ABÂDİLE:

Abdullahlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı (arkadaşları) arasında fıkıh ve hadîs-i

şerîf ilimlerinde şöhret bulmuş Abdullah adını taşıyan sahâbîler. Abâdile, Abdullah

kelimesinin çokluk şeklidir. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmı arasında Abdullah isimli

üç yüz kadar sahâbi bulunmaktaydı. Fakat bunların içinde; Abdullah bin Ömer, Abdullah bin

Abbâs, Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Amr bin Âs radıyallahü anhüm, ilimdeki

yükseklikleri sebebiyle Abâdile ünvânı ile tanındılar. Bunlara Abâdile-i Erbea da

denilmektedir.

Abdullah bin Mes'ûd'un (radıyallahü anh) fıkıh ilminde önemli bir yeri olduğu halde,

Abâdile arasında zikredilmemesi, bu tâbirin onun vefâtından sonra çıkmış olması

sebebiyledir. Bununla berâber onu Abâdileden sayan âlimler de vardır. (İbn-i Hümâm, Ahmed

Naîm)

ABD:

1. Kul. (Bkz. Kul)

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allahü teâlâ, abdini (Muhammed aleyhisselâmı)

bir gece Mescid-i Haram'dan, Mescid'i Aksâ'ya götürdü. (İsrâ sûresi: 1)

Göklerde ve yerde olan herkes, hiçbiri müstesnâ olmamak üzere, çok esirgeyici Allahü

teâlâya mutlaka abd olarak gelecektir. (Meryem sûresi: 93)

2. Köle.

Üzerinize, sizi Allahü teâlânın kitâbı ile yöneten bir abd bile vâli tâyin edilse, onu

dinleyin ve itâat edin. (Hadîs-i şerîf-Müslim)

ABDEST:

Namaz ve diğer bâzı ibâdetlerin yerine getirilebilmesi için yapılması lâzım gelen yüzü,

dirseklerle berâber kolları yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek ve topuklarla berâber

ayakları yıkamaktan ibâret temizlik. Namazın dışındaki farzlardan biri.

Abdest, Kur'ân-ı kerîmde şu âyet-i kerîme ile farz kılınmıştır:

"Ey îmân edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerle berâber

ellerinizi yıkayın ve başlarınızı meshedin ve her iki topukla berâber ayaklarınızı yıkayın."

(Mâide sûresi: 6)

Her kim abdest aldıktan sonra, benim üzerime on kerre salât ü selâm getirse, Hak

teâlâ, o kişinin hüznünü giderip mesrûr eder, duâsını kabûl eder. (Hadîs-i şerîf-Eyyühel

veled İlmihâlî)

Her ne zaman ümmetimden biri abdest alırken, Bismillah deyip elini yıkarsa, eliyle

yaptığı (küçük) günahların hepsi afv olur. Ağzına, yüzüne ve diğer âzâlarına su verdikçe,

bütün günâhları dökülür. (Hadîs-i şerîf-Eyyühel veled İlmihâli)

Abdest üzerine abdest almak, nûr üstüne nûrdur. (Hadîs-i şerîf-Keşfül-hafâ)

Hanefî mezhebine göre abdestin farzları dörttür: Yüzü bir kerre yıkamak. İki kolu

dirsekleri ile birlikte, bir kerre yıkamak. Başın dörtte bir kısmını mesh etmek, yâni yaş eli

başa sürmek. İki ayağı, iki yandaki topuk kemikleri ile birlikte bir kerre yıkamaktır. Ayrıca

abdestin sünnetleri, edebleri vardır. (İbn-i Âbidîn)

Abdestsiz olarak şu üç şeyi yapmak haramdır: Namaz kılmak, Kâ'be'yi tavâf etmek,

üzerinde bir kılıf bulunmaksızın Kur'ân-ı kerîme ve bir âyet-i kerîmeye dokunmak. Câmiye

abdestsiz girmek ise mekruhtur. (Şürnblâlî)

Abdestli olarak ölen ölüm acısı çekmez. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

ABDİYYET:

Kulluk makamı. Evliyâlığın en yüksek makâmı, derecesi. İyilikleri Allahü teâlâdan bilip

kendinden bilmemek.

Allahü teâlânın lütf ve ihsânı ile Abdiyyet derecesine ulaşmak istiyen kimsenin,

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve selleme tam olarak uyması lâzımdır. Bu yüce zirveye o

yüce peygambere tam uymakla kavuşulur. Bu, Allahü teâlânın bir lütfu olup, onu dilediğine

ihsân eder. (İmâm-ı Rabbânî)

ABES:

Boş, faydasız şey.

Namazda abes hareketler mekruhtur. Elbise ile oynamak gibi. Namazda faydalı hareketin

meselâ eli ile alnındaki teri silmenin zararı olmaz. Pantolonun tozunu silkmek, mekruhtur.

Kaşınmak abes değilse de, bir rüknde, eli üç kere kaldırmak, namazı bozar. (İbn-i Âbidîn)

Abesle meşgul olmak insanı lehv ve la'ba (oyun ve eğlenceye) sürükler. Bâzı lüzumsuz

şeyler insanın abes işlere dalmasına sebeb olur. (Murâd-ı Münzâvî)

ABESE SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin sekseninci sûresi. Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Kırk iki âyet-i

kerîmedir. Birinci âyet-i kerîmede yüzçevirdi, iltifat etmedi mânâsına olan Abese lafzı sûreye

isim olmuştur. Sûrede, Kur'ân-ı kerîmin Allahü teâlâ tarafından bir mev'ize (nasihat, öğüt)

olduğu bildirilmekte, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve azametine (büyüklüğüne) deliller

getirilmekte, kıyâmet gününün dehşetli vaziyeti, o gün iyilerin ve kötülerin halleri ve daha

başka hususlar anlatılmaktadır.

Abese sûresinde meâlen buyruldu ki:

O gün (kıyâmet günü) kişi kardeşinden, anasından, babasından, hanımından ve

oğullarından kaçar. O gün onlardan herkesin kendine yeter bir işi vardır. (Herkes kendi

derdiyle meşgul olur. Başkasını düşünemez.) O gün yüzler vardır (dünyâda iken yaptığı gece

ibâdetleri veya aldığı abdestler sebebiyle) parıl parıl parlayıcıdır. (Gördükleri nîmetler

sebebiyle) gülücüdür, sevinicidir. (Bunlar mü'minlerdir.) O gün yüzler de vardır, üzerlerini

toz toprak bürümüştür. Onu (da) bir zulmet, karanlık ve siyahlık kaplar. İşte bunlar

kâfirler, fâcirlerdir. (Âyet: 34-42)

ÂB-I HAYÂT:

Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen

evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek

sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkıran teveccüh. Bir şeyin

kıymetini kuvvetli bir şekilde ifâde için de kullanılır. Âb-ı hayevân, Âb-ı Hızır, Âb-ı

zindegânî, Âb-ı bekâ da denir.

Evliyânın bâtınları, kalbleri âb-ı hayâttır. Bir katre (bir damla) tadan, ölümsüz hayâtı

bulmuş ve sonsuz seâdete, mutluluğa kavuşmuş olur. (İmâm-ı Rabbânî)

Her sözünüz kalbime âb-ı hayât katresi,

Senden başka rûhumun yok kurtuluş çâresi

(Lâ Edrî)

Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey gönül

Bin yıl gerekse Hızır ile Seyr-i Skender et.

(Zeyneb Hâtun)

ÂBİD:

İbâdet eden. Farzları ve vâcibleri yerine getirdikten sonra çeşitli nâfile ve yapılması sevab

olan işlere de devam eden. Çokluk şekli, ubbâd'dır.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Tevbe edenler, âbidler, hamd edenler (cihâd veya ilim öğrenmek için) seyahat edenler,

rükû edenler, secde edenler, emr-i mârûf nehyi anil münker yapanlar ve Allahü teâlânın

sınırlarını koruyanlar (yok mu? İşte onlar da Cennet ehlidir. Habîbim) Sen o mü'minlere

dahi Cenneti müjdele. (Tevbe sûresi: 112)

Allahü teâlânın haram kıldığı (yasak ettiği) şeylerden sakın, insanların en âbidi

olursun. (Hadîs-i şerîf-Miftâh-un-necât)

Âbidin en büyük maksadı, âhiret sevâbına kavuşmaktır. Âbid, ibâdetinden öyle zevk alır

ki, ibâdetten bir an men' edilse, onun için en büyük eziyet olur. Hattâ âbidlerden biri;

"Ölümden korkmuyorum, ancak gece ibâdetime mâni olacak diye korkuyorum" demiştir.

Diğeri de; "Allahım mezarımda da bana ibâdet imkânlarını ihsân et" diye duâ etmiştir.

(İmâm-ı Gazâlî)

ACEM:

Arab olmayan.

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir, hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem

ise, topraktandır. Allah katında en kıymetliniz takvâsı (Allahü teâlâdan korkarak

haramlardan, günâhlardan sakınması) çok olanınızdır. Arab'ın Acem'e bir üstünlüğü yoktur.

Üstünlük ancak takvâ iledir. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Hişâm)

ÂCİR:

Malını kirâya veren.

Kirâdaki binânın ve eşyânın tâmiri ve zamanla tıkanmış boruların tâmiri âcire âittir. Tâmir

etmezse, kirâcı evden çıkabilir. Fakat yaptırmaya âciri cebr edemez (zorlayamaz). Ev

sâhibinin izni ile kendi yaparsa, parasını kesebilir. Kendiliğinden yaparsa kesemez.

Kullanmak için lâzım olan şeylerin (meselâ hamur ocağı) tâmir parasını kirâdan kesemez.

(Ali Haydar Efendi)

Kirâ müddeti bitince, âcir uzatmaz ise, kirâcı çıkar. Malı, olduğu gibi teslim etmesi

lâzımdır. Teslim etmezse gasb etmiş olur. Fakat kullanma sebebiyle herkes için âdet (ve

mümkün) olan yıpranma ve bozukluklar kabahat sayılmaz. (İbn-i Âbidîn)

ÂCİZ:

Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf.

Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter). Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu.

Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez. (Teftâzânî)

İnsanın felâkete uğraması iki sebeptendir: Birincisi âciz olan nefsine (kendine)

güvenmesi. İkincisi kendisi gibi âciz olan başka bir mahlûka güvenmesidir. (Abdülhakîm

Arvâsî)

En iyi kul, Allahü teâlânın karşısında şükürden âciz olduğunu bilendir. (Abdullah Harrâz)

ACÛZE:

İhtiyar, çok yaşlı kadın.

Yaşlı bir kadın Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme geldi. Resûl-i ekrem;

"Acûze Cennet'e giremez!" buyurdu. Bunun üzerine kadın ağlamaya başladı. Bunu

görenPeygamber efendimiz; "Sen o gün yaşlı değil, genç olursun" buyurdu ve gönlünü aldı.

(İhyâu ulûmiddîn)

Kızların, kadınların, acûzelerin beş vakit namaz, Cumâ, bayram namazları ve va'z

dinlemek için câmiye gitmeleri câiz değildir. (İbn-i Âbidîn)

ÂDÂB:

Edebler, güzel huylar, iyi haller ve davranışlar; her konuda haddini bilip sınırı aşmamak.

Müfredi (tekili) edeb'dir (Bkz. Edeb).

Âdâba riâyetsiz hizmetin faydası yoktur. (Muhammed Ma'sûm Fârûkî)

ADAK:

Nezr, Allahü teâlânın rızâsının elde edilmesi veya bir isteğin yerine gelmesi veya bir belâ

ve musîbetin giderilmesi maksadıyla Allahü teâlâ için oruç tutmak, kurban kesmek gibi

başlıbaşına ibâdet olan veyâ benzeyen bir şeyi kendisine vâcib kabûl etme. (Bkz. Nezr)

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde buyurdu ki:

Adaklarını yerine getirsinler." (Hac sûresi: 29)

Adak ibâdettir. Allah için yapılır. Kul için yapılmaz. Adak edilen şeyin farz veya vâcib

olan bir ibâdete benzemesi veya başlıbaşına bir ibâdet olması lâzımdır. Namaz, oruç, hacca

gitmek, köle âzâd etmek vb. adak edilir. Abdest almak, ölü kefenlemek, ezan okumak,

mekteb ve câmi yapmak başlıbaşına ibâdet olmadıkları için adak yapılmazlar. Adak iki

türlüdür: 1) Mutlak adak: Allahü teâlâ için bir sene oruç tutacağım demek gibi. Düşünmeden,

söz arasında dilinden çıkmış olsa da yerine getirmek vâcibtir. 2) Şarta bağlı adak. Hastam iyi

olursa Allah için şu kadar sadaka vermek, sevâbını meselâ Seyyid AhmedBedevî hazretlerine

bağışlamak nezrim, adağım olsun demek gibi. Hasta iyi oldukdan sonra bunları yapmak lâzım

olur. Adağı yerine getirmek vâcibdir. Bâzı âlimler farzdır, dedi. (İbn-i Âbidîn)

ADÂLET:

Her işte hakkı gözetme ve orta yolu tutma. Haklıya hakkını verme. Haksızlıktan sakınma.

Zulmün zıddı, kânun önünde eşitlik.

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyurdu ki:

Ey îmân edenler! Bir millete olan öfkeniz, sizi adâletten alıkoymasın. Âdil olunuz!

(Mâide sûresi: 8)

Muhakkak ki Allahü teâlâ adâleti, ihsânı (iyilik yapmayı) ve akrabâya muhtac

oldukları şeyleri vermeyi emreder... (Nahl sûresi: 90)

Hak ve adâlet üzere bir gün hâkimlik yapmağı, bir sene devâmlı gazâ etmekten daha

çok severim. (Hadîs-i şerîf-Taberânî)

Bir saat adâlet ile idârecilik yapmak, altmış sene nâfile ibâdet yapmaktan daha iyidir.

(Hadîs-i şerîf-İslâm Ahlâkı)

Adâlet mülkün temelidir. (Hazret-i Ömer)

Adâlet üç kısımdır: a) Allahü teâlâya kulluk etmek. Bunda sâhibinin hakkını gözetmek

vardır. Her insanın yaradanına karşı borçlu olduğu bu kulluk vazîfesini yerine getirmesi

vâcibdir. b) İnsanların hakkını gözetmek. c) Vefât eden geçmişlerin hakkını gözetmek yâni

onların borçlarını ödemek ve vasiyetlerini yerine getirmek. (Kınalızâde Ali Efendi)

Adâlet-i ictimâiyye:

Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve

derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi. (Bkz. Sosyal Adâlet)

ADÂVET:

Düşmanlık, sebebsiz olarak bir kimseye düşmanlık etmek, husûmet.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Sen kötülüğü, en güzel haslet ne ise onunla önle (Öfkeye sabr ile, cehâlete ilim ile,

kötülüğe afv ile karşılık ver). O zaman (görürsün ki) seninle arasında adâvet bulunan kimse

bile sanki yakın dostun olmuştur. (Fussilet sûresi: 34)

Kıymetli ömrünü dâimâ adâvet ve husûmet sebebiyle keder ve huzursuzlukla geçiren

kimselere yazık. (Ahmed Rıfat)

Üç şey adâvete sebeb olur: Mal hırsı, insanların ikramlarına düşkünlük göstermek,

insanların göstereceği îtibâra önem vermek (Ebû Osman Hîrî)

ADEM:

1. Yokluk, varlığın zıddı.

Kâinâtın aslı ademdir. Âlemler yâni her şey var olmadan önce ademde idiler. (Kemahlı

Feyzullah Efendi)

2. Tasavvufda sâlikin (tasavvuf yolcusunun) kendisini kaplayan mânevî hal sebebiyle

kendinden geçmesi hâli.

ÂDEM (Aleyhisselâm):

Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden. Yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk

peygamber, bütün insanların babası.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Muhakkak ki, Îsâ'nın hâli de (yâni babasız dünyâya gelişi de) Allah indinde, Âdem'in

hâli gibidir. Allahü teâlâ onu topraktan yarattı, sonra ona "Ol" dedi, o da (can gelip)

oluverdi. (Âl-i İmrân sûresi: 59)

Allahü teâlâ Âdem'i (aleyhisselâm) yeryüzünün her tarafından aldırdığı topraktan

yarattı. Bu sebeple zürriyetinden siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi,

bâzıları da bu renklerin arasındadır. Bâzısı yumuşak, bâzısı sert, bâzısı hâlis ve temiz oldu.

(Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed bin Hanbel)

Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp, insan şekline

koydu. Bu sûret Mekke ile Tâif arasında kırk yıl kalıp (salsâl) oldu. Yâni pişmiş gibi kurudu.

Önce Muhammed aleyhisselâmın nûru alnına kondu. Sonra Muharrem'in onuncu Cumâ günü

rûh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak

bildirilmedi. Allahü teâlânın emri ile bütün melekler, Âdem'e doğru secde etti. İblis,

kibirlenip, bu emre karşı geldi ve secde etmedi. Âdem aleyhisselâm kırk yaşında Firdevs

adındaki Cennet'e götürüldü. Cennet'te yâhut daha önce Mekke dışında uyurken, sol kaburga

kemiğinden hazret-i Havvâ yaratıldı. Allahü teâlâ onları birbirine nikâh etti. Yasak edilen

ağaçtan unutarak önce Havvâ, sonra Âdem aleyhisselâm yedikleri için Cennet'ten çıkarıldılar.

Âdem aleyhisselâm Hindistan'da Seylan (Serendib) adasına,Havvâ vâlidemiz ise, Cidde'ye

indirildi. Âdem aleyhisselâm iki yüz sene ağlayıp yalvardıktan sonra, tövbe ve duâsı kabûl

olup, hacca gelmesi emr olundu. Arafat ovasında Havvâ ile buluştu. Kâbe'yi yaptı.

Her sene hac yaptı. Arafat meydanında veya başka yerde, kıyâmete kadar gelecek

çocukları belinden zerreler hâlinde çıkarıldı. Allahü teâlâ tarafından; "Ben sizin Rabbiniz

değil miyim?" diye soruldu. Hepsi; "Evet Rabbimizsin" dedi.Sonra hepsi zerreler hâline gelip,

beline girdiler. Sonra Şam'a geldiler. Burada çocukları oldu. Neslinden kırk bin kişiyi gördü.

Bin beş yüz yaşında iken çocuklarına peygamber oldu. Çocukları çeşitli dillerde konuştu.

Cebrâil aleyhisselâm kendisine on iki kere geldi. Oruç, her gün bir vakit namaz, gusül

abdesti emredildi. Kendisine kitap verilip; fizik, kimyâ, tıp, eczâcılık, matematik bilgileri

öğretildi. Süryânî, İbrânî ve Arabî diller ile kerpiç üstüne çok kitap yazıldı. Bir rivâyete göre

iki bin yaşında iken Cumâ günü vefât etti. Hazret-i Havvâ da kırk sene sonra vefât etti.

Kabirlerinin Kudüs'de veya Mina'da Mescid-i Hıf'de yâhut Arafat'da olduğu rivâyetleri vardır.

(Nişancızâde ve Sa'lebî)

ÂDET:

1. Bir şehir ve memleketteki insanların, yapageldikleri usûller, gelenekler, alışılmış şeyler.

An'ane, örf. (Bkz. İlgili maddeler)

Her memleketin âdeti başka başkadır. Hattâ bir memleketin âdeti zamanla değişir.

Bulunduğu şehrin dîne uygun olan âdetine uymamak şöhret ve tahrîmen (harama yakın)

mekrûh olur. (İmâm-ı Rabbânî)

Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem yaptığı ve kaçındığı şeyler iki kısımdır: Birisi,

ibâdet olarak yaptığı ve kaçındığı şeylerdir ki, her müslümanın bunlara tâbi olması, uyması

lâzımdır. İkincisi bulundukları memleketin âdeti olarak yaptığı şeylerdir. Bunları yapmak

mecbûrî değildir. Âdete bağlı şeylerde de Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) uymak

dünyâ ve âhirette insana çok şey kazandırır ve çeşitli saâdetlere ve hayırlara yol açar.

(Abdülhakîm Arvâsî)

Müslüman olmayanların yaptıkları ve kullandıkları şeylerden haram olmayıp, insanlara

faydalı olanları yapmak ve kâfirlere benzemeği düşünmeyerek kullanmak günâh değildir.

Pantolon, çeşitli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek, herkesin önüne

ayrı tabaklar içinde koymak, ekmeği bıçakla dilimlere ayırmak ve çeşitli eşyâ ve âletleri

kullanmak hep âdete bağlı şeyler olup, mübâhdırlar. Bunları kullanmak bid'at (günâh) olmaz.

Böyle âdetlerden faydalı olmayanları, çirkin ve kötülenmiş olanları kullanmak ve yapmak

haram olur. (Abdülgani Nablüsî, İbn-i Âbidîn)

2. Kitab, sünnet, icma' ve kıyasdan sonra ikinci derecedeki dînî delillerden biri. Dînin ve

aklın beğendiği şeyler.

Dinde nass (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf) ile açıkça bildirilmiş olmayan bir hükmü

anlamak ve bildirmek için umûmî âdetler delîl olur. Âdetin umûmî olması için Eshâb-ı kirâm

radıyallahü anhüm zamânından kalma ve müctehidlerin (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfden

hüküm çıkarabilen derin âlimlerin) kullanmış olmaları ve devamlı olmaları lâzımdır.

Muâmelâttaki (ticâret, rehin, hîbe, mîras, kirâlama, vekâlet v.s.) hükümler için bir beldenin

nass'a aykırı olmayan âdetleri delil olur. Bunları fıkıh âlimleri anlıyabilir. Zamânın değişmesi

ile örf ve âdete dayanan ahkâm (hükümler) değişebilir. Nass'a (âyet-i kerîme ve hadîs-i

şerîflere) dayanan ahkâm (hükümler) zamanla değişmez. Böyle hükm-i küllî (genel

hükümler) değişmeyip, bu hükmün hâdiselere tatbîki zamanla değişebilir. (İbn-i Âbidîn, Ali

Haydar Efendi)

Âdet Görme:

Aybaşı hâli. Kadınlardan ve ergenlik, evlenme çağına gelmiş olan kızlardan her ay belli

günlerde kan gelmesi hâli. (Bkz. Hayz)

Âdet Zamânı:

Kadında ve ergenlik çağına gelmiş olan kızlarda hayız (âdet) kanı görüldüğü andan

kesilmesine kadar olan günlerin sayısı.

Hanefî mezhebinde âdet zamânı en çok on gündür. En az üç gündür. Şâfiî ve Hanbelî

mezheblerinde en çoğu on beş gün, en azı bir gündür. (İbn-i Âbidîn)

Bir kadının âdet ve temizlik zamânı çok defâ her ay aynı gün sayısında olur. Burada bir ay

demek, bir âdet görmenin başından, ikinci âdet görmeye kadar geçen zaman demektir. Âdet

zamânı belli olan kadın, bir kerre başka sayıda âdet kanı görürse, âdet zamânı değişir.

(İbrâhim Halebî)

Âdette Bid'at:

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve dört halîfesi zamânında olmayıp,

ibâdet etmek ve sevâb kazanmak niyyeti ve kasdı olmaksızın sonradan meydana çıkarılan

şeyler.

Âdette bid'at, hadîs-i şerîfde dalâlet (sapıklık) olarak bildirilen bid'atlardan değildir.

Bunların kullanılması günâh değildir. Un eleği, çatal, kaşık kullanmak ve kahve içmek gibi

şeyler âdette bid'attir. (Hâdimî)

Âdet-i İlâhiyye:

Sünnet-i ilâhî; Allahü teâlânın kânûnu. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmak için arada

bulundurduğu sebebler. Bu sebebler tecrübe ile anlaşılır.

Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesi şöyledir ki, her şeyi bir sebeble yaratmaktadır. Fakat

sebeblerin, vâsıtaların, O'nun yaratmasına hiç te'sirleri yoktur. O'ndan başka yaratıcı yoktur.

(Seyyid Şerîf Cürcânî)

Rızık, maâşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Böyle olmakla berâber, çalışmak farzdır.

Çünkü Ef'âl-i ilâhiyye (Allahü teâlânın işleri) sebebler altında meydana gelir. Âdet-i ilâhiyye

böyledir. Sebebleri aramak ve öğrenmek istememek âdet-i ilâhiyyeyi bozmak olur. (İmâm-ı

Gazâlî)

Allahü teâlâ her şeyi bir sebeb altında yaratmaktadır. Bir iş yapmak ve bir şeyi elde etmek

için bu işin sebeblerine yapışmak lâzımdır. Meselâ buğday elde etmek için tarlayı sürmek,

ekmek, ekini biçmek lâzımdır. İnsanın işleri, Allahü teâlânın bu âdet-i ilâhiyyesi içinde

meydana gelmektedir. (Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî)

Âdet-i ilâhiyye şöyledir ki, insan nasıl yaşadı ise, öyle can verir. Bunun aksi olmuş ise de

nâdirdir. Mûcize ve kerâmet gibi şeyler ise, âdet-i ilâhiyye dışında meydana gelir. (Şerefeddîn

Yahyâ Münîrî)

Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesindendir ki, fitne ve fesad sebebiyle gelen zelzele, kıtlık

gibi musîbet ve felâketler umûmî olur. İyi kötü herkese gelir. Sebeb olanlara cezâ, sebeb

olmayanlara, mâzur görülenlere yâni fitnenin çıkıp yayılmasına mâni olamayarak, kalbleri ile

buğz edenlere şehîdlik nasîb olmak üzere mükâfâtdır. (Abdülhakîm Arvâsî)

Âdet-i İslâm:

İslâm âdeti. Küfür alâmeti olmayan ve en az iki müslüman tarafından kullanılan âdetle

ilgili şeyler.

Haramlar âdet hâline gelirse yine helâl olmazlar. Küfür alâmetleri âdet olup müslümanlar

arasında yayılsa da, yine âdet-i İslâm olmazlar. Küfür alâmeti olmakdan çıkmazlar.

(Abdülhakîm Arvâsî)

ÂDİL:

1. Adâletli; hakkı gözeterek iş yapan, zulüm ve haksızlık etmeyen. (Bkz. Adâlet)

Cennet'te bir derece vardır ki, oraya ancak üç zümre nâil olacaktır (kavuşacaktır). Âdil

hükümdâr, akrabâyı ziyâret eden (kimse), sabırlı ve çocuklarına yaptığı harcamaları

başlarına kakmayan hâne reisi. (Hadîs-i şerîf-Deylemî)

Cennet'te öyle bir köşk vardır ki, etrâfı kalelerle ve yeşilliklerle çevrilmiştir, ayrıca beş

bin de kapısı vardır. Orada ancak nebî, sıddîk, şehîd ve âdil hükümdâr barınır. (Hadîs-i

şerîf-Deylemî)

2. Îtikâdı doğru olan, büyük günâh işlemeyen ve küçük günâha devâm etmeyen yâni

İslâmiyet'e uymaya çalışan sâlih müslüman.

Bid'at sâhibleri yâni îtikâdda Ehl-i sünnetten ayrılmış olan yetmiş iki fırkanın hepsi, ehl-i

kıble oldukları, her ibâdeti yaptıkları hâlde, âdil değildir. Çünkü (bunlar), ya mülhid (dinden

çıkmış) olarak îmânlarını kaybetmişler, yâhud bid'at sâhibi oldukları için büyük günâha

girerek âdil olma vasfını kaybetmişlerdir. (Abdülganî Nablüsî)

Eshâb-ı kirâmın hepsi, Resûlullah efendimizin sohbetinde bulunmuşlar ve O'na yardımcı

olmuşlardır. Hepsi âlim ve âdil idi. (Abdülazîz Dehlevî)

Ramazân-ı şerîf ayı, Ramazân hilâlinin görülmesi, buna iki âdil kimsenin şâhidlik etmesi

ve hâkimin (kâdının) îlân etmesi ile başlar. (Abdülazîz Hulvânî)

ÂDİYÂT SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin yüzüncü sûresi.

Âdiyât sûresi, Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Medîne-i münevverede nâzil

olduğu da bildirilmiştir. On bir âyet-i kerîmedir. "Yemîn ederim (Allah yolunda savaş için

sür'atle) koşan atlara" meâlindeki birinci âyet-i kerîmede koşan atlar mânâsına olan "âdiyât"

kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûre, Peygamber efendimizin harbe gönderdiği bir süvârî

kuvvetinin gecikip, münâfıkların (kalbleri ile inanmadıkları hâlde ağızları ile inandık

diyenlerin), onların öldürüldükleri haberini yayması üzerine, hayatta olduklarını hattâ zafer ve

ganîmet (mallar) kazandıklarını müjdelemek üzere nâzil olmuştur (inmiştir). Sûrede ayrıca,

insanların nankörlüğünden, mala, servete düşkünlüklerinden, öldükten sonra başlarına

gelecek acıklı hallerden bahsedilmekte, Allahü teâlânın insanın her hâlinden haberdâr olduğu

hatırlatılmaktadır. (İbn-i Abbâs, Taberî)

Allahü teâlâ Âdiyât sûresinde buyurdu ki:

"Muhakkak ki insan Rabbinin ni'metlerine çok nankördür. Hiç şüphesiz o (Allahü

teâlâ veya veya insan) buna şâhiddir. Gerçek o (insan) mal sevgisinden dolayı pek katıdır,

cimridir. (Âyet: 6-8)

ÂD KAVMİ:

Hûd aleyhisselâmın kavmi (Bkz. Hûd Aleyhisselâm). Bu kavim Nûh aleyhisselâmın

torunlarından Âd'ın evlâdından çoğaldıkları için bu adı almışlardır. Bu kabile, Yemen'de

Hadramûd bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Yemen ile

Şâm arasında yerleştikleri de rivâyet edilmiştir.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Âd kavmine, kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Hûd (aleyhisselâm)

onlara; "Ey kavmim! Allahü teâlâya ibâdet edin. İbâdet edilecek O'ndan başkası yoktur.

Hâlâ O'nun azâbından korkmayacak mısınız?" dedi" (A'râf sûresi: 65)

Kur'ân-ı kerîmde Hûd aleyhisselâm için "Âd kavminin kardeşi" buyrulması din

kardeşliği sebebiyle değildir. O kavmin içinden yetiştiği, onlarla aynı soydan geldiği içindir.

Çünkü dînî inanç ve ibâdetleri bakımından Hûd aleyhisselâmın, kavmi ile bir yakınlığı ve

benzerliği olmamıştır. (Senâullah Dehlevî)

ADN CENNETİ:

Yedi kat göklerin üzerinde yaratılan sekiz Cennetten derece bakımından en yüksek olanı.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

İmân ehli, altın bilezikler ve inci ile süslenecekleri Adn ismindeki Cennetlere girerler.

(Fâtır sûresi: 33)

Allahü teâlâ Adn ismindeki Cenneti, günâh işleyecekleri zaman, Allahü teâlânın

büyüklüğünü düşünüp, O'ndan hayâ ederek günahtan kaçınan kimseler için hazırladı.

(Hadîs-i şerîf-Dürret-ül-Fâhire)

Adn Cenneti'ne peygamberler, şehîdler ve sıddîklar girecektir. Peygamber efendimizin

derecesi olan Vesîle, Adn Cenneti'ndedir. (İmâm-ı Birgivî)

ÂFÂK:

İnsanın dışı ve dışındaki şeyler. Ufk'un çokluk şeklidir.

Âfâk ve enfüste zâhir olan (görünen) şeyler, Hak teâlânın varlığını ve her şeye kâdir

olduğunu gösteren âyetler (işâretler, deliller)dir. (Muhammed Ma'sûm)

ÂFÂKÎ:

1. İnsanın dışındaki şeyler.

Akla, hayâle gelen her şey, hattâ keşif ile anlaşılan bilgiler, ister âfâkî olsunlar, ister enfüsî

olsunlar, yâni insanın içinde bulunsunlar hepsi mâsivâdır, Allah'tan başkadır, mahlûktur.

(İmâm-ı Rabbânî)

2. Uzak memleketlerden hac ibâdetini yapmak için gelenler.

Haccın vâciblerinden biri de; âfâkî olanların, Mekke'den ayrılacağı son gün tavâf-ı sadr

yâni vedâ tavafı yapmasıdır. Bu tavaf hayızlı kadına vâcib değildir. (Burhâneddîn Merginânî)

Âfâkî olanların Mekke'ye varınca hemen Mescid-i Harâm'a girip, tavâf-ı kudum yapmaları

sünnettir. (İbn-i Âbidîn)

AFÎF:

Temiz, iffetli, nâmuslu, haramdan (günahtan) sakınan. (Bkz. İffet)

ÂFİYET:

1. Sağlık, sıhhat, bedende hastalık bulunmaması.

Allahü teâlâdan âfiyet isteyiniz. Îmândan sonra âfiyetten daha büyük nîmet yoktur.

(Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed bin Hanbel)

Yâ Rabbî! Senden sıhhat ve âfiyet ve emânete hiyânet etmemek ve güzel ahlâk ve

kadere rızâ göstermeyi istiyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Merhametin hakkı

için bunları bana ver. (Hadîs-i şerîf-Edeb-ül-müfred)

Dert ve belâ gelince, Allahü teâlâya sığınmalı, kurtarması ve âfiyet vermesi için duâ

etmeli, O'na yalvarmalıdır. Allahü teâlâ duâ edenleri, sıhhat, selâmet ve âfiyet istiyenleri

sever. (Ahmed Fârûkî)

2. Günah işlememek.

Yâ Rabbî! Bana ilim ver, hilm (yumuşaklık) ile zînetlendir. Takvâ (haramlardan

sakınmak) ihsân eyle. Âfiyet ile beni zînetlendir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Büyüklerden biri, hep duâ eder, Allahü teâlâdan bir günlük âfiyet isterdi. Adamın biri bu

zâta; "Sen hergün âfiyette değil misin?" dedi. "Allahü teâlâdan öyle bir gün istiyorum ki,

sabahtan akşama kadar Allahü teâlâya hiçbir günah işlemiyeyim. Âfiyetle geçen gün böyle

olur." buyurdu. (İmâm-ı Rabbânî)

AFOROZ:

Hıristiyanlık ve yahûdîlikte, dinden ve cemâatten uzaklaştırma cezâsı.

Galile, Kopernik ve Newton dünyânın döndüğünü İslâm âlimlerinin kitaplarından öğrenip

açıklayınca, papa tarafından aforoz edildiler. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

Alman imparatoru IV. Henri, papa tarafından aforoz edilince, af dilemek için Vatikan'a

geldi. Günlerce karlar üzerinde bekleyip papadan özür diledi. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

AFÜVV (El-Afüvv):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Afvı çok olan, günâhlardan,

hatâ ve kusurlardan dolayı cezâlandırmayan, günahları affedip amel defterinden silen.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Siz bir hayrı, iyiliği açıklar veya gizlerseniz, yâhut (size yapılan) bir kötülüğü

affederseniz biliniz ki, Allahü teâlâ Afüvv'dür ve her şeye kâdirdir. (Âyet-i kerîmede

mazlûmun zâlimi affetmesi teşvik edilmektedir.) (Nisâ sûresi: 149)

Allah'ım! Beni affet. Çünkü sen Afüvv'sün, Kerîm (lütûf ve ihsân sâhibi)sin. (Hadîs-i

şerîf-Taberânî)

AFV:

1- Bağışlama. Allahü teâlânın, ihsânı ile, âsî ve günâhkâr kullarının kusur ve günâhlarını

bağışlaması.

Bir kimse din kardeşinin bir işini yaparsa, binlerce melek o kimse için duâ eder. O işi

yapmağa giderken, her adımı için bir günâhı afv olur ve kendisine kıyâmette nîmetler

verilir. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Mâce)

Allahü teâlânın sevgili kullarına, dünyâ sıkıntılarının ve belâlarının gelmesi, bunların

günâhlarının afv olması için keffârettirler, sebebdirler. (İmâm-ı Rabbânî)

2. Bir kimsenin, düşmanından veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü

yettiği halde bir şey yapmaması, intikâm almaması.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

(İnsanlara karşı) afv yolunu tut. Ma'rûfu (yâni aklın ve dînin beğendiği şeyleri, Allahü

teâlâdan korkarak günahlardan sakınmayı, sıla-i rahmi (akrabâyı, yakınları gözetmeyi, onları

ziyâret ederek gönüllerini almayı ve onlara yardım etmeyi), harama bakmamayı; dili çirkin ve

günah sözlerden korumayı) emret ve câhillerden yüz çevir. (A'râf sûresi: 199)

Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulm edenleri afv etmek, kendini mahrum

edenlere ihsân (iyilik) etmek, güzel huylu olmaktır. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

... Allahü teâlâ, afv edenleri azîz eder. Allah rızâsı için afv edeni, Allahü teâlâ yükseltir.

(Hadîs-i şerîf-Berîka)

Mûsâ bin İmrân (aleyhisselâm); "Yâ Rabbî! Kullarının en kıymetlisi kimdir?"

dediğinde, gücü yettiği zaman affedendir, buyuruldu. (Hadîs-i şerîf-Beyhekî)

Kıyâmet günü, hak sâhibi hakkını afv etmezse, bir dank (yarım gram gümüş) hak için

cemâat ile kılınıp kabul olmuş yedi yüz namaz sevâbı alınıp, hak sâhibine verilecektir. (İbn-i

Âbidîn)

ÂGÂH:

Haberdar, uyanık. Gaflette olmayan, kalben Allahü teâlâ ile berâber olan.

İnsanlar ibâdet yapmak için yaratıldı. İbâdetin hülâsası, özü de kalbin her zaman Allahü

teâlâdan âgâh olmasıdır. (Ubeydullah-ı Ahrâr)

AHBÂR:

Haberler. Haberin çokluk şekli. (Bkz. Haber)

1. Bir kavim, kabîle, şahıs, ülke, bölge, şehir veya bir hâdise hakkında nakledilen bilgiler.

2. Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmde, geçmişte olanlara, gelecekte ve âhirette olacaklara

dâir bildirdiği şeyler.

Ahbâr, şâriin (dînin sâhibinin, Allahü teâlânın) bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ve tecrübe

(deney) ile anlaşılmaz. Ahbârda değişiklik olmaz. (Taşköprüzâde)

AHD:

Söz vermek.

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:

Rabbinizle ve diğer insanlarla olan ahdinize vefâ ediniz, zîrâ kıyâmette ahd sâhibinden,

ahdini bozmasının sebebi sorulur. (İsrâ sûresi: 34)

Bir kimseye sövmekten, verdiği sözü yerine getirmemekten ve ahdi bozmaktan

sakınmalıdır. (İmâm-ı Birgivî)

Ahde Vefâ:

Sözünde durma, sözünü yerine getirme.

Verdiği sözde durmayıp cayan gaddâr (zâlim), hâin kimse için kıyâmet günü bir sancak

dikilir ve; "Dikkat olunsun bu sancak falan oğlu falanın ahde vefâsızlık alâmetidir"

denilerek teşhîr edilir (gösterilir). (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim, Sünen-i Ebû

Dâvûd, Sünen-i Tirmizî)

Ahde vefâsızlığın yaygın hâl aldığı bir millette cinâyet çok olur... (Hadîs-i

şerîf-Müsned-i Ebû Ya'lâ, Beyhekî, El-Müstedrek)

Ahd-i Atik:

Eski ahd. Hıristiyanlarca Mûsâ aleyhisselâma inen kitab. Bu ismi ilk olarak hıristiyanlar

kullanmışlardır. Hıristiyanların Kitab-ı mukaddes denilen kitabları Ahd-i Atîk ile Ahd-i

Cedîd'den meydana geldiğinden onlar da Ahd-i Atîk'i kutsal kabul etmektedirler. Yahûdîler,

Ahd-i Atîk yerine Tanah demektedirler. Bugün elde mevcut olan Ahd-i Atîk, hazret-i

Mûsâ'dan asırlarca sonra yazılmıştır.

Çocuklara Kitâb-ı Mukaddesi okuturken çok dikkat ediniz. Çünkü Kitâb-ı Mukaddesin

içinde, gayr-i ahlâkî fuhuş hikâyeleri mevcuttur. Bunları okuyan çocuklarda, âile fertleri

arasındaki münâsebetler hakkında, çok hatâlı fikirler hâsıl olabilir. Bilhassâ, Ahd-i Atik

kısmında bulunan bu fuhuş münâsebetleri, Kitâb-ı mukaddesten çıkarılmalı ve ancak ondan

sonra çocuklara okutmalı. (Plain Truth)

Bugün hıristiyanların ellerinde bulunan İncillerde ve Ahd-i Atik'te de bütün tahriflere

(değişikliklere) rağmen, Îsâ aleyhisselâmdan sonra bir peygamber geleceği yazılıdır.

(Rahmetullah Efendi)

Ahd-i Cedîd:

Hıristiyanların kutsal kitabı olan Kitâb-ı mukaddes'in ikinci bölümü.

İncîl'in Ahd-i Cedîd kısmında doğrudan doğruya bir insanın anlattıkları hikâyeler,

herhangi bir işin nasıl yapıldığını gören kimselerin görgü şâhidliği vardır. Sırf insan sözü olan

bu kısımlar, kilise tarafından insanlara Allah sözüymüş gibi nakledilmektedir. (Kenneth

Gragg)

Ahd ü Mîsâk:

Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini (neslini)

zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurduğunda

onların; "Evet, sen Rabbimizsin!" diye söz vermeleri.

Ben, Rabbime verdiğim ahd ü mîsâkı hatırlıyorum. (Hazret-i Ali)

AHDNÂME (Ahidnâme):

Devlet başkanının emriyle, bâzı devlet, topluluk ve şahıslara özel haklar tanımak

maksadıyle hazırlanan belge.

Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, hıristiyanlarla ilgili olarak, hazret-i

Ali'ye yazdırdığı ahidnâmenin bir kısmı şöyledir:

Her kim ki, bu ahidnâmenin aksine hareket ederse, ister sultan, ister başkası olsun,

Allahü teâlâya karşı isyân ve dîn-i İslâm ile istihzâ (alay) etmiş sayılır ve Allahü teâlânın

lânetine lâyık olur. Bütün hıristiyanlar benim himâyem (korumam) altındadır. Onlara zor

kullanmayın. Onların dînî reislerini makâmlarından indirmeyin. Onları, ibâdet ettikleri

yerden çıkarmayın. Bunların, manastırlarının ve kiliselerinin hiç bir tarafını yıkmayın.

Onları, dâimâ merhamet ve şefkat kanatları altında himâye edin!.. (Feridun Bey-Mecmu'a-i

Münşeâtüs-Salâtîn)

AHFÂ:

Çok gizli, âlem-i emrin (madde ve ölçü olmayan ve arşın üstündeki âlemin) beşinci ve son

latîfesi (makamı, mertebesi).

İnsana Âlem-i sagîr yâni küçük âlem denir. Âlem-i sagîr on kısımdan meydana gelir.

Bunların beşi Âlem-i emrdendir. Bu beş mertebe; kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunların

asılları, kökleri Âlem-i kebîrde (İnsanın dışındaki âlemde)dir. Ahfâ latîfesi, mertebelerin en

sonu ve en yukarıdaki mertebedir. (İmâm-ı Rabbânî)

ÂHİR (El-Âhiru):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâtın (varlıkların) yok

olmasından sonra, bâkî olan (varlığı devâm eden) yalnız kendisi kalan, hiç yok olmayan.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

O (Allahü teâlâ) her şeyin başlangıcıdır. (Hadîd sûresi: 3)

El-Âhiru ismi şerîfini söyliyenin gönlü temizlenir. Safâya kavuşur. Günde yüz defa

söylenirse, Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisi kalbden çıkar. (Yûsuf Nebhânî)

ÂHİR ZAMAN:

Dünyânın son zamânı, son devresi. Genel olarak Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi

ve sellem) teşriflerinden, özel olarak hicrî bin senesinden sonraki zaman.

Âhir zamanda fitne ve belâ devâmlıdır. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)

Âhir zaman yaklaştıkça, îmânın olmadığını gösteren hâller ve işler, bid'atler (dinde

olmayıp, ibâdet maksadıyla yapılan şeyler) çoğalır. İslâmiyet unutulur. Peygamberimiz

sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Bir zaman gelecek ki, ümmetimde (bana tâbi

olanlarda, uyanlarda) müslümanlığın yalnız adı kalacak. Mü'min olanlar (inananlar) yalnız

bir kaç İslâm âdetini yapacak. Îmânları kalmayacak. Kur'ân-ı kerîm yalnız okunacak,

emirlerinden ve yasaklarından haberleri bile olmayacak. Düşünceleri yalnız yiyip içmek

olacak. Alahü teâlâyı unutacaklar. Yalnız paraya tapınacaklar. Kadınlara köle olacaklar.

Az kazanmak ile kanâat etmeyecekler. Çok kazanınca, doymayacaklar." (Kurtubî,

Mektûbât)

Âhir zaman ümmetleri dünyâ fânî bilmezler

Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar.

(Ahmed Yesevî)

ÂHİR ZUHUR:

Cumâ namazının dört rekat son sünneti ile iki rekat vaktin sünneti arasında kılınan dört

rekatlık namaz.

Şehirde bir kaç câmide Cumâ namazı kılınabilir. Fakat Hanefî mezhebinin bâzı âlimleri

ile üç mezhebin çoğunluğu bir câmiden fazla yerdeCumâ kılınmaz dedi. Bunun için şehir

olduğu ve Cumâ'nın kabûl olması şüpheli bulunan yerlerde "Üzerime son farz olan

kılmadığım öğle namazını kılmaya" diye niyyet ederek âhir zuhur kılmalıdır. (Abdülhak-ı

Dehlevî)

ÂHİRET:

İnsanın ölümü ile başlayan ebedî (sonsuz) hayat. Âhirete îmân, inanılması lâzım olan altı

esastan beşincisidir.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Kim de mü'min olduğu hâlde âhireti ister ve onun için gereken şekilde çalışırsa, işte

onların çalışmaları makbûl olur. (İsrâ sûresi: 19)

Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar çalış. Âhiret için orada sonsuz kalacağına göre

çalış. Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar