahın "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" sünnetine sarılmışlardı. Her işlerinde (Azîmet) yolunu tutmuşlardı. Bid'atlerden sakınırlardı. Harâm ve mekrûh yollardan gelen şeylerden kaçınırlardı. Harâma sebeb olan mubâhlar da harâm olur. (Zikr-i hafî), ya'nî sessiz zikr etmek, (Zikr-i cehrî)den, ya'nî sesle zikr etmekden dahâ efdaldir. Böyle zikr ederlerdi. Hadîs-i şerîfde bildirilen (ihsân) mertebesinde idiler. Kalbleri hep feyz kaynağına [ya'nî Allahü teâlâya] karşı idi. Böyle olan tesavvuf büyüğünün teveccühüne kavuşan sâdık, hâlis bir kimsenin kalbi, hattâ bütün latîfeleri hemen zikr etmeğe başlar. Huzûra, ya'nî Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin kalbde bulunmamasına ki, buna (Müşâhede)de denir ve cezbelere, (vâridât) denilen feyzlere, ya'nî zâhirini ve bâtınını nûrların kaplaması gibi ni'metlere kavuşur. Mürşidinin kalbinden feyz alanın kalbine Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin düşüncesi gelmez. Bütün a'zâsı sünnete uygun ve azîmet ile hareket eder. Bu ni'metler ne büyük se'âdetdir. Yâ Rabbî! Sevgili Peygamberin Muhammed Mustafâ "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" hurmetine ve O yüce Peygamberin yolunda bulunan meşâyıh-ı kirâm "rahmetullahi aleyhim ecma'în" hurmetine, bu çok kıymetli ni'met ile bizleri rızklandır. İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânînin "rahmetullahi aleyh" feyzleri, insanın bütün latîfelerini bu ni'mete kavuşdurmakdadır.

Cânım, kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!

Gel şefâ'at eyle kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!

Mü'min olanların çokdur cefâsı,
Âhıretde olur zevk-u safâsı.

Onsekizbin âlemin Mustafâsı,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!

Yedi kat gökleri seyrân eyleyen,
Kürsînin üstünde cevlân eyleyen,

Mi'râcda, ümmetin Hakdan dileyen,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!

(Yûnüs) neyler iki cihânı sensiz,
Sen hak Peygambersin şeksiz şübhesiz!

Sana uymıyanlar, gider îmânsız,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!

CENNET YOLU İLMİHÂLİ KİTÂBININ SON SÖZÜ

Canlı cansız bütün varlıkların bir düzen içinde olduklarını görüyoruz. Her maddenin yapısında, her olayda, her reaksiyonda, hiç değişmiyen nizâm, matematik bağlantılar olduğunu öğreniyoruz. Bu düzenleri, bağlantıları, fizik, kimyâ, astronomi ve biyoloji kanûnları diye ismlendiriyoruz. Bu değişmez düzenden fâidelenerek, sanâyı', fabrikalar kuruyor, ilâclar yapıyor, aya gidiyor, yıldızlarla, atomlarla bağlantı kuruyoruz. Radyolar, televizyonlar, elektronik beyinler ve İnternetler yapıyoruz. Mahlûklarda, bu düzen olmasaydı, herşey rastgele olsaydı, bunların hiçbirini yapamazdık. Herşey çarpışır, bozulur, felâketler olurdu. Herşey yok olurdu.

Varlıkların düzenli, bağlantılı, kanûnlu olmaları, bunların kendiliklerinden, rastgele var olmadıklarını, herşeyin bilgili, kudretli, gören, işiten, dilediğini yapan bir varlık tarafından var edildiklerini göstermekdedir. O, dilediklerini var etmekde ve yok etmekdedir. Herşeyi var etmeğe ve yok etmeğe, başka şeyleri sebeb yapmışdır. Sebebsiz yaratsaydı, varlıkların birbiri arasında bu düzen olmazdı. Herşey karma-karışık olurdu. Onun varlığı da belli olmazdı. Hem de, fen, medeniyyet hâsıl olamazdı.

O, varlığını bu düzen ile belli etdiği gibi, kullarına çok acıyarak, var olduğunu ayrıca da bildirmişdir. Âdem aleyhisselâmdan başlıyarak, her asrda, dünyânın her yerindeki insanlar arasından en iyi, en üstün olarak yaratdığı birisine melek ile haber göndererek, kendini ve kendi ismlerini bildirmiş ve insanların dünyâda ve âhıretde râhat etmeleri, iyi yaşamaları için, ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lâzım olduğunu açıklamışdır. Böyle, seçilmiş, üstün insanlara (Peygamber) denir. Bunların bildirdikleri emrlere ve yasaklara (Din) ve (Ahkâm-ı dîniyye) denir. İnsanlar eski şeyleri unutdukları için ve her zemân bulunan kötü kimseler, Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" kitâblarını ve sözlerini değişdirdiklerinden, eski dinler unutulmuş, bozulmuşdur. Kötü insanlar, uydurma dinler de meydâna getirmişlerdir.

Herşeyi yaratan yüce Allah, insanlara çok acıdığı için, kullarına son bir Peygamber ve yeni bir din göndermişdir. Bu dîni, kıyâmete kadar koruyacağını, kötü insanlar saldıracaklar, değişdirmeğe, bozmağa kalkışacaklar ise de, kendisi bunu, bozulmamış olarak her yere yayacağını müjdelemişdir.

Allahü teâlâya şükrler olsun ki, dahâ küçük iken, bir olan yaratıcıya inanmış bulunuyoruz. Onun isminin (Allah) olduğunu ve son Peygamberinin (Muhammed) aleyhisselâm olduğunu ve bunun bildirdiği dînin (İslâmiyyet) olduğunu öğrenmek se'âdetine kavuşduk. Bu islâm dînini doğru olarak anlamak istedik. Lisede, üniversitede okurken, onu öğretecek bir kaynak aradık. Fekat, masonlara, komünistlere satılmış fen taklîdcileri ile, vehhâbîlere satılmış, mezhebsiz olmuş kimseler, gençliğin etrâfını sarmış idi. Dinlerini, dünyâya satmış olan bu mürtedler ve sapıklar, öyle kurnaz çalışmışlar ki, doğru yolu seçip ayırabilmek imkânsız olmuşdu. Allahü teâlâya yalvarmakdan başka çâre yokdu. Yüce Allahımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin "rahime-hümullahü teâlâ" kitâblarını okumak nasîb eyledi. Fekat, ilerici geçinen (Fen yobazları)nın, fen bilgisi diyerek ve dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden (Din yobazları)nın Kur'ân tercemesi diyerek aşılamış oldukları bozuk fikrler, rûhumuza işlemişdi. Allahü teâlâya sonsuz şükrler olsun ki, hakîkî din adamlarının uyarması ile, iyiyi kötüden ayırmağa başladık. Kafamıza yerleşdirilmiş olanların ilm değil, yaldızlanmış zehr olduklarını, bunların te'sîri ile kalbimizin kararmış olduğunu anlıyabildik. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını görmeseydik, dostu düşmandan ayıramıyacak, nefslerimizin ve din düşmanlarının hîlelerine, yalanlarına aldanacakdık. Dinsizliği, ahlâksızlığı ilericilik olarak tanıtan, sinsi düşmanların tuzaklarından kurtulamıyacakdık. Hâlis, temiz müslimân olan anamızla, babamızla ve onlardan edindiğimiz islâm bilgileri ile alay edecekdik. Sevgili Peygamberimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", islâm düşmanlarının tuzaklarına düşmememiz için, bizi îkaz ediyor: (Dîninizi ricâlin ağızlarından öğreniniz!) buyuruyor. Ricâl, ya'nî hakîkî din âlimi bulamayınca, bunların kitâblarından öğreneceğiz. Bid'at sâhiblerinin, mezhebsiz, câhil din adamlarının din kitâbları, kâfirlerin kitâbları gibi çok zararlıdır.

Kadınların, kızların başları, saçları, kolları, bacakları açık, erkeklerin de dizleri ile göbek arası açık olarak başkasının yanına çıkmaları harâmdır. Ya'nî, Allahü teâlâ, bunları yasak etmişdir. Allahü teâlânın emrlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mezheb, erkeklerin avret yerlerini, ya'nî bakması ve başkasına göstermesi yasak edilmiş olan uzvlarını farklı olarak bildirmişlerdir. Her müslimânın, bulunduğu mezhebin bildirdiği avret yerini örtmesi farzdır. Buraları açık olanlara, başkalarının bakmaları harâmdır. (Kimyâ-i se'âdet)de diyor ki, (Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları harâm olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile örtünerek çıkmaları da harâmdır. Böyle çıkmalarına izn veren, râzı olan, beğenen anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günâhına ve azâbına ortak olurlar). Ya'nî, Cehennemde birlikde yanacaklardır. Eğer tevbe ederlerse, afv olunur, yakılmazlar. Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever. Âkıl, bâlig olan kızların ve kadınların, yabancı erkeklere görünmemeleri, hicretin üçüncü senesinde emr olundu. İngiliz câsûslarının ve bunların tuzaklarına düşmüş olan câhillerin, Hicâb âyeti gelmeden evvel olan örtünmemeği ileri sürerek, örtünmeği sonradan fıkhcılar uydurdu demelerine aldanmamalıdır.

Tekrâr bildirelim ki, bir çocuk âkıl ve bâlig olunca, ya'nî iyiyi fenâdan ayıracak ve evlenecek yaşa gelince, hemen îmânın altı şartını öğrenmesi, sonra (Ahkâm-ı islâmiyye)yi, ya'nî farzları, halâl ve harâm olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara uyması, buna farz olur. Bunları, anasına, babasına, akrabâsına, ahbâbına sorup öğrenmesi farz olur. Müslimân olan bir kâfirin de, hemen bir din adamına, müftiye gidip, bunları öğrenmesi, bunların da öğretmeleri veyâ hakîkî bir din kitâbı hediyye edip buradan okuyup öğrenmesini tenbîh etmeleri farz olur.Aferin, aferin deyip, öğretmezlerse veyâ kitâb vermezlerse, farzı yapmamış olurlar. Farzı yapmıyan, Cehennemde yanacakdır. Din adamını ve kitâbı arayıp da, buluncıya kadar öğrenmemesi özr olur.

Okuduğumuz doğru islâm bilgilerini gençlere duyurmak için ve herkesin dünyâda râhata, huzûra ve âhıretde sonsuz ni'metlere kavuşmalarına hizmet etmek için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından seçme, kıymetli yazıları neşr eylemeğe inşâallah devâm edeceğiz. Murâdlara nâil olmak için, (Salâten tüncînâ) okumalıdır: (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min cemî'il ehvâl-i vel-âfât ve takdî lenâ bihâ cemî'al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemi'isseyyiât ve terfe'unâ bihâ a'ledderecât ve tübelligunâ bihâ akselgâyât min cemî'il hayrât-i fil hayâti ve ba'del-memât).

Her dürlü sıkıntıdan ve tehlükeden korunmak ve şeytânların ve düşmanların zarar ve hücûmlarından kurtulmak için, (İstigfâr) okumanın çok fâideli olduğu hadîs-i şerîflerde bildirilmişdir.

Gelip geçdi ömrüm çabuk, bir yel esip geçmiş gibi,
hele, bana şöyle gelir, gözüm yumup, açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıkdır, canlar gövdeye konukdur.
birgün ola, çıka, gide, kafesden kuş uçmuş gibi.

(ÖNCEKİ SAYFA)