BÂB:

1. Kapı.

Mescîd-i Nebî'nin şimdi beş bâbı vardır. İkisi batı duvarında olup, kıbleye yakın olana

Bâb-üs-selâm, kuzey köşesine yakın olana Bâb-ür-rahme adı verilir.

2. Bir kitâbın bölümlerinden her biri.

Riyâd-un-nâsihîn kitâbı ikinci kısım ikinci bâbı birinci faslında diyor ki: Tövbe kalb ile,

dil ile ve günâh işliyen âzâ ile olmalıdır. Kalb pişmân olmalı, dil duâ etmeli ve yalvarmalı,

âzâ da günâhtan çekilmelidir.

3. Bozuk bir yol olan Bâbîliğin kurucusu Ali Muhammed'in kendisine verdiği ad. (Bkz.

Bâbîlik)

El-Bâb Ali Muhammed kendisinin beklenen imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu

söyledi, daha sonra da peygamberlik iddiâsında bulundu. El-Bâb Ali Muhammed'in kendisine

bâb demesi sebebiyle kurduğu bozuk yola Bâbîlik adı verildi. (Muhammed Ebû Zühre)

Bâb-ı Cibrîl:

Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı

mescidinin doğu tarafındaki kıbleye yakın olan kapısı. Bu kapıya, hazret-i Osman'ın evinin

karşısında bulunması sebebiyle Bâb-ı Osmân; Resûlullah efendimiz hazret-i Osman'ın evini

ziyâret etmek üzere bu kapıdan girip çıkmayı âdet edindikleri için Bâb-ün-Nebî de

denilmiştir.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Kureyzâ yahûdîleri üzerine sefer

düzenlendiği zaman, Cebrâil aleyhisselâm Peygamber efendimize yardım için geldiğinde

Bâb-ı Cibrîl önünde beklemişti. (Eyyûb Sabri Paşa)

Bâb-ür-Rahme:

Rahmet kapısı. Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin yaptırdığı mescidin batı

duvarındaki iki kapıdan biri. Bâb-ül-Âtike ve Bâb-üs-Sûk diye de bilinir.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir Cumâ günü hutbede iken batı

tarafındaki kapıdan gelen bir kimse; "Yâ Resûlallah! Susuzluktan hayvanlarımız, âile ve

çocuklarımız perişân oldu. Bizim için cenâb-ı Hakk'a duâ edin de yağmur ihsân buyursun"

deyince, Peygamber efendimiz mübârek ellerini kaldırıp duâ buyurdular. Bu sırada Sel

dağının üzerinde rahmet alâmetleri (bulutları) belirip yağmur yağdı. Bu sebeple bu kapıya

Bâb-ür-Rahme denildi. (Ebû Abdullah Tilemsânî)

Bâb-üs-Selâm:

1. Mekke-i mükerremede bulunan Mescid-i Haram'ın doğu tarafına açılan kapı. Bâb-ı

Şeybe de denir.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem otuz beş yaşında iken, yağan yağmur ve

seller sebebiyle Kâbe-i muazzama tahrîb olmuştu. Yeniden inşâ edilmesi sırasında

Hacer-ül-Esved taşının yerine konulması husûsunda kabîleler arasında anlaşmazlık çıktı.

Nihayet Bâb-ı Şeybe kapısı tarafından ilk gelecek kimsenin hakemliğini kabûl etmek üzere

anlaştılar. O kapıdan ilk olarak Muhammed aleyhisselâmın geldiğini gördüler. Peygamber

efendimizin hükmüne râzı olup Hacer-ül-Esved'i yerine koydular. Anlaşmazlığa son veren

Muhammed aleyhisselâm bu kapıdan Kâbe-i muazzamanın yanına geldiği için Bâb-üs-Selâm

adı verildi. (İbn-i Hişâm ve Abdülhak Dehlevî)

2. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı

Mescid-i Nebî'nin batı duvarında kıbleye yakın olan kapısı. Bâb-ı Mervân diye de bilinen bu

kapı, Mescid-i Nebî'nin beş kapısından en büyüğü ve en zînetlisidir (süslüsüdür).

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem vefâtından önce Eshâb-ı kirâmın

evlerinden mescide açılan kapıların kapatılmasını emir buyurduğunda, sâdece Ebû Bekr-i

Sıddîk'in (r.anh) kapısının açık kalmasını istemişti. Bâb-üs-Sıddîk adıyla bilinen bu kapı,

Bâb-üs-Selâmın sol tarafından üçüncü küçük kapıdır. (Eyyûb Sabri Paşa ve Ahmed Cevdet

Paşa)

Bâb-üt-Tevessül:

Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevverede yaptırdığı

mescidin kuzeye açılan kapısı. Bu kapı Osmanlı sultanlarından Abdülmecîd Han tarafından

yeniden yaptırıldığından Bâb-ı Mecîdî diye de bilinir.

Hicretin ikinci senesi Receb ayında, kıblenin Kudüs'ten Kâbe'ye dönmesi emr olununca,

mescidin Mekke'ye karşı olan kapısı kapatılıp, karşısına, Şam tarafına yeni bir kapı açıldı.

Şimdi bu kapıya Bâb-üt-Tevessül denmektedir. (Eyyûb Sabri Paşa)

İlk Mescid-i Nebî'nin üç kapısı vardı. Mihrâbı Bâb-üt-Tevessül yerinde idi. Şimdiki

mihrâbın yerinde bulunan kapısından cemâat girer çıkardı. (Eyyûb Sabri Paşa)

BÂBÎLİK:

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İran'da el-Bâb Ali Muhammed isminde bir acem

tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Kendisinin Mehdî olduğunu iddiâ eden, beklenen

imâma açılan bir bâb (kapı) olduğunu söyleyen Ali Muhammed'e el-Bab, onun yoluna da

Bâbîlik denildi. Daha sonra Behâîlik adıyla devâm etti. (Bkz. Behâîlik)

BÂĞÎ:

Âsî. Haksız olarak devlet başkanına isyân eden. Çoğulu buğât'tır.

Bâğîler başkaldırınca, devlet başkanı onların isyân etme sebeblerini araştırır. Niçin isyân

ettiklerini sorar ve kendisine itâate dâvet eder. Şâyet bâğîler, yapılan dâveti kabûl etmeyip,

harbe başlarsa, devlet başkanı, onların topluluklarını dağıtıncaya kadar harb eder. (İbn-i

Âbidîn)

Haksız olarak devlet başkanına baş kaldıran bâğîler döğüşürken öldürülünce, namazları

kılınmaz. Bunları yıkamak da câiz değildir. (İbn-i Nüceym)

BAHÎL:

Cimri. (Bkz. Cimrilik)

Bahîl, Allahü teâlâdan, Cennet'ten ve insanlardan uzaktır. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî)

Cömert olan câhil, Allahü teâlâya, bahîl olan âbidden (çok ibâdet edenden) daha

sevimlidir. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî)

Allahü teâlâ kıyâmet günü, üç kimse ile konuşmayacak, hepsine çok acı azâb

yapacaktır. Zinâ eden ihtiyâr, başa kakan bahîl ve kibirli olan fakir. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî)

BAHT:

Tâlih, nasîb, kısmet.

Bahtı açık olan ve işi rast gelen her kişi mutlu sayılmaz. Bahtlı, ancak cenâb-ı Hakk'ın,

emirlerine uymakta ve yasaklarından kaçınmakta muvaffak (başarılı) ettiği kalben huzûrlu

kimsedir. (Ahmed Rıfat)

BAHTİYÂR:

Tâlihli, mes'ûd, mutlu.

Bahtiyâr kişi, her zaman bulunduğu hâlden memnun, dâimâ nasîbine râzı ve şükredici

olup, kimseye ihtiyâcını arzetmez. (Ahmed Rıfat)

Ey mes'ûd ve bahtiyâr kardeşim! Amel ve ibâdet, niyet ile dürüst ve doğru olur. Kâfirlere

karşı muhârebeye giderken, önce niyeti düzeltmelidir. Ancak, bundan sonra sevâb kazanılır.

Muhârebeye gitmekten maksad; Allahü teâlânın ismini, dînini yaymak ve yükseltmek ve din

düşmanlarını zayıflatmak ve bozguna uğratmak olmalıdır. (İmâm-ı Rabbânî)

BÂİN:

1. Ayırıcı. Talâk-ı bâin.

2. Tasavvuf'ta bir terim. İnsanlardan uzak olan. (Bkz. Kâin ve Bâin)

Bâin Talak:

Boşamada kullanılan sözleri söyler söylemez, evliliği sona erdiren boşama. (Bkz. Talâk)

BÂİS (El-Bâisü):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Öldükten sonra, kabirlerinde

çürümüş ve dağılmış olan cesedleri diriltip mahşere, (arasât meydanına) sevkeden, gönderen.

Kim uyumazdan önce elini göğsüne koyar ve yüz kerre el-Bâisü ismi şerîfini söylerse,

Allahü teâlâ onun kalbini nurlandırır, ilim ve hikmet ile doldurur. (Yûsuf Nebhânî)

BÂKÎ (El-Bâkî):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Devamlı, ebedî, sonsuz.

Varlığının sonu olmayan.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

(Ancak) celâl ve ikrâm sâhibi olan Rabbinin zâtı bâkîdir. (Rahmân sûresi: 27)

Allahü teâlâ kadîmdir, ezelîdir. Varlığından evvel yokluk olamaz. Kadîm ve ezelî olan,

öncesi, başlangıcı olmayan bâkî ve ebedî olur. Hâdis ve mahlûk (sonradan yaratılmış) olan,

fânî (yok olucu) ve muvakkat (geçici) olur. (İmâm-ı Rabbânî).

El-Bâkî ismi şerîfini bin kerre söyleyen kimse, zarar ve kederden korunmuş olur. (Yûsuf

Nebhânî)

BÂLİĞ:

Bülûğa eren, ergenlik çağına gelen. Cünüp olup, gusül (boy) abdesti almağa başlayan,

evlenecek yaşa gelen erkek. (Bkz. Âkıl-Bâliğ)

BÂLİĞA:

Bülûğa eren, ergenlik çağına gelen. Hayız (regl) görmeye başlayan, evlenecek yaşa gelen

kız. (Bkz. Âkıl Bâliğ)

BÂRÎ (El-Bâri):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yaradan, yoktan var eden.

Yarattıklarını farklı şekiller ve özelliklerle birbirinden ayıran.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Allahü teâlâ Bârî'dir. (Haşr sûresi: 24)

Yedi gün arka arkaya yüz defâ el-Bârî ism-i şerîfine devam eden belâlardan selâmet bulur,

kurtulur. (Yûsuf Nebhânî)

BARNABAS İNCÎLİ:

Hazret-i Îsâ'nın havârîlerinden biri olan Barnabas'ın, Îsâ aleyhisselâmdan görüp

işittiklerini doğru şekilde yazıp derlediği İncil.

Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâ tarafından göğe kaldırılınca, hakîkî İncil kaybolup İncil

adıyla bir takım kitaplar yazıldı. Bunun üzerine Barnabas, hazret-i Îsâ'dan görüp işittiklerini

bir araya getirdi. Barnabas İncîli denen bu kitap hazret-i Îsâ'dan sonra ilk üç yüz senede elden

ele dolaşıp okundu. Mîlâdî 325 senesinde İznik rûhânî meclisi, İbrânice yazılı İncillerin

kaldırılmasına karar verince, Barnabas İncîli ve nüshaları yakıldı. Pâkistan Kur'ân-ı kerîm

Cemiyeti büyük bir gayretle imhâ edilmeyen bir İngilizce nüshasını bulup, tekrar basmaya

muvaffak olmuştur. (Müslimmerks Mecmûası-Pâkistan)

Barnabas İncîli'nden bir bölüm şöyledir:

"Ben bu dünyâya, cenâb-ı Hakk'ın dünyâya selâmet getirecek olan Resûlünün

(Muhammed aleyhisselâmın) yolunu hazırlamak için geldim. Fakat sizler dikkat ediniz. O

gelinceye kadar bir çok yalancı peygamberler çıkabilir. Benim İncîl'im bozulabilir." (72. Bâb)

BA'S:

Dirilme, diriltme, diriltilme. Kıyâmet koptuktan sonra Allahü teâlâ tarafından ölülerin

diriltilmesi.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Allahü teâlâ kabirlerde olanları elbette ba's eder. (Hac sûresi: 7)

Ölüler, kefenleri ile ba's olunur. (Hadîs-i şerîf-Beyhekî)

Ba'se inanmak lâzımdır. Kemikler, etler çürüyüp toprak ve gaz olduktan sonra, hepsi bir

araya gelecek, rûhlar bedenlerine girip, herkes mezârlarından kalkacaktır. (Kemahlı Feyzullah

Efendi)

Ba'se inanmıyan birini görürsen, ona de ki: "Ben inanıyorum. Senin dediğin doğru çıkarsa,

benim hiç zarârım olmaz. Benim dediğim doğru olunca, sen sonsuz olarak ateşte

yanacaksın!"(Hazret-i Ali)

İsrâfil aleyhisselâm, sûr'a (bizce nasıl olduğu bilinmeyen boruya) iki defâ üfürecektir.

Birincisinde; Allahü teâlâdan başka her diri (canlı) ölecektir. İkincisinde; hepsi tekrar ba's

olunacaktır. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

BASAR:

Âletsiz ve şartsız olarak, gizli ve âşikâr (açık) her şeyi görmesi mânâsına, Allahü teâlânın

sübûtî sıfatlarından biri.

Allahü teâlânın Basar sıfatı ezelî ve ebedîdir. Zâtı ile kâimdir. O'nun basar sıfatı, göze,

herhangi bir âlete ve ışığa bağlı değildir. Karanlık bir gecede kara karıncanın siyah bir taş

üzerinde yürüdüğünü görür. (İmâm-ı Birgivî)

BASÎR (El-Basîr):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Gizli ve açık her şeyi hakkıyle

görücü. (Bkz. Basar)

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Şüphesiz O, semî'dir (her şeyi hakkıyle işitendir), Basîr'dir. (İsrâ sûresi: 1)

Bir kimse Cumâ namazından sonra yüz kerre el-Basîr ism-i şerîfini söylerse, Allahü teâlâ

onun kalb gözünü açar. (Yûsuf Nebhânî)

BASÎRET:

İşlerin iç yüzünü görebilme; kalb gözü.

Gözü âmâ (görmeyen) kimse kör değildir. Asıl âmâ basîreti kör olan kişidir. (Hadîs-i

şerîf-Deylemî)

Allahü teâlâ mü'minlere basîretler ve nûrlar lütûf eylemiştir. Onlar bu sâyede işlerin iç

yüzünü anlarlar. Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem "Mü'min Allah'ın nûru

ile nazar eder" hadîs-i şerîfi bu mânâda anlaşılmalıdır. (İmâm-ı Kuşeyrî)

BÂSİT (El-Bâsit):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından bâzısına rızkı az,

bâzısına çok veren, sadakaları kabûl edip sevâb veren. Bâzısının rûhunu kabzeden (alan)

bâzısının ömrünü uzatan, bâzısının kalbini daraltıp hayırlara (iyiliklere) rağbetsiz,

bâzısınınkini ise geniş yapıp, hayırlara arzulu kılan.

Bir kimse ellerini açıp, el-Bâsit ismi şerîfini söylese geçimi genişler. Bol rızka kavuşur.

(Yûsuf Nebhânî)

BAST:

Tasavvufta gönül ferahlığı, rûhen rahatlama. Sıkıntı ve gönül darlığının zıddı.

Kabz ve bastın ikisi de kalbe gelen hâllerdendir. Sanki yolumuzun erkânından,

şartlarındandırlar. (İmâm-ı Rabbânî)

Kabz (Gönül darlığı) ve bast insanı uçuran iki kanat gibidir. Kabz, sıkıntı hâsıl olunca,

üzülmeyiniz. Bast hâli gelince de sevinmeyiniz. (İmâm-ı Rabbânî)

Güzel sesle, tecvîde uyarak okunan Kur'ân-ı kerîmi dinlemek, kalbdeki kabzı (sıkıntıyı)

bast hâline çevirir. (Muhammed bin Mahmûd)

BÂT SATIŞI:

Şartsız, kesin satış, alış-verişte şart koşmama.

Bât satışında ikrah (zorlama), muhayyerlik gibi şartlar bulunmaz ve satın alınan mal geri

verilmez. (İbn-i Âbidîn)

BÂTIL:

1. Fânî, geçici, devamlı olmayan, yok olan.

En güzel söz, (şâir) Lebîd'in "Allahü teâlâdan başka her şey bâtıldır" sözüdür. (Hadîs-i

şerîf-Tefsîr-i Mazharî)

2. Abes, boş, boşuna, sebebsiz yere, yok yere.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Göğü, yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri biz bâtıl olarak yaratmadık. (Bilâkis,

kudretimize ve birliğimize delîl olsunlar diye yarattık.) (Sâd sûresi: 27)

3. Hırsızlık, gasb, kumar gibi dînin helâl etmediği, izin vermediği kazanç yolu.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Aranızda birbirinizin mallarını bâtıl (yollar) ile yemeyin. (Bekara sûresi: 188)

Bir kimsenin malını içki, kumar ve zinâ gibi dînin yasakladığı şeylere harcaması da bâtıl

(yol) ile yemektir. (Yûsuf Sinânüddîn)

4. Şirk, putlara tapmak.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Hak (İslâmiyet) gelince bâtıl gider. Bâtıl her zaman gidicidir. (İsrâ sûresi: 81)

Bâtıl Satış:

Sahîh olmayan, yâni dînen bulunması lâzım gelen şartların hepsi veya bir kısmı

bulunmayan satış, alış-veriş. Satılacak malın mütekavvim olması (kullanılmasına dînen izin

verilmesi, kıymetli ve kullanılabilir olması) bu şartlardandır. Buna göre; domuz, içki ve

denizdeki balık mütekavvim değildir.

Bâtıl satışlar câiz değildir, haramdır, günâhtır. Bâtıl satışla müşteri malı teslim alsa bile

mülkü olmaz. (İbn-i Âbidîn)

Mülkü olmayan şeyi satmak bâtıldır. Meselâ havadaki kuşu, denizdeki balığı yakalamadan

satmak bâtıldır. (Mecelle)

BÂTIN:

1. Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). His (duyu) organları ile

hissedilemiyen, hayâl gücü ile hayâl edilemiyen, akıl ile anlaşılamayan.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Allahü teâlâ Bâtındır. (Hadîd sûresi: 3)

2. Kalb ve rûh, iç âlem, gönül.

Bütün âzâları (organları) İslâmiyet'in emirlerini yapmakla süsledikten sonra, bâtına

teveccüh etmeli (yönelmeli), böylece yapılan ameli, ibâdeti gafletten, Allahü teâlâyı unutarak

yapmaktan uzak tutmalıdır. (İmâm-ı Rabbânî)

Bu dünyâda, amel, ibâdet lâzımdır. Bu amellerin, bâtına çok yardımı vardır. Bâtının

ilerlemesi, zâhirin (görünüşün, bedenin) İslâmiyet'e uymasına bağlıdır. O hâlde bu dünyâda

her zaman, zâhir de bâtın da İslâmiyet'e muhtaçtır. Bedenin işi İslâmiyet'e uymak, bâtının işi

de, İslâmiyet'in (ona uymanın) meyvelerini toplamaktır. (İmâm-ı Rabbânî)

Öyle yaşayınız ki, etrâfınızda bulunanların bâtınları toparlansın. (İmâm-ı Rabbânî)

BÂTINİYYE:

Mecûsîlikteki ve çeşitli bâtıl dinlerdeki inanışları İslâm dînindenmiş gibi göstermeye

çalışan İranlı Meymûn bin Deysân el-Kaddah tarafından kurulan bozuk yol.

Bâtıniyye; "Kur'ân-ı kerîmin zâhirî, açık ve anlaşılır mânâsı olduğu gibi, bâtınî, gizli

mânâsı da vardır. Bâtınî mânâsı lazımdır. Zâhirî, görünen mânâsı lazım değildir." derler. Bu

fırka, Seb'iyye, Hurremiyye, Muhammire, Ta'limiyye, Karamita, Bâbekiyye, Haşhâşiyye,

İsmâiliyye isimleriyle de anılır. (Şehristânî, Ebû Zühre)

Bâtıniyye fırkasında olanlar; Kur'ân-ı kerîmin zâhir mânâsını bırakıp bâtın dedikleri kendi

uydurdukları şeylere inandılar. Hâlbuki Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Kur'ân-ı

kerîmin zâhir, açık mânâsını bildirdi. Zâhir mânâyı bırakıp gizli mânâ uydurmak küfr olur.

(Şehristânî)

Kur'ân-ı kerîmin âyetlerine, kelimelerin açık, meşhûr mânâları verilir. Bu mânâları

değiştirerek bâtınîlere uyanlar, kâfir olur. (İmâm-ı Birgivî, Nesefî)

BÂYİ':

Satan, satıcı, dînimizce satış yapabilme ehliyetine sâhib kimse.

Bâyi'in satış yapabilmesi için akıllı olması şarttır. Bâyi', malın aybını müşteriden

(alıcıdan) gizlememeli, hepsini olduğu gibi göstermelidir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve

sellem, buğday satan birisinin buğdayına mübârek parmaklarını sokup içinin yaş olduğunu

görünce; "Bu nedir?" buyurdu. Buğday satan kimse; "Yağmur ıslatmıştır" deyince; "Niçin

saklayıp göstermiyorsun? Hîle eden bizden değildir" buyurdu. (İmâm-ı Gazâlî)

BAYRAM:

1. İslâm dîninin bildirdiği ve müslümanların neşelenip sevindikleri Fıtr (Ramazan) ve

Kurban bayramı.

Resûlullah efendimiz, Medînelilerin câhiliyye âdetlerinden kalma bayramları

kutladıklarını görünce; "Allahü teâlâ size onlardan daha hayırlı iki bayram (Ramazan ve

Kurban bayramı) ihsân buyurdu" diyerek, sevinç ve neş'e günlerini göstermiştir. (Hadîs-i

şerîf-Ebû Dâvûd)

Rahmet kapıları dört gece açılır: O gecelerde yapılan duâ, tövbe red olmaz. Fıtr

(Ramazan) ve Kurban bayramının birinci geceleri, Şâban (ayının) on beşinci (Berat) gecesi

ve Arefe gecesi. (Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)

Arabî aylardan Şevvâl ayının birinci günü Ramazan (Fıtr) bayramı, Zilhicce ayının

onuncu günü Kurban bayramıdır. Ramazan bayramı üç, Kurban bayramı ise dört gündür. Bu

günlere; günâhlar affedildiği ve müslümanların sevinçli, neş'eli günleri tekrar geri geldiği için

(İyd) yâni bayram denildi. (Seyyid Abdülhakîm bin Mustafâ)

2. Cumâ günü.

Günlerin en kıymetlisi Cumâdır. Cumâ günü, bayram günlerinden ve aşûre gününden

daha kıymetlidir. Cumâ, dünyâda ve Cenet'te mü'minlerin bayramıdır. (Hadîs-i

şerîf-Riyâd-un-Nâsıhîn)

Cumâ, mü'minlerin ve gök ehlinin bayramıdır, Cennet'te bayram günüdür. (Hadîs-i

şerîf-Huccet-ül-İslâm)

3. Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınarak, günâh işlemeden, haram

lokma yemeden geçirilen günler.

Hazret-i Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp böyle eğlenip neş'elenmelerinin sebebini

sorduğunda onlar; "Bugün bayramımızdır" dediler. Bunun üzerine hazret-i Ali de; "Günâh

işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır" buyurdu. (İmâm-ı Gazâlî)

Bayram bineklere binenler için değildir

Ancak hatâ ve isyânı bırakanlar içindir.

(Behlül Dânâ)

4. Müslümanın rûhunu teslim (vefât) edeceği zaman rahmet meleklerini ve Cennet

hûrîlerini görmenin zevkiyle can verme vakti.

Bayram Namazı:

Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika

sonra erkeklerin cemâat hâlinde kılmaları vâcib olan iki rek'atlik namaz.

Bayram namazının şartları, Cumâ namazının şartları gibidir. Burada namazdan sonra

okunan hutbe sünnettir. (İbrâhim Halebî)

BAYRAMİYYE:

Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tasavvuftaki

yolu. Bayramiyye yolu bir koldan Bâyezîd-i Bistâmî'ye diğer koldan Hasen-i Basrî'ye ulaşır.

Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslâmiyet'i yaymak için çalıştı. Vefâtından

sonra Bayramiyye yolunu talebelerinden Akşemseddîn ile Bıçakçı Ömer Efendi devâm

ettirdiler. (Hüseyin Vassâf)

Bayramiyye yolunda esâs maksad, Allahü teâlâdan başka herşeyin sevgisini kalbden

çıkarmak ve gönlü Allah sevgisi ile doldurmaktır. Buna gönle varmak denir. (Sâdık Vicdânî)

BÂZGEŞT:

Nakşibendiyye yolunda on bir temel esastan biri. Sâlik'in (tasavvuf yolcusunun) Kelime-i

tevîhdden sonra kalbinden; "İlâhî! Maksûdum Sensin. Matlûbum (maksadım) Senin

rızândır."demesi.

Bâzgeşt, zikr (Kelime-i tevhîdi söylemek ile hâsıl olan kalb uyanıklığının devam etmesi,

kalbin Allahü teâlâdan başkasına bağlılıktan kurtulması içindir. Kelime-i tevhîd söylemek,

kalbdeki her türlü düşünceyi giderir. Yalnızca Allahü teâlâyı anmak kalır. Böylece kalb,

Allahü teâlâyı anmaktan başka her şeyden boşalır. (Şeyh Ali bin Vâiz Hirevî)

BEDBAHT:

Tâlihsiz. Bahtıkara.

Beş şey bedbahtlık alâmetidir: Kalb katılığı, Allah korkusundan ve günâhlarını

hatırlayarak ağlamamak, utanmamak, dünyâya fazla rağbet etmek, uzun emelli olmak.

(Fudayl bin Iyâd)

Evlâd, ana baba elinde bir emânettir. Çocukların temiz kalbleri kıymetli bir cevher gibidir.

Mum gibi her şekli alabilir. Küçük iken, hiç bir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir.

Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hâsıl olur. Çocuklara îmân, Kur'ân ve

Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmağa alıştırılırsa, din ve dünyâ seâdetine ererler. Bu

seâdette anaları, babaları ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise,

bedbaht olurlar. (İmâm-ı Gazâlî)

Allahü teâlânın beğenmediği şeyleri isteyen ne kadar bedbaht ve zavallıdır. (İmâm

Rabbânî)

BEDDUÂ:

Bir kimsenin aleyhine yapılan duâ.

Kendinize, evlâdınıza, bedduâ etmeyiniz. Allah'ın kaderine râzı olunuz. Nîmetlerini

artırması için duâ ediniz. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Ananın, babanın çocuğuna olan ve mazlûmun zâlime olan bedduâları red olunmaz.

(Hadîs-i şerîf-Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn-i Mâce)

BEDEL:

Bir şeyin yerini tutan, yerine geçen; başkasının yerine iş yapan kimse.

Hasta için hacca gitmek farz değildir. Hac farz olduktan sonra gitmeyip de sonraki seneler

hastalanan kimse, yerine başkasını kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için

vasiyyet etmesi lâzımdır. Sonraki seneler iyi olup kendisi giderse, tehir günâhı afv olur. (İbn-i

Hümâm)

BEDEVÎ:

Sahrada, çölde ve vahada göçebe halde yaşayanlar.

Medîne-i münevvere çevresindeki Müzeyne, Cüheyne, Eslem, Eşca' kabîleleri bedevî idi.

Peygamber efendimiz Hudeybiye sulhünün yapıldığı sene umre için Mekke'ye gitmeye karar

verdikleri sırada, Kureyş'in herhangi bir taarruz (saldırı) ihtimâline karşı bu kabîlelerin de

berâberlerinde bulunmasını istediler. Fakat bedevîler korkularından bu şerefli dâvete uymayıp

özür dilediler. Bu sebeple Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyurdu:

(Henüz kalplerinde îmân yerleşmemiş olan Kureyş müşriklerinden korkarak) geri kalan

bâzı bedevîler sana; "Mallarımız ve âilelerimiz bizi (seninle gitmekten) alıkoydu. Bu

sebeple Allahü teâlâdan bizim için af ve mağfiret dileyiver" diyecekler. Onlar kalblerinde

olmayan şeyi dilleriyle söylerler (Yoksa, senin kendileri için istiğfâr etmene veya etmemene

aldırmazlar). (Feth sûresi: 11) (Senâullah Dehlevî, Taberî)

BEDEVİYYE:

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Ahmed Bedevî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

Bedeviyye yolunun büyüğü Seyyid Ahmed Bedevî (r.aleyh) talebelerine buyurdu ki:

Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelince, sakın sevinmeyin. Gıybet ve

dedikodu yapmayın. İnsanlar arasında söz taşımayın. Size eziyet vereni ve zulmedeni affedin.

Kötülük yapana iyilikle karşılık verin. Size vermiyene siz verin. (Abdülvehhâb-ı Şa'rânî)

BEDÎ' (El-Bedî'):

Allahü teâlânın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Daha önce benzeri olmayan,

görülmemiş, işitilmemiş, bilinmeyen şeyleri yoktan var eden, yaratan.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

(Allah) göklerin ve yerin Bedî'idir. O, bir şeyin olmasını irâde edince (dileyince), ona

"ol" der, o da olur. (Bekara sûresi: 117)

El-Bedî' ismi şerîfini yetmiş bin kerre söyleyen kimse, kendisine gelecek olan musîbetten

kurtulur. (Yûsuf Nebhânî)

Bedî' İlmi:

Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar ile sözün süslenmesini öğreten ilim.

Kur'ân-ı kerîm Bedî', Meânî ve Belâğat ilimlerinin incelikleri ile doludur. Arabî lisânın

inceliklerini bilmiyen kimse, arabî okuyup yazsa bile Kur'ân-ı kerîmi anlıyamaz. Bu

incelikleri bilenler bile anlıyamamış, çok yerlerini onlara Peygamber efendimiz açıklamıştır.

(Abdülganî Nablüsî)

BEDR GAZVESİ:

Peygamber efendimizin Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaş. Bu muhârebede

müslümanlar üç yüz on üç, müşrikler bin kişiydi.

Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:

Bedr muhârebesinde düşmana nisbetle daha az ve zayıf olduğunuz hâlde, Allahü teâlâ

size yardım etti, kesin zafer verdi. Allah'tan korkun ki, şükretmiş olasınız. (Âl-i İmrân

sûresi: 123)

Bedr harbinde Eshâb-ı kirâm güç durumda kaldıkları sırada sevgili Peygamberimiz; "Yâ

Rabbî! Bana vâdettiğin yardımı lütfet!" diye duâ ettiğinde, Enfâl sûresinin 9. âyet-i kerîmesi

nâzil olup (inip), meleklerin müslümanlara yardım için gönderildikleri şöyle bildirilmiştir: "O

vakit Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da O size; "Gerçekten ben arka arkaya bin

melâike ile (meleklerle) imdâd ediyorum" diye duânızı kabûl buyurmuştu. (İbni Abbâs,

Taberî, Kurtubî)

Cebrâil (aleyhisselâm) bana gelip dedi ki: "Bedr Gazvesi'nde bulunanları nasıl

sayarsınız?" Ben; "Onlar ümmetimin en hayırlıları (üstünleri)" dedim. Cebrâil

(aleyhisselâm); "Meleklerden (o muhârebede) hazır bulunanlar da bizim yanımızda aynen

böyle olup, meleklerin en hayırlılarıdır" dedi. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)

Bedr Gazvesi'nde her birimiz bir müşrikin başına kılıcımızı salladığımız zaman, daha kılıç

hedefine varmadan, kâfirin kellesinin bedeninden ayrılıp yere yuvarlandığını görüyorduk.

(Sehl radıyallahü anh)

BEHÂÎLİK:

Müslüman görünüp İslâmiyet'i içerden yıkmak için çalışan El-Bâb Ali Muhammed

ismindeki bir acemin talebesi olan Behâullah'ın, kurduğu bozuk yol.

Behâîlere göre namaz, Hayfa'ya karşı durup, Allah'ı düşünmektir. Namaz ferdî olup

duâdan ibârettir. Oruç, 2 Mart-21 Mart arası on dokuz gün tutulur. 21 Mart günü Oruç

bayramı olup, Behâî yılının ilk günüdür. Hacları, El-Bâb Ali Muhammed'in Şirâz'daki evini

veya Behâullah'ın Bağdâd'daki evini gidip görmektir. On dokuz sayısını kutsal sayan

Behâîleri umûmî adâlet evi dedikleri, yüksek meclislerine seçilen on dokuz kişi idâre eder.

Her Behâî, senelik kazancının beşte birini bu hey'ete vermeye mecbur tutulur. (Muhammed

Ebû Zühre)

BEKÂ:

1. Allahü teâlânın sıfatlarından. Allahü teâlânın varlığının sonsuz olması, hiç yok

olmaması.

2. Bekâ-billah.

Fenâ ve bekâdan ilk bahs eden Ebû Saîd Harrâz'dır. (Molla Câmî)

Bekâ-Billah:

Dâimâ Allahü teâlâyı anma ve hatırlama hâli üzere olma. Hakîkî kulluk derecesi. Fenâ

fillah'tan sonraki makam.

Hakk'ul-yakîn bilgisi (hakîkate kavuşmak) bekâ-billah makâmında hâsıl olur. (Ahmed

Fârûkî)

Bekâ-billaha kavuşmadan önce huzûrun, yâni her an Allahü teâlâ ile olma hâlinin devam

etmesi mümkün değildir. (İmâm-ı Rabbânî)

Tasavvufta fenâ ve bekâ'dan ilk bahs eden Ebû Saîd-i Harrâz'dır. (Molla Câmî)

BEKARA (Bakara) SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin ikinci ve en uzun sûresi.

Bekara sûresi, Medîne-i münevverede nâzil olmuştur (inmiştir). İki yüz seksen altı âyettir.

İçerisinde Allahü teâlânın varlığını, kudretini, büyüklüğünü, peygamberlere itâatin lâzım

olduğunu gösteren bekara (sığır) kesme hâdisesi bildirildiği için bu sûreye Bekara sûresi ismi

verilmiştir. Bekara kelimesi, sûrenin altmış yedi, altmış sekiz, altmış dokuz ve yetmiş birinci

âyet-i kerîmelerinde geçmektedir. Sûre ayrıca, binlerce meseleleri, hakîkatleri ihtivâ

etmektedir. (Muhammed bin Hamza ve Hüseyin Vâiz-i Kâşifî, İbn-i Abbâs)

Bekara sûresinde buyruldu ki:

Kulumuza gönderdiğimiz Kur'ân-ı kerîmde şüphe ediyorsanız, siz de ona benzer bir

sûre söyleyiniz! Bunu yapabilmek için güvendiklerinizden yardım isteyiniz. Buna benzer

bir sûre söyleyemezsiniz. (Âyet: 23)

Bekara sûresi okunan evden şeytan kaçar. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî)

BEKTÂŞÎLİK:

Evliyânın büyüklerinden Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.

Bektâşîlik; Hacı Bektâş-ı Velî, Lokman-ı Horasânî, Hâce Ahmed Yesevî, Yûsuf-i

Hemedânî ve Ebû Alî Fârmedî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî vâsıtası ile Bâyezîd-i Bistâmî'ye,

ondan Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerine ulaşır. Bektâşîler, Resûlullah efendimizi ve Ehl-i

beytini çok sever ve birbirlerini kardeş bilirlerdi. (A. Rıfkı Efendi)

Müslümanları aldatmak için kendilerine kıymetli bir isim takan yalancılardan biri de,

Bektâşî tarîkatı adı altında toplanan hurûfîlerdir. Hakîkî Bektâşîlik, bir kaç asırdan sonra

bütün tekkeleriyle berâber sapık hurûfîlerin eline geçerek bozulmuştur... (Tokatlı İshak

Efendi) (Bkz. Hurûfîlik)

BELÂ:

Allahü teâlânın insanları imtihan etmek, denemek için verdiği maddî ve mânevî üzüntü,

sıkıntı, musîbet, âfet.

Kulumu bir belâ ile ibtilâ (imtihân) ettiğim vakit sabreder ve ziyâretçilerine beni

şikâyette bulunmazsa, ona etinden iyi et, kanından iyi kan veririm. İyileştiği vakit günahsız

olarak iyileşir. Onu öldürürsem rahmetime yâni Cennet'ime gider. (Hadîs-i kudsî-Muvattâ)

Şüphe edilen altını, ateşle muâyene ettikleri gibi, Allahü teâlâ insanları, dertle, belâ

ile imtihan eder. Bâzısı belâ ateşinden hâlis olarak çıkar. Bâzısı da bozuk olarak çıkar.

(Hadîs-i şerîf-Kimyâ-ı Seâdet)

Mü'mine; dert, belâ, üzüntü, hastalık, eziyet gibi sıkıntı verici şeylerden biri gelirse,

Allahü teâlâ bunu günâhlarına keffâret (bedel) eyler. (Hadîs-i şerîf-Müslim)

Peygamberler (aleyhimüsselâm) hep dert ve belâ içinde yaşadı. Hattâ "Belâlar, mihnetler

(sıkıntılar) en çok peygamberlere, sonra evliyâya, sonra bunlara benziyenlere gelir" buyruldu.

(Ahmed Fârûkî)

Dert ve belâ gelince Allahü teâlâya sığınmalı, âfiyet vermesi, kurtarması için duâ etmeli,

yalvarmalıdır. Allahü teâlâ duâ edenleri, sıhhat, selâmet ve âfiyet istiyenleri sever. (Ahmed

Fârûkî)

Birinize dert ve belâ gelince Yûnus Peygamberin duâsını okusun. Allahü teâlâ onu

muhakkak kurtarır. Duâ şudur: "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn."

(Senâullah Dehlevî)

Bir kimse sıkıntı ve belâya uğrarsa; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil'azîm" desin.

(Ca'fer-i Sâdık)

Kazâ gelmez Hak yazmasa

Belâ gelmez Kul azmasa

(Atasözü)

BELÂGAT:

1. Sözün düzgün, kusursuz ve yerinde söylenmesi.

Kur'ân-ı kerîm gibi ilâhî belâgat ve îcâza (az sözle çok mânâ ifâde etme özelliğine) sâhip

bir kitap, yalnız Türkçeye değil, hiç bir dile hakkıyla çevrilemez. (H. Hüsnü Erdem)

Kur'ân-ı kerîmin aslındaki îcâz ve belâgatini muhâfaza ederek tercüme etmek mümkün

değildir. Fakat meâl (geniş açıklamalı) olarak tercümesi mümkündür. (H. Hüsnü Erdem)

2.Sözün düzgün, kusursuz ve yerinde söylenmesini öğreten edebî ilmin adı.

BELÂDET:

İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıramama; ahmaklık. (Bkz. Ahmak)

BELED SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin doksanıncı sûresi.

Beled sûresi Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Yirmi âyettir. Şehir mânâsına olan

beled'e yemin ile başladığı için bu ismi almıştır. Bahsedilen şehir, Mekke-i mükerremedir.

Sûrede, insanın yaratılışından, tabîatından, kendi kuvveti ile gururlanmasından

bahsedilmekte, Allahü teâlânın insanlara ihsân ettiği nîmetlerden, sıkıntı ve darlıkta olanlara

yardım etmenin üstünlüğünden, seâdet ehli ile böyle olmayanlardan bahsedilmektedir. (İbn-i

Abbâs, Taberî)

BELKIS:

Süleymân aleyhisselâm zamânında Yemen'de Sebe' şehrinde hüküm süren Himyerîlerden

bir kadın sultan.

Süleymân aleyhisselâm babası Dâvûd aleyhisselâmın yerine geçti. Sultan ve sonra