MÂ-İCÂRÎ:

Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün

olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü

götüren su, akar su sayılır.

Mâ-i cârî temizdir. Kendisiyle her türlü temizlik yapılır. (M. Zihni Efendi)

MÂ-İMEŞKÛK:

Şüpheli su; ehlî merkebin ve ondan doğan katırın artığı olan su.

Mâ-i meşkûkun temizliğinde şüphe yoktur. Ancak, hadesin (abdestsizliğin ve cünüplüğün)

giderilmesi husûsunda fıkıh âlimleri tarafından şüpheli su kabûl edilmiştir. (M. Zihni Efendi)

MÂ-İ MUKAYYED:

Çiçek, üzüm, kavun-karpuz suyu gibi cinsi ve sıfatı birlikte söylenen sular.

Mâ-i mukayyed ile namaz abdesti ve gusl abdesti alınmaz. (İbn-i Âbidîn)

MÂ-İ MUTLAK:

Yaratıldıkları hâl üzere olan yâni ismi yanında başka kelime söylenmeyen, yalnız su

denilen sular.

Yağmur, dere, nehir, kaynak, kuyu, deniz ve kar suları, mâ-i mutlaktır. Mâ-i mutlak,

namaz abdesti ve gusül (boy) abdesti almak için kullanılır. Mâ-i mutlak hem temizdir, hem

temizleyicidir. (İbn-i Âbidîn)

MÂ-İ MÜSTA'MEL:

Kullanılmış su. Abdest ve guslde (boy abdestinde) yâhut kurbet olarak kullanılan su.

Temiz fakat temizleyici değildir.

Mâ-i müsta'mel ile necâset (pislik) temizlenir. Fakat abdest alınmaz ve gusl edilmez.

İçmek ve hamur yapmak mekrûhtur. (İbn-i Âbidîn)

Mâ-i Müsta'mel, üç mezhebde (Hanefî, Şâfiî, Hanbelî'de) yalnız tâhirdir (temizdir). Fakat

mutahhir (temizleyici) değildir. Mâlikî mezhebinde hem tâhir hem de mutahhirdir.

(Abdülvehhâb-ı Şa'rânî)

MAÂZ-ALLAH:

"Allahü teâlâya sığınırım" mânâsına, tehlikeli, zararlı ve istenmeyen durumlardan

korunmak için söylenen bir söz.

Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki:

Yûsuf (aleyhisselâm); "Maâz-Allah, biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu

alırız. Yoksa haksızlık etmiş oluruz" dedi. (Yûsuf sûresi: 79)

MA'BED:

İbâdet edilen yer.

Yeryüzünde yapılan ilk ma'bed, Mekke şehrindeki Kâbe'dir. Buraya Mescid-i Harâm da

denir. (Azrâkî)

Müslümanların mâbedine mescid ve câmi, Yahûdîlerin ma'bedlerine sinagog ve havra,

hıristiyanların ma'bedine kilise ve bi'a veya savme'a, denir. (M. Sıddîk bin Saîd)

Masonların 1900 senesindeki toplantılarına âit zabıtların yüz ikinci sahifesinde;

"Dindarlara ve ma'bedlere galebe çalmak kâfi değildir. Asıl maksadımız, dinleri yok

etmektir" yazılıdır. (M. Sıddîk bin Saîd)

MA'BÛD:

Kendisine ibâdet olunan, tapınılan.

Yerde ve gökte, Allahü teâlâdan başka, ibâdet edilmeğe hakkı olan ve tapılmağa lâyık

hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakîki ma'bûd ancak Allahü teâlâdır. (Mevlânâ Hâlid-i

Bağdâdî)

MÂCİD (El-Mâcidü): Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Şânı,

şerefi yüksek olan.

El-Mâcid ism-i şerîfini okuyanın kalbi nurlanır. (Yûsuf Nebhânî)

MÂCİN:

Sapık îtikâdını başkasına bulaştırmak çabasında olan.

Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "Ümmetimin ihtilâfı (amelde, yapılacak işler konusunda

mezheblere ayrılması) rahmettir. Hakkı doğruyu bulmak için çalışırlarken, ihtilâfa

düşerler. Bu çalışmaları ise, rahmete sebeb olur." Bu hadîs-i şerîfi iki kimse inkâr etmiştir.

Biri mâcin, ikincisi mülhiddir. Mülhid, âyet-i kerîmelere dünyâ çıkarlarına göre mânâ vererek

îmânı giden kimsedir. (Kastalânî)

MADDE:

Ağırlığı olan ve boşlukta yer kaplıyan varlık.

Hava, su, taş, cam ayrı birer maddedir. Işık ve ses, madde değildir. Çünkü yer kaplamaz

ve ağırlıkları yoktur. Her madde; katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç hâlde bulunur. Sıvı ve gaz

hâlindeki maddelerin, kendilerine mahsûs belli şekilleri yoktur. Bunlar, bulundukları kabın

şeklini alırlar. Maddenin şekil almış hâline cisim denir. Maddeler, hep cisim hâlinde bulunur.

Meselâ, anahtar , iğne, masa ve çivi, başka başka cisimdir. Şekilleri başkadır, fakat hepsi

demir maddesinden yapılmıştır. (Muhammed Sıddîk bin Saîd)

Âlem, madde ve özelliklerden meydana gelmiştir. Bütün âlem hâdistir, yâni yok iken

sonradan yaratılmıştır. (Berhurdâr)

Madde, Allahü teâlânın kuvvet ve kudreti ile varlıkta kalmaktadır. Kendi kendine duran

madde yoktur. Bütün cisimleri, her şeyi varlıkta durduran, Allahü teâlâdır. (İmâm-ı Rabbânî)

MADDÎ TEMİZLİK:

Bedenin, elbisenin ve oturulan yerin temizliği.

Bir müslüman, maddî temizliğe çok dikkat eder. Câmilere evlere ayakkabı ile girmez.

Halılar, döşemeler, tozsuz temiz olur. Evinde hamamı vardır. Kendisi, çamaşırları, yemekleri

hep temiz olur. Onun için mikrop ve hastalık bulunmaz. (Kemahlı Feyzullah)

Maddî temizliğe çok dikkat eden müslüman, mânevî temizliğe de dikkat eder. Dînimizin

emir ve yasaklarına uyarak mânen temizlenmiş olur. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

MADDİYYÛN:

Maddenin hep var olduğuna, sonradan yaratılmadığına ve yok olmayacağına inananlar,

maddeciler.

Kendilerini akıllı ve hiç yanılmaz sanan dinsizlerin birincisi maddiyyûn olup, bunlar,

Allahü teâlânın varlığına inanmıyor; âlem, böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecektir,

bunun yaratanı yoktur diyorlar. Canlılar da, böyle birbirlerinden üreyip, sonsuz olarak

sürecektir, diyorlar. Bütün bunlar ve yolunda gidenlerin hepsi de müslüman değildirler.

(İmâm-ı Gazâlî)

Ehl-i sünnet âlimleri (Resûlullah efendimiz ve O'nun sohbetinde yetişmiş mübârek

arkadaşlarının yolunda giden İslâm âlimleri), kitablarında maddiyyûnun sözlerini ve

müslüman olmayanların, İslâmiyet'e sokmak istedikleri uydurmaları delîller ve tartışmalar ile

reddederek hepsini susturmuşlar, din düşmanlarının hazırladıkları fitne ve fesâd ateşlerini

söndürmüşler, bozuk düşüncelerini çürütmüşlerdir... (Abdülhakîm Arvâsî)

MA'DÛM:

Yok olan, mevcût olmayan

Ma'dûmun bey'i yâni satışı bâtıldır, hiçbir bakımdan dîne uygun değildir. (Mecelle)

MAĞFİRET:

Örtme; Allahü teâlânın, kullarının günâhlarını bağışlaması.

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruyor ki:

Ey günâhı çok olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz. Allah,

günahların hepsini affeder. O, sonsuz mağfiret ve nihâyetsiz merhâmet sâhibidir. (Zümer

sûresi: 53)

Rabbinizden mağfiret istemeğe ve Cennet'e girmeğe koşunuz. Bunun için çalışınız!

Cennet'in büyüklüğü, gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar

için hazırlandı... (Âl-i İmrân sûresi: 133)

Allahü teâlâ buyurdu ki: "Ey âdemoğlu (insanoğlu)! Sen benden ümidli bulundukça,

senden meydana gelen günâhları mağfiret ederim. Ey âdemoğlu! Senin günâhların

gökyüzünü dolduracak dereceyi de bulsa, benden mağfiret dilersen seni bağışlarım. Ey

âdemoğlu! Bütün yer dolusu günahlarla gelip de, bana hiçbir şerîk (ortak) koşmayarak

huzûruma çıkarsan, ben seni bütün yer dolusu mağfiretle karşılarım. (Hadîs-i

şerîf-Riyâzü's-Sâlihîn)

Müslüman kardeşini sevindirmek, Allahü teâlânın af ve mağfiretine sebeb olur.

(Hadîs-i şerîf-Kitâb-ül-Metcer-ür-Râbih)

Allahü teâlânın af ve mağfireti o kadar büyüktür ki (çoktur ki), ben suçuma büyük

demekten utanırım. (Sa'dî Şîrâzî)

MAĞRÛR:

Gururlu. (Bkz. Gurûr)

Akıllı kimse başkalarının ayıbına bakmaz. Kişinin aybını yüzüne vurmaz. Malı

çoğaldıkça, mağrûr olup ahlâkını bozmaz. (İdrîs aleyhisselâm)

Ey oğlum! Sende olmayan fazîletler ile insanlar seni medh ederlerse, sakın mağrûr olma.

Kendinden aşağısını hor görme. Ahmaklara, câhillere karşı sükût eyle. (Lokman Hakîm)

Mala mülke mağrûr olma, deme var mı ben gibi!

Bir muhâlif yel eser, savurur harman gibi.

(Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

MAHBÛB:

Muhabbet edilen. Sevilen, sevgili.

Muhammed Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem mahbûb-i Rabbülâlemîndir. Allahü

teâlânın sevgilisidir. (İmâm-ı Kastalânî)

Sevgiliden gelen her şey mahbûbdur. (İmâm-ı Rabbânî)

Mahbûb-i Hudâ:

Allahü teâlânın habîbi, sevgilisi Muhammed aleyhisselâm.

Muhammed Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Mahbûb-i Hüdâ'dır. Gelmiş ve gelecek

bütün varlıkların her bakımdan en üstünüdür. (İmâm-ı Rabbânî)

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâdır bu,

Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafâ'dır bu.

(Yûsuf Nâbi)

MAHBÛBİYYET:

Sevgili olmak.

Peygamber efendimize tâbi olmanın en yüksek derecesi mahbûbiyyet ve ma'şûkiyyet (çok

sevilen olmak) kemâlâtına (üstünlüklerine) sâhib olmaktır ki, bu, Allahü teâlânın çok

sevdiklerine mahsûstur. Bunun ele geçmesi için muhabbet, sevmek lâzımdır. (İmâm-ı

Rabbânî)

Âhirette azâblardan kurtulmak ve sonsuz seâdete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek

bütün varlıkların en üstününe (hazret-i Muhammed aleyhisselâma) uymakla olur. O'na

uymakla mahbûbiyyet makâmına erişilir. O'nun yolunda bulunmakla, Allahü teâlânın zâtının

tecellîsine kavuşulur. (Abdülhak-ı Dehlevî)

MAHCÛR:

Çocukluk, sefîhlik, delilik, kölelik, bunaklık vs. gibi çeşitli sebebler yüzünden malını

tasarruf hakkından, kullanmaktan men edilen kimse. (Bkz. Hicr)

Mahcûr iki kısımdır:

1- Çocuk, deli ve maraz-ı mevt (ölüm hâlinde) bulunanlar.

2- Hâkimin hükmüyle mahcûr olanlar, medyûnlar (borçlular), ma'tûhlar (bunaklar),

rakîkler (köleler), eblehler (ahmaklar) ve mâcinler yâni kötü din adamlarıdır. (Fetâvâ-i

Hindiyye)

Çocuk kendi malını kullanmaktan mahcûr olduğu gibi, başkasına hizmet etmesi de, ancak

velîsinin izni ile câiz olur. (Abdülganî Nablüsî)

MÂHİYYET:

Öz, asıl ve esas.

İnsanın mâhiyyeti, arkadaşından anlaşılır. (Abdullah bin Ömer)

MAHKEME:

Hüküm verilen dâvâların görülüp, hükme (karâra) bağlandığı yer.

Mahkemeye bir işin düşünce, hâkim karşısında dâvâcı veya dâvâlı ile kavga etmeye

kalkışma! Ne sorulursa o kadar cevâb ver! Şâyed şâhid olarak gidersen, hiç kimsenin te'siri

altında kalmadan ve kimseden korkmadan Allah rızâsı için doğru konuş! Olur olmaz bir iş

için hemen mahkemeye koşma! (İmâm-ı Gazâlî)

Mahkeme-i Kübrâ:

En büyük mahkeme, âhirette bütün insanların amel defterlerinin tartıldığı ve dünyâda

yaptıklarının hesâbını verecekleri yer.

Allahü teâlânın bilmediği hiçbir şey yoktur. Açık ve gizli O'nun yanında birdir. O; "Ol!"

dedi, yokluktan varlık meydana geldi. O, henüz olmamış olanları, açığa vurulmamış sırları

bilir. Yeri ve gökleri kudretiyle (gücüyle, kuvvetiyle) tutan, kıyâmet günü Mahşerde

kurulacak mahkeme-i kübrânın hâkimi (hükmedeni) O'dur. (Sa'dî Şîrâzî)

MAHLÛK:

Yaratılmış; yoktan vâr edilmiş.

Rabbimiz cism değildir, zamânı, mekânı yok.

Maddeye hulûl eylemez, böyle olmalı îmân.

Mahlûka muhtaç değildir, ortağı benzeri yok,

Her şeyi O'dur yaratan hem de varlıkta tutan.

(M. Sıddîk Gümüş)

Vilâyete (evliyâlık makâmına) kavuşmak, tasavvuf yolunda çalışmakla olur. Bunun için

mâsivâ sevgisini, ona bağlılığı kalbden çıkarmak lâzımdır. Mâsivâ; Allah'tan başka şeyler

demektir. (İmâm-ı Rabbânî)

MAHLÛKÂT:

Yaratılanlar, Allahü teâlânın yarattığı şeyler.

Mahlûkâta muhabbet etme, zîrâ onlara muhabbet, Hakk'a ulaşmaya mânidir. (İmâm-ı

Gazâlî)

MAHMASA HÂLİ:

Açlıktan ölmek üzere olma hâli.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

...Kim mahmasa hâlinde, çâresiz kalırsa, günâha meyl (yönelme) maksâdı olmaksızın

haram etlerden yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, affedicidir. (Mâide sûresi: 3)

Leş ve domuz eti yemek, şarab içmek haramdır. Çok içince sarhoş yapan sıvıların, azını

içmek de haramdır. Mahmasa hâlinde olan kimseden başkalarının bunları yemeleri içmeleri

haramdır. (Hâdimî)

MAHMÛD:

1. Övülmüş, övülen.

Kalbin mahmûd hâlleri; sabır (Allah'tan gelenlere tahammül etmek), şükür (her nîmeti

Allahü teâlâdan bilmek), havf (Allah'ın azâbından korkmak), recâ (Allah'ın rahmetini ümîd

etmek), rızâ (Allah'tan gelenlere boyun eğmek, hoşnûd olmak, kadere karşı gelmemek), zühd

(dünyâya düşkün olmamak), takvâ (haramlardan kaçınmak), kanâat (elinde olana râzı olup,

daha çok istememek), cömertlik ile bütün nîmetleri Allah'tan bilip O'na bağlanmak, iyilik,

hüsn-i zân (iyi zan, iyi düşünce), güzel ahlâk, iyi geçim, doğruluk ve ihlâs (her şeyi Allah

rızâsı için yapmak) hâlleridir. (İmâm-ı Gazâlî)

2. Peygamber efendimizin güzel isimlerinden biri.

Ahmed, Muhammed, Mahmûd, hep över seni Allah

Senin isminle biter lâ ilâhe illallah

Bundaki ince sırrı anlamaz, bilmez gümrâh,

Kendi adıyla yazmış senin adını Rahmân

(Hazret-i Muhammed'in Hayâtı)

3. Ebrehe'nin, Kâbe'yi yıkmak üzere ordusunda getirdiği filin adı.

Resûlullah efendimizin doğmasına iki ay kadar zaman kala, Fil vak'ası meydana geldi. Bir

çok insanlar akın akın gelip, Kâbe'yi ziyâret ediyorlardı. Buna mâni (engel) olmak isteyen

Yemen vâlisi Ebrehe, Kâbe'yi yıkmağa karar verdi. Bu maksadla büyük bir ordu hazırlayıp

Kâbe'ye yürüdü. Ebrehe'nin ordusunda, "Mahmûd" denilen bir de fil vardı. Ebrehe, Kâbe'ye

yönelince, bu fil yere çöküp yürümez oldu. Hâlbuki Yemen'e çevrilince koşarak gidiyordu.

Allahü teâlâ, Ebrehe'nin ordusu üzerine Ebâbîl, yâni Dağ kırlangıcı denilen kuşlardan bir sürü

gönderdi. Bu kuşların her biri, biri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya

mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyordu. Ebrehe'nin ordusu üzerine bırakılan bu taşlar,

hepsini helâk etti. Bu vak'a, Kur'ân-ı kerîmin Fil sûresinde anlatılmaktadır. (Bkz. Fil Sûresi)

(İbn-i Esîr)

MAHREM:

1. Dînen evlenilmesi ebedî haram (yasak) olan, soy, süt veya evlenme sebebiyle nikâhı

haram olan kimse.

Kadın, yanında bir mahremi olmadan hacca gidemez. (Hadîs-i şerîf-Künûz-üd-Dekâik)

Bir kadın veya erkeğe on sekiz kimse ebedî mahremdir. Ebedî mahrem olan kimseler ile

evlenmek ebedî olarak haramdır. Bunların yedisi neseb (soy) ile olan akrabâlar, yedisi süt ile

olan akrabâlar, dördü ise evlilik ile olan akrabâlardır. (Saîdüddîn Fergânî, Tâc-üş-Şerîa)

Hür kadının zevci (kocası) veya ebedî mahrem akrabâsından biri yanında bulunmadan,

yalnız veya başka kadınlarla yâhut âkil, bâliğ (akıllı ve gusül, boy abdesti alacak yaşa gelmiş)

ve sâlih olmayan mahremi ile üç günlük yola gitmesi (üç mezhebde de) haramdır.

(Muhammed Hâdimî)

Ebedî mahrem olan, yâni nikah ile alması ebedî haram olan on sekiz kadından başka,

müslüman olsun kâfir olsun, hiçbir kadının, hiçbir yerde ellerinden ve yüzlerinden başka

yerlerine, şehvetsiz de bakmak haramdır. (Süleymân bin Cezâ)

2. Gizli, herkese söylenmeyen.

Mahrem olan şeylerinizi herkese söylemeyin. Sonunda pişman olur, âh edersiniz. (Seyyid

Abdülhakîm Arvâsî)

MAHŞER:

Haşr olunacak, toplanılacak yer. Kıyâmet gününde bütün mahlûkâtın (bütün canlıların)

yeniden dirildikten sonra hesap için toplanacakları yer. Arasat Meydanı, Mevkıf.

Allahü teâlâ Hacer-ül-esved-i kıyâmette mahşer meydânına getirecek, onun göreceği

iki gözü konuşacağı bir dili olacak ve kendisine istilâm yapanlara (el sürüp, öpenlere)

hakkıyla şâhitlik yapacaktır. (Hadîs-i şerîf-Feth-ül-Bârî)

Kıyâmet günü bütün canlılar mahşer yerinde toplanacak, her insanın amel defterleri

uçarak sâhibine gelecektir. Bunları, yerleri, gökleri, zerreleri, yıldızları yaratan, sonsuz kudret

sâhibi Allahü teâlâ yapacaktır. Bunların olacağını, Allahü teâlânın Resûlü sallallahü teâlâ

aleyhi ve sellem haber vermiştir. O'nun söyledikleri muhakkak doğrudur. Elbette hepsi

olacaktır. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

Mahşer günü boynu bükük kalmamak istersen, cenâb-ı Hakka şükürden yüz çevirme.

(Sâ'dî-i Şîrâzî)

Mahşerde îmânı olup, ameli ve ahlâkı güzel olanlara mükâfât ve ihsânlar olacaktır. Kötü

huylu, bozuk amellilere ise, ağır cezâlar verilecektir. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

MAHYA:

Ramazan-ı şerîf ayında, geceleri çift minâre bulunan câmilerde iki minâre arasına gerilen

ve halata (kalın ipe) asılarak kandillerle (lambalarla) yazılan yazı ve şekiller.

Çifte minâreli câmilere mahya konulması, sultan Üçüncü Ahmed Han devrinde on iki

sene kadar sadrâzamlık yapmış olan Dâmâd İbrâhim Paşa'nın 1719 (H.1132) senesinde ortaya

çıkardığı dînî bir husûsiyeti olmayan ışıklı bir yazı yazma usûlüdür. Mahyâ konulması

bid'attir. (İbn-i Âbidîn)

MAHZÛRÂT:

Dinde yasak edilmiş şeyler, haramlar.

Zarûretler, mahzûrâtı mübâh kılar yâni yapılması men ve yasak edilmiş bâzı şeyler vardır

ki, bunları yapmak, zarûret hâlinde mübâh hükmünde olur; bundan dolayı, yapan

cezâlandırılmaz. Meselâ; açlıktan helâk olmak (ölmek) korkusundan dolayı, başkasının

yiyeceğini rızâsı (izni) olmaksızın yemek böyledir. (Ali Haydar)

MÂİDE SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin beşinci sûresi.

Mâide sûresi Medîne'de nâzil oldu (indi). Yüz yirmi âyet-i kerîmedir. 112 ve 114. âyet-i

kerîmelerde Îsâ aleyhisselâm zamânında gökten indirilmesi istenen bir sofradan bahsedildiği

için sûre bu ismi almıştır. Sûrede; Îsâ aleyhisselâmın hac, abdest, gusül, teyemmüm; içki ve

kumar yasağı, ictimâî (sosyal) ve ahlâkî münâsebetler, helâl ve haram yiyecekler

anlatılmaktadır. (İbn-i Abbâs, Râzî, Taberî)

Allahü teâlâ Mâide sûresinde meâlen buyuruyor ki:

Ey Resûlüm! Rabbinden sana indirileni, herkese ulaştır. Bunları doğru bildirmezsen,

peygamberlik vazîfeni yapmamış olursun! Allahü teâlâ seni, düşmanlık etmek

isteyenlerden korur. (Âyet: 67)

Kim Mâide sûresini okursa, dünyâda nefes alan yahûdî ve nasrânî adedinin on katı

sevâb verilir, o kadar günâhı yok edilir ve on derece yükseltilir. (Hadîs-i şerîf-Kâdı Beydâvî

Tefsîri)

MA'ÎŞET:

Yaşama, geçinme, yaşayış. Geçinmek, yaşamak için lüzumlu şeyler.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada (zirâat, ticâret ve çalışmak gibi) pekçok

ma'îşet vâsıtaları hazırladık. Size verilen nîmetlere az şükrediyorsunuz. (A'râf sûresi: 10)

Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun için bir ma'îşet darlığı vardır ve biz onu

kıyâmet günü âmâ (kör) olarak haşrederiz (diriltiriz). (Tâhâ sûresi: 124)

Kadın da, erkek de, ma'îşet te'mini için haram işlememelidir ve hiçbir namazı

kaçırmamalıdır. Ezelde ayrılmış olan rızık değişmez. Aynı rızık, helâlden isteyene helâl

yoldan gelir. Haram işleyerek isteyene de haram yoldan gelir. (Muhammed Rebhâmî)

Ma'îşet te'mini altı yoldandır:

1) Zirâat, 2) Ticâret, 3) San'at, 4) Hizmet, 5) Mîras, 6) Hibe. (S. Abdülhakîm Arvâsî)

MA'İYYET:

Berâberlik. Her an Allahü teâlâ ile berâber olma. Huzur, cem'iyyet, vilâyet-i Hâssa-i

Muhammedî de denir.

Ma'iyyet yolu, cezbe (Allahü teâlânın çekmesi) yollarından biridir. Ma'iyyet yolundan

Allahü teâlâya kavuşmak nasîb olursa, aracı, vâsıta olmaksızın kavuşulur. "Kişi sevdiği ile

berâberdir" hadîs-i şerîfi, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. (Muhammed Bâkî-billah)

Nakşibendiyye yolunda ma'iyyeti ilk koyan Behâeddîn Buhârî hazretleri; onu herkese

yayan ise, Alâeddîn-i Attâr'dır. (Muhammed Ma'sûm-ı Fârûkî)

Yüksek hocamın, lütf ederek, acıyarak mübârek gönlünü bu fakîre çevirmesi ile,

tasavvufçuların tevhîd (bir bilmek), kurb (yakınlık), ma'iyyet, ihâta (kuşatmak), sereyân (her

zerrede bulunmak) gibi sözlerle anlatmak istedikleri mâ'rifetlerden, ince bilgilerden ele

geçmeyen hemen hemen hiç kalmadı. (İmâm-ı Rabbânî)

MAKÂM:

1. Yüksek dereceli me'mûriyet, me'mûrluk yeri, mevkî, mansıb.

Bir kimse şu on şeyi, kendine farz bilmedikçe, tam verâ ehli (dînimizde şüpheli olan

şeylerden sakınan) olamaz: Başkalarını çekiştirmemeli. Mü'minlere sû-i zan (kötü zan)

etmemeli, kötü bilmemeli. Kimse ile alay etmemeli. Yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı.

Doğru söylemeli. Kendini beğenmemek için, Allahü teâlânın kendisine yaptığı ihsânları

(iyilikleri), nîmetleri düşünmeli. Malını helâl yerlere harcayıp, haramlara vermemeli. Nefsi,

keyfi için, mevki makâm istemeyip, bunları insanlara hizmet yeri bilmeli. Beş vakit namazı

vaktinde kılmağı birinci vazîfe bilmeli. Ehl-i sünnet (Resûlullah efendimiz ve arkadaşlarının

bildirdiği doğru yolda giden İslâm) âlimlerinin bildirdiği îmânı ve işleri iyi öğrenip, kendini

bunlara uydurmalı. (Ahmed Fârûkî)

Emeli, arzû ve istekleri kısa yapmak lâzımdır. Makâm, mevkî kapmak için yarış etmek

gibi hırs yoktur. (Ahmed bin Âsım Antâkî)

Makam ne kadar mühim olsa da, şahsiyetinizi vermeyin. Kendinizi küçültmeyin.

(Ferîdüddîn Şeker Genç)

Mal için makam için hep uğraştım,

Sonsuz nîmetlerden oldum, âh yazık!

Yol bozuk ve karanlık, önde şeytan,

Günâh ağır, ağlarım hep, âh yazık!

(Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

2. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin bu yolda ilerlerken kazandığı mânevî derecelerden

her biri.

Makâmı kazanmakta kulun gayreti lâzımdır. Bu bakımdan makâm ile hâl arasında fark

vardır. Çünkü hâl, kulun gayreti olmadan kalbde meydana gelir. (Ali bin Hüseyin)

Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kazandığı makâmın hükümlerini, îcâblarını yerine

getirmeden, tamamlamadan, başka makâma geçmekte acelecilik yapmaması, sabırsızlık

göstermemesi lâzımdır. Zîrâ, kanâati olmayan hırslı kimsenin tevekkülü, sıhhatli olmaz.

Tevekkülü tam olmayanın teslimiyetinde sıhhat bulunmaz. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

Makâm-ı İbrâhim:

Kâbe'de İbrâhim aleyhisselâmın, Kâbe'yi inşâ ederken veya insanları hacca dâvet ederken

üstüne çıktığı taşın bulunduğu yer.

Haccın farzlarından üçüncüsü, Kâbe-i muazzamayı tavaf etmektir. Tavaf, Mescid-i harâm

içinde, Kâbe-i muazzama etrâfında dönmek demektir. Dördü farz, üçü vâcib olmak üzere yedi

kerre dönülür. Zemzem kuyusunun ve makâm-ı İbrâhim'in dışından dolaşarak da tavâf etmek

câizdir. (İbn-i Âbidîn)

Yeryüzünde Cennet'e âit varlıklardan yalnız Hacer-ül-esved (Cennet'ten getirilen,

Kâbe'nin duvarına konan kıymetli siyah taş) ile Makâm-ı İbrâhim bulunmaktadır. Eğer

bunlara müşriklerin (Allah'a ortak, eş koşanların) elleri dokunmamış olsaydı, onlara dokunan

derd sâhiblerine mutlaka cenâb-ı Allah şifâ verirdi. (İbn-i Abbâs)

Makâm-ı İlliyyîn:

Cennet.

Bir ma'sûm (günâhsız, suçsuz) çocuk hasta olup, ölüm döşeğine girdiğinde, makâm-ı

İlliyyîn, onun makâmı olur. Oradan üç yüz altmış melek gelip, saf saf olup o çocuğun

karşısında dururlar ve; "Yâ ma'sûm çocuk! Müjdeler olsun sana, bugün öyle bir gündür ki,

geçmiş olan, anaların ve dedelerinin ve cümle komşularının günâhlarının affı için Hak

teâlâdan dile (iste)" derler. (İmâm-ı Gazâlî)

Makâm-ı Mahmûd:

Mahşer (kıyâmet) günü büyük bir sıkıntı ve ızdırab içerisinde bulunan mahlûkâtın

hesaplarının bir an evvel görülmesi için Allahü teâlâ tarafından Muhammed aleyhisselâma

verilen şefâat izni. Buna Şefâat-i Kübrâ da denir.

Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:

(Ey Resûlüm!) Sana mahsus fazla bir namaz (ibâdet) olmak üzere, gece uykudan kalk

da, onunla (Kur'ân-ı kerîm ile), teheccüd (gece namazı) kıl. Umulur ki, Rabbin seni, bir

makâm-ı Mahmûd'a gönderecektir. (İsrâ sûresi: 79)

Bu (makâm-ı Mahmûd) o makamdır ki, onda ümmetime şefâat edeceğim. (Hadîs-i

şerîf-Sahîh-i Buhârî)

Allahü teâlâ insanları diriltecek. Bana da yeşil bir hulle (elbise) giydirecek. Ondan

sonra Allahü teâlâ, neler söylemekliğimi dilerse söyleyeceğim; işte makâm-ı Mahmûd bu

makamdır. (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Buhârî)

MAKÂMÂT-I AŞERE:

Fenâ (Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak) makâmının başlangıcında olan ve fenâ

makâmına kavuşmak için lâzım olan on şey.

Makâmât-ı aşere şunlardır: Tövbe; haram işledikten sonra pişman olup, Allahü teâlâdan

korkmak ve bir daha yapmamaya azmedip, karar vermektir. Zühd; şüpheli olmak korkusu ile

mübâhların çoğunu terk etmektir. Tevekkül; meşrû sebeblere yapışarak, bütün işleri Hakk'a

ısmarlamaktır. Kanâat; nafakada yâni yeme-içme, giyinme, barınacak yerde zarûret

miktârından çok istememektir. Uzlet; dîni, ahlâkı bozan kimselerden, kitablardan sakınmak,

uzak durmak. Zikr; kendini gafletten kurtarmak yâni Allahü teâlâyı anmak, hatırlamaktır.

Teveccüh; bütün arzû ve isteklerinden sıyrılarak Allahü teâlâya yönelmektir. Sabır; haramdan

sakınıp nefsin kötü arzularını yapmamaktır. Murâkabe; kendini hesâba çekmek ve rızâ ise,

Allahü teâlâdan gelen her şeyden hoşnud olmak, boyun eğmektir. (Ahmed Fârûkî)

MAKÂMÂT-I SÜLÛK:

Tasavvuf yolunda ilerlerken geçilmesi gereken dereceler.

İslâm-ı hakîkî (hakîkî İslâm); makâmât-ı sülûkun geçilmesinden ve nefsin itmînânından

(şüphe ve tereddüdlerden kurtulmasından) sonra hâsıl olur (meydana gelir). (Muhammed

Ma'sûm)

MAKSAD (Maksûd):

Niyet, kasd.

Allahü teâlâ yersiz güleni, bir ideâli, maksâdı olmadan yola çıkanı sevmez.

(Kâ'bü'l-Ahbâr)

Bid'atler (Peygamber efendimiz ve dört halîfe devrinde olmayıp, dinde sonradan çıkarılan

şeyler) yayılıp, sünnetler terkedildiği zulmetli, karanlık zamanda, İslâm ilimlerinin

öğrenilmesi ve yayılması en mühim işlerdendir. Muhammed aleyhisselâmın sünnetini (İslâm

dînini) yaymak ise en büyük maksaddandır. (MuhammedMa'sûm Fârûkî)

İnsanın yaratılmasından maksad, kulluk vazîfelerini yerine getirmektir. (Ubeydullah-ı

Ahrâr)

Maksadı hayr olanın, âkibeti (sonu) hayr olur. (Abdülhakîm Arvâsî)

Dünyâyı maksad edinmemeli. Dünyâ, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünyâ ve âhiret bir

arada olmaz. (Abdülhakîm Arvâsî)

Akıllı kimsenin ilimle uğraşmasından maksadı, onunla amel etmektir. Çünkü bundan

başka bir gâye için ilim öğrenen kişi, şöhretini ve kibrini artırmış olur. (İbn-i Hibbân)

MAKTÛL:

Kâtil tarafından öldürülen.

İki müslüman, kılıçları ile karşılaştıkları zaman, kâtil de, maktûl de,

Cehennem'dedir. Zîrâ maktûl de karşısındaki adamı öldürmeyi murâd etmişti. (Hadîs-i

şerîf-Müslim)

Maktûlün velîlerinden biri affederse veya velî ile kâtil belli bir mal, para ile uyuşursa,

kısas yapılmaz, uyuşulan mal alınır. (İbn-i Âbidîn)

MA'KÛL İLİMLER:

His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe (deney, gözlem) ile ve hesâb

edilerek elde edilen ilimler, fen bilgileri.

Ma'kûl ilimler, matematik, mantık, fizik ve kimyâ gibi tecrübî ilimlerdir. İslâmiyet bunları

men etmez, emreder. Ma'kûl ilimler din bilgilerinin anlaşılmasına ve onların tatbîk

edilmesine yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzûmludurlar. Bunlar zamanla, artar, değişir, ilerler.

Bunun içindir ki: "Tekmîl-i sınâ'ât telâhuk-ı efkâr iledir, yâni san'atın, fennin, tekniğin

ilerlemesi, fikirlerin, deneylerin, birbirine eklenmesi ile olur" denmektedir. İslâmiyet, her

ilmi, her fenni ve her tecrübeyi emr eden bir dindir. Müslümanlar fenni sever ve fen adamının

tecrübelerine inanır. (Abdülhakîm Arvâsî)

MÂL:

İnsanın arzuladığı, ihtiyâç, yâni lâzım olunca, kullanmak için saklanabilen ayn, yâni

madde, cisim.

Allahü teâlâ bir kuluna mal ve ilim verir, bu kul da; haramlardan kaçınır, akrabâsını

sevindirir, malından hakkı olanları bilip verirse, Cennet'in yüksek derecesine kavuşur.

(Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)

Mal ve şöhret hırsının insana zarârı, koyun sürüsüne giren iki aç kurdun zarârından

daha çoktur. (Hadîs-i şerîf-Mârifetnâme)

Âhir zamanda dînin korunması, mal ile olacaktır. (Hadîs-i şerîf-Tasvîr-i Ahlâk)

Kur'ân-ı kerîmde zemmedilen yâni kötü denilen dünyâ; haramlar ve mekrûhlardır. Mal,

kötülenmemiştir. Çünkü cenâb-ı Hak, mala hayr adını vermektedir. Malın, Allah yolunda

harcananı güzeldir. Hazret-i İbrâhim'in çok malı vardı. Yalnız yarım milyonu sığır olmak

üzere davarları, ova ve vâdileri dolduruyordu. (Ahmed Fârûkî)

Malı zarardan korumanın ilâcı, zekât vermektir. (İmâm-ı Rabbânî)

Mal, mevkî peşinde koşanlardan hiçbiri murâdına (isteğine) kavuşamamıştır. Malı, hayr

için isteyen ve hayırlı işlerde kullanan, râhata, huzûra kavuşmuştur. Mal, bir deryâya benzer,

çok kimse bu denizde boğulmuştur. (Muhammed Hâdimî)

İnsanın izzeti (şerefi), îmân ve mârifet (Allahü teâlâyı bilme, tanıma) iledir. Mal ve mevkî

ile değildir. (Muhammed Ma'sûm)

Mal, para peşinde koşmak, Allahü teâlânın emirlerini unutturursa, bundan büyük felâket

olmaz. (Muhammed Hâdimî)

Hanım, çocuklar, mal ve mülk; Allahü teâlânın emânetleridir. Emânetlerini dilediği

(istediği) zaman alır. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma!O, malına ve parasına hasretle

ölür. İbâdeti ve tâati çok olan kimselere gıpta et yâni onlar gibi ibâdet etmeyi iste. Yaşayanlar

da sonunda ölecekleri için, onların dünyâlıklarına özenmeye değmez. (İmâm-ı Şâfiî)

Malı helâlden kazanırsan suâli; haramdan kazanırsan cezâsı vardır. (İmâm-ı Rabbânî)

Mâl-ı Habîs:

Zor ile gasb edilen ve rüşvet olarak alınan, çalınan mallar ve kendine emânet olan mallar,

izinsiz ticârette kullanılarak elde edilen kârlar ve dâr-ül-harbde yâni kâfir memleketlerine

gidenin (tüccârın, seyyâhın), kafirlerden, rızâsı olmadan aldığı mallar.

Mâl-ı habîsi kullanmak, haramdır. Sâhiplerine geri verilmeleri, sâhipleri bilinmiyorsa,

fakirlere sadaka verilmeleri lâzım olur. Başkasının mülkünü, ondan izinsiz kullanmak

haramdır. (Abdülganî Nablüsî)

Mâl-ı Mütekavvim:

Kıymetli mal. İslâm'a göre yenilmesi, içilmesi, kullanılması ve faydalanılması mümkün

olan mal.

Müslümanlar için; şarab, domuz ve besmelesiz kesilen veya kesmeden öldürülen hayvan,

mâl-ı mütekavvim değildirler. Alış-verişin sahîh (doğru) olması için malın da mütekavvim

olması lâzımdır. (İbn-i Âbidîn)

MÂLÂYA'NÎ:

Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey.

Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesinin alâmeti, onun mâlâya'nî ile vakit

geçirmesidir. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Rabbânî)

Bir kimsenin müslümanlığının güzelliği, mâlâya'nîden kaçması ve lüzûmlu şeyleri

yapması ile anlaşılır. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Rabbânî)

Ben bu mertebeye; doğru söz söylemek, emânete riâyet etmek ve mâlâya'nîyi terk etmekle

ulaştım. (Lokman Hakîm)

Câbir bin Sümre buyurdu ki: "Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem az konuşurdu.

Lüzumlu olduğu zaman veya bir şey sorulunca söylerdi." Bundan anlaşılıyor ki, her

müslümanın mâlâya'nî, faydasız şey söylememesi, susması lâzımdır. (Muhammed Rebhâmî)

Bir kimse, ibâdetlerini ihlâs ile (sırf Allah için) yaparsa, Allahü teâlâ da, ona mâlâya'nîden

kurtulmak nîmetini ihsân eder. (Cüneyd-i Bağdâdî)

Îtikâdı (inancı) düzeltmeden önce ahkâm-ı şer'iyyeyi (helâli, haramı, farzı, vâcibi)

öğrenmenin hiç faydası olmaz. Bu ikisi birlikte düzeltilmedikçe de, ibâdetlerin faydası

yoktur. Bu üçü birlikte yapılmadıkça, kalbin tasfiyesi (temizlenmesi) ve nefsin tezkiyesi

(süslenmesi) hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe, yardımcıları ve tamamlayıcıları ile birlikte

yapılmalıdır. Meselâ, farzlar, sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve

tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkça, geriye kalan her şey lüzumsuz ve

faydasızdır. Böyle lüzumsuz şeylere mâlâya'nî denir. Bir farzı yapmayıp, bunun yerine, nâfile

ibâdet yapmak, mâlâya'nî ile vakit geçirmek olur. (İmâm-ı Rabbânî)

MÂLİK:

1. Sâhib olan, mülk edinen.

İsmini duyduğunuz kimselerden, yeryüzüne dört kişi mâlik oldu. İkisi mü'min ikisi de

kâfir idi. Mü'min olan iki kişi, Zülkarneyn ile Süleymân (aleyhimesselâm) idi. Kâfir olan

ikisi de Nemrûd ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak yeryüzüne benim evlâdımdan biri,

yâni Mehdî de, mâlik olacaktır. (Hadîs-i şerîf-Alâmet-ül-Mehdî)

Her müslüman, mâlik olduğu zekât malının miktârını, her zaman düşünmeli, nisâb miktârı

olduğu günü, bir yere yazmalıdır. (Senâullah Dehlevî)

Yüzlerce dile mâlik olsa da vücûdum,

Lütfunun şükrünü nasıl yapabilirim.

(İmâm-ı Rabbânî)