TA'AMMÜDEN:

Bilerek, isteyerek, önceden hazırlayarak yapma.

Taammüden adam öldürmek, büyük günâhtır. Mü'mini taammüden öldüren kimse, kâfir

olmaz. Mü'min olduğu için öldürürse veya öldürmek helâldir diyerek öldürürse kâfir olur.

Îmânı gider. (İbn-i Âbidîn)

TÂ'AT:

İbâdet. Allahü teâlânın beğendiği, râzı olduğu şeyler. Hasene.

Allahü teâlânın râzı olduğu; tâat etmenin tatlı, günâh işlemenin acı gelmesinden anlaşılır.

(Muhammed bin Alyân)

Üç şey, üç şeye sebebdir. Tâat, Allahü teâlânın rızâsına, günâh işlemek, Allahü teâlânın

gadabına, îmân etmek de şerefli ve kıymetli olmaya sebebdir. (Şerefeddîn Yahyâ Münîrî)

TABAKÂT-I MUHADDİSÎN:

1.Resûlullah efendimizin işleri, sözleri ve hâllerini öğreten hadîs ilmi ile uğraşan İslâm

âlimlerinin dereceleri.

2. Hadîs âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

TABAKÂT-I MÜFESSİRÎN:

1. Kur'ân-ı kerîmdeki murâd-ı ilâhîyi, yâni kastedilen mânâyı açıklayan tefsîr ilmi ile

meşgûl olan İslâm âlimlerinin dereceleri.

Tabakât-ül-müfessirînin birinci derecesinden olan Hülefâ-i râşidîn (dört halîfe; hazret-i

Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali), İbn-i Abbâs, Câbir bin Abdullah,

Enes bin Mâlik, Abdullah bin Mes'ûd, Ebû Hüreyre, hazret-i Âişe ve diğer Eshâb-ı kirâmdan

olan tefsîr bilgilerini Tâbiîn almış ve onlar da talebeleri olan Tebe-i tâbiîne öğreterek

kitaplara geçirmişlerdir. (Taşköprüzâde)

2. Tefsîr âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

TABAKÂT-ÜL-FUKAHÂ:

1. Fıkıh âlimlerinin tabakası. Helâl ve haramı, emir ve yasakları bildiren fıkıh ilmi ile

uğraşan âlimlerin dereceleri.

Tabakât-ül-fukahâ, yedi derece olup, birinci derece, müctehid fiş-şer' (mutlak müctehid);

ikinci derece, müctehid fil-mezheb; üçüncü derece, müctehid fil-mes'ele; dördüncü derece,

eshâb-ı tahric; beşinci derece, eshâb-ı tercih; altıncı derece eshâb-ı temyîz; yedinci derece,

yukarıda bildirilen derecelerdeki hizmetleri yapamayan, ancak önceki derecelerde bulunan

âlimlerin kitablarından doğru olarak nakil yapabilen, onları bildiren mukallidler, mutlak

müctehidlerden birine bağlı olan âlimler. (Bkz. İlgili maddeler) (İbn-i Kemâl Paşa)

2. Fıkıh âlimlerini derecelerine göre tertîb edip (sıralayıp), hayatlarını ve eserlerini anlatan

kitablar.

TABASBUS:

Yaltaklanma, kendini küçülterek beğendirmeye çalışma.

Bir menfaate kavuşmak veya bir zarardan korunmak için tabasbus büyük günahtır.

(Muhammed Hâdimî)

İnsanların eline geçenler, Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı iledir. Kendi elinde bir şey

yoktur. O hâlde dilenciler gibi tabasbus göstermek müslümana yakışmaz. (Seyyid Abdülhakîm

Arvâsî)

TÂBİ:

Uyan.

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmede meâlen buyuruyor ki:

Ey sevgili peygamberim! Onlara de ki: Eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü

teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları

sever. (Âl-i İmrân sûresi: 31)

Resûlullah efendimize tâbi olan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, O'na tâbi

olmaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekten, kat kat daha kıymetlidir. Çünkü, kaylûle

yapmak yâni öğleden önce biraz yatmak, Peygamber efendimizin âdet-i şerîfesi idi.

İslâmiyet'e uymayan şeylerin hiçbirisini, Hak teâlâ sevmez, beğenmez. (Ahmed Fârûkî)

İki cihan seâdetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünyâ ve âhiretin efendisi olan

Muhammed aleyhisselâma tâbi olmağa bağlıdır. O'na tâbi olmak için, îmân etmek ve

dînimizin emir ve yasaklarını öğrenmek ve yapmak lâzımdır. (Ahmed Fârûkî)

Bir mezhebe tâbi olmayanlar ya zındık (kâfir) veya mezhepsiz olurlar. (Hamdullah Decvî)

Ehl-i sünnet, yâni Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan kimsenin,

ibâdetlerini dört hak mezhebden birine tâbi olarak yapması lâzımdır. Dört mezhebden birine

tâbi olmayan kimse bid'at sâhibidir. (Tahtâvî, Ahmed Berîlevî)

TABÎB-İ MÜSLİM-İ HÂZIK:

Mütehassıs (uzman) ve açıkça günâh işlemeyen müslüman doktor.

Hasta, hastalığının artmasından veya iyi olmasının gecikmesinden yâhut şiddetli ağrı

gelmesinden veya hasta bakıcı hastalanarak, onlara bakamayıp helâk olmalarından korkar ise,

oruç tutmayıp sonra kazâ eder. Sağlam kimse, hasta olacağını çok zan ederse ve nehir

temizlemek gibi iş yaparken veya devletin emri ile çalışırken, çok sıcak veya soğuk te'siri ile

helâk olacağını ve kimsesiz olup hiçbir yerden yardım görmeyen kadın nafakasını kazanmak

için çamaşır yıkamak ve yemek pişirmek ile helâk olacağını çok zannederek anlarsa, oruç

tutmaması ve niyetli, oruçlu kimsenin orucunu bozması câiz olur, başka zaman kazâ eder.

Çok zannetmek, ölüm alâmetlerini görmekle veya kendi tecrübesi ile yâhut tabîb-i müslim-i

hâzıkın haber vermesi ile anlaşılır. Kâfir ve fâsık, yâni büyük günâh işlediği bilinen tabîbe

muâyene ve tedâvî câizdir, tedâvî olunabilir. Fakat bunların sözleri ile ibâdet bozulmaz.

Orucunu bozarsa, keffâret lâzım olur. (İbn-i Âbidîn)

TABÎÎ İLİMLER:

Fen ilimleri, aklî ilimler.

Din ile tabiî ilimleri karşılaştıracak olursak, hiçbir yerinde bunların birbirinden aykırı bir

bilgi vermediğini görürüz. Gerek din, gerek tabiî ilimler, bir muazzam yaratıcı olmadan bu

dünyânın kurulamayacağını kabûl ederler. Tabiî ilimlerin bulduğu bütün yenilikler, bu

muazzam yaratıcının varlığı ve büyüklüğü hakkında birer vesîkadır. Bâzılarının sandığı gibi,

tabiî ilimlerin tuttuğu yol ayrı değildir. Tabiî ilimler, bilâkis dînî inanç ve düşünceleri takviye

ederler. (Max Planck)

TÂBİÎN:

Hadîs-i şerîflerle medhedilen, Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen şerefli nesil. Eshâb-ı kirâmı

görüp, onların sohbetinde bulunanlar. (Bkz. Eshâb-ı Kirâm)

Eshâb-ı kirâm ile Tâbiînin îmânları hep aynı idi. İnanışları arasında hiç fark yoktu. Şimdi

yeryüzünde bulunan müslümanların çoğu Ehl-i sünnet mezhebindedirler, yâni Resûlullah

efendimiz ve Eshâbının yolundadırlar. Ehl-i sünnet îtikâdını ortaya koyan, Resûlullah

efendimizdir. Îmân bilgilerini Eshâb-ı kirâm bu kaynaktan aldılar. Tâbiîn-i ızâm da, bu

bilgileri Eshâb-ı kirâmdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece,

Ehl-i sünnet bilgileri bizlere İslâm âlimlerinin kitaplarından nakil yoluyla geldi. (İbn-i Halîfe

Alîvî)

TABÎ'İYYECİLER (Tabî'iyyûn):

Canlılarda ve cansızlardaki, akıllara hayret veren intizâmı (düzeni) ve incelikleri görerek,

bir yaratanın varlığını söylemekle berâber; öldükten sonra tekrar dirilmeği, âhireti, Cennet'i

ve Cehennem'i inkâr edenler (red edip, kabûl etmeyen, inanmayanlar).

Kendilerini akıllı, ilim adamı ve hiç yanılmaz sanan dinsizlerden biri de tabî'iyyecilerdir.

(İmâm-ı Gazâlî)

İslâm âlimleri, kitaplarında, tabî'iyyecilerin ve maddîcilerin, Allahü teâlânın varlığına

inanmayıp; "Âlem böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecektir" diyen dinsizlerin sözlerini

ve müslüman olmayanların, İslâmiyet'e sokmak istedikleri uydurmaları, delîller ve tartışmalar

ile reddederek hepsini susturmuşlar, din düşmanlarının hazırladıkları fitne ve fesâd ateşlerini

söndürmüşlerdir. Îmân edilmesi lâzım gelen şeyleri birer birer ve açıkça yazmışlar, bir

taraftan da, bütün dünyâda olmuş ve kıyâmete kadar olacak her hâdise ve hareketin şer'î (dînî)

hükümlerini pek doğru olarak, insanlığın önüne koymuşlardır. (S.Abdülhakîm Arvâsî)

TÂBÛT-İ SEKÎNE:

İsrâiloğullarının, içinde mukaddes emânetleri sakladıkları ve Mûsâ aleyhisselâmdan beri

nakledilerek gelen altın kaplamalı sandık.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Nebîleri (İşmoil aleyhisselâm) onlara; hükümdârlığının açık alâmeti size o tâbûtu

(Tâbût-ı sekîneyi) getirmesidir ki, içinde Rabiniz tarafından size sekînet (gönül rahatlığı) ve

Âl-i Mûsâ ve Hârûn'un (aleyhimesselâm)geriye bıraktıklarından bir bakiyye (Tevrât

levhâları ve kıymetli eşyâlar) vardır. Melekler onu yükleyip getirecektir. Elbette bunda

(Tâbût-i sekînenin size getirilmesinde) size kat'î bir alâmet (ve ibret, size söylediğimin

doğruluğuna kat'î bir delîl) vardır. Eğer îmân etmiş kimselerseniz." dedi. (Bekara sûresi:

248)

İçerisinde Tevrât-ı şerîf, Tevrât'ın nâzil olduğu levhalar, Mûsâ aleyhisselâmın asâsı,

elbisesi, Tih sahrasında İsrâiloğullarına gökten inen men'den (kudret helvası) bir miktâr,

Hârûn aleyhisselâmın sarığı gibi mukaddes emânetlerin bulunduğu Tâbût-i sekîne

İsrâiloğulları için birlik, berâberlik ve râhat yaşama vesîlesi idi. Hükümdârın muhâfazası

altında bulunurdu. İsrâiloğulları Tâbût-i sekînenin ellerinden gitmesine çok üzülürlerdi.

İşmoil aleyhisselâm İsrâiloğullarına peygamber gönderilmeden önce Amâlika kavmi onlara

musallat olmuş, İsrâiloğullarını mağlûb etmiş, Tâbût-i sekîneyi almışlardı. İşmoil

aleyhisselâm peygamber gönderildikten sonra, Allahü teâlâya İsrâiloğullarının üzerine bir

hükümdâr göndermesi için duâ etti. Allahü teâlâ onun duâsını kabûl buyurup, İsrâiloğullarına

hükümdar olarak Tâlût'un tâyin edildiğini vahiyle bildirdi. Tâlût zamânında Tâbût-u sekîne,

Amâlikalılardan İsrâiloğullarının eline geçti. (İbn-ül-Esîr, Taberî)

TA'DÎL-İ ERKÂN:

Namazda rükûda, secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmada) ve

celsede (iki secde arasında oturmada) her âzâ hareketsiz olduktan sonra bir miktar durmak.

(Bkz. Tumânînet)

Ta'dîl-i erkân, İmâm-ı a'zam ile İmâm-ı Muhammed'e göre vâcibdir. Fakat İmâm-ı Ebû

Yûsuf'a göre farz olduğundan buna riâyet edilmeyince, namaz fâsid olur. (İbn-i Âbidîn)

Bir kimse, terk edilmiş, unutulmuş bir sünneti meydana çıkarırsa, yüz şehîd sevâbı

kazanır. Ya bir farzı veya vâcibi meydana çıkarmanın sevâbı ne kadar çok olur. O hâlde

namazda tâdil-i erkâna dikkat etmelidir. (İmâm-ı Rabbânî)

Vaktin kıymetini bil! Gece-gündüz ilim öğrenmeye çalış! Her zaman abdestli bulun! Beş

vakit namazı, sünnetleri ile ta'dil-i erkân ile, huzûr ile şerîatin sâhibinin bildirdiği gibi

kılmaya çalış! Bunları yapınca, dünyâ ve âhirette sayısız nîmetlere kavuşursun.

(Abdülkuddûs)

Ta'dîl-i erkânın terkinden meydana gelen zarardan bâzıları şunlardır:

1) Fakirliğe sebeb olur.

2) Namaz kıldığı yer, kıyâmet gününde aleyhine şehâdet eder.

3) O namazın tekrar kılınması vâcib olur.

4) Namazın hırsızı olur.

5) Şeytanı sevindirmiş olur.

6) Sağında ve solunda olan meleklere eziyyet etmiş olur.

7) Peygamber efendimizi üzmüş olur. (Kutbüddîn-i İznikî)

TAFDÎLİYYE:

Şîanın kollarından biri. Hazret-i Ali'yi sevdiklerini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâmı

kötüleyen bozuk fırka.

Eshâb-ı kirâma iftirâ edenler, üç grupta toplanmaktadır. Birincisi, Tafdîliyye. İkincisi

Seb'iyye olup; Eshâb-ı kirâmdan birkaçından başkası zâlim, kâfir oldular diyerek bunları

sebbediyorlar. Yâni kötülüyorlar. Üçüncüsü Gulât, hazret-i Ali tanrıdır diyorlar. Bunlar ibâdet

etmezler. (Abdülazîz Dehlevî)

Şiîlerin hîlelerinden biri de şudur: Eshâb-ı kirâmı kötüleyen kitapları, Ehl-i sünnet

âlimlerinin kitapları gibi göstererek, câhilleri aldattılar. Meselâ Keşşâf tefsîrinin sâhibi

Zemahşerî, Tafdîliyye mezhebine mensuptur. Ahtab Hârezmî azgın bir Zeydîdir.

Nehcülbelâğa kitabını şerh eden İbn-i Ebü'l-Hadîd Mu'tezilîdir. (Mahmûd Âlûsî)

TAFSÎLÎ ÎMÂN:

Îmân edilecek hususlara genişçe, delîlerini bilerek ve ayrı ayrı inanmak. (Bkz. Îmân)

Tafsîlî îmânın dereceleri vardır.Rabbim Allahü teâlâdır, peygamberim Muhammed

aleyhisselâmdır, dînim İslâm dînidir, kitâbım Kur'ân-ı kerîmdir, kıblem Kâbe-i şerîftir,

îtikâdda mezhebim Ehl-i sünnet vel-cemâattir diyerek, her husûsa ayrı ayrı ve delîllerini

bilerek îmân etmek, dil ile söyleyip kalb ile tasdîk etmek tafsîlî îmândır. (Kutbüddîn-i İznikî)

TAĞRÎR:

Yalan söyleyerek aldatma.

Tağrîr olunan kimse, bey'i (satışı) feshedebilir, bozabilir. Sarraflıkta piyasadaki fiyatların

en yükseğinden, yüzde iki buçuk ve daha fazlası kadar yüksek fiyatla satın alarak aldanmağa

"Gaben-i fâhiş" (çok aldanmak) denir. Bu miktâr urûz için, yâni hayvandan başka menkûl

(taşınabilir) mallar için yüzde beş, hayvan için yüzde on, binâ için yüzde yirmidir. Bu

miktârlardan az olan aldanmağa, "Gaben-i yesîr" (az aldanmak) denir. Meselâ bâyi', bu mala,

şu kadar lira veren oldu deyip satsa, piyasadaki en yüksek değerinden fâhiş aldanma kadar

fazla olduğu ve başkasının o kadar lira vermediği anlaşılsa, müşteri bey'i (alış-verişi) fesh

edebilir, bozabilir. (Mecelle)

TÂĞÛT:

Allahü teâlânın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ibâdetten alıkoyan şeytânî varlık ve

güçler.

Allahü teâlâ âyet-i kerîmelerde meâlen buyurdu ki:

Îmân edenler Allah yolunda cihâd ederler, küfredenler ise tâğût yolunda savaşırlar.

(Nisâ sûresi: 76)

Dinde zorlama yoktur. Hakîkat, îmân ile küfr apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim

tâğûtu tanımayıp da Allah'a îmân ederse o, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en

sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitici, (her şeyi) kemâliyle bilicidir. (Bekara

sûresi: 256)

Allahü teâlânın indirdiği hükümlere mukâbil olmak ve onların yerine geçmek üzere

hükümler koyan her varlık tâğûttur. (Muhammed ibni Cerîr)

TAHÂRET:

Necâset denilen yâni maddeten pis olan şeylerden ve hades denilen hükmî ve mânevî

pisliklerden (abdestsizlik, cünüplük, kadınlar için hayz ve nifas hâllerinden) su ile abdest

alarak, su yoksa, toprak ve toprak cinsinden şeylerle teyemmün ederek yapılan temizlik (Bkz.

Necâset, Hades). Temiz olana tâhir, temizleyiciye de mutahhir, tahûr denilir.

Tahâret îmânın yarısıdır. (Hadîs-i şerîf-Müslim)

Necâsetten tahâret, bedende, elbisede ve namaz kılacak yerde pislik bulunmamaktır.

(Halebî)

Özür olmadıkça sağ el ile tahâretlenmemelidir. (Halebî)

Su olmadığı zaman, gıdâ maddesi ile, gübre ile, kemik ile, hayvan gıdâsı ile, kömür ile ve

başkasının malı ile, saksı, kiremit parçası ile, kamış ile ve yaprak ile ve bez ile, kâğıt ile

tahâretlenmek mekruhtur. (Halebî)

Taş ve benzeri şeyler ile tahâretlenmek su yerine geçer. (Halebî)

İki eli çolak olan tahâretlenemez. Kolları toprağa, yüzünü duvara sürerek teyemmüm eder

(Namazı terk etmez). (Halebî)

Tahâret-i Kâmile:

Tam temizlik. Abdest veya boy abdesti alınarak yapılan temizlik.

Özür sâhibi, özre sebeb olan şeyi durduğu zaman, abdest alıp, o şey tekrar başlamadan

önce, mestlerini giyse tahâret-i kâmile ile giymiş olup, yirmi dört saat mesh eder.

(Şeyhülislâm Yahyâ Efendi)

TÂHİR:

Temiz.

Mü'min tayyib (güzel, hoş) ve tâhirdir. (Hadîs-i şerîf-İhyâ)

TAHKÎR ETMEK:

Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hakâret etmek,

saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması lâzım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık

etmek.

İnsanın îmânının gitmesine, dinden çıkmasına sebeb olan şeylerden biri de dînen tâzim

edilmesi (hürmet gösterilmesi) lâzım olan şeyleri tahkîr etmek ve tahkîr edilmesi lâzım olan

şeyleri tâzim etmektir. (İbn-i Âbidîn)

Allahü teâlânın peygamberini, İslâm âlimlerini, evliyâyı, fıkıh kitablarını ve fetvâları

(âlimlerin dînî süâllere verdikleri cevabları) tâzim edecek iken tahkîr etmek, dinden çıkmaya

sebeb olur. Kâfirlerin dînî âyinlerini beğenmek, zarûret yok iken zünnâr kuşanmak ve küfür

alâmetlerini kullanmak da böyledir. (Kutbüddîn-i İznikî)

TAHLÎF:

Yemin vermek. Mahkemede iki hasımdan birine yemîn ettirmek. (Bkz. Half, Yemîn)

TAHLÎL ETMEK:

Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin

yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak. (Bkz. Hilâllemek)

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldıklarında, bir avuç su ile çeneleri

altından sakallarını tahlîl eder ve şöyle buyururlardı: "Rabbim bana böylece emretti"

(Hazret-i Enes bin Mâlik)

TAHLİYE:

1. Süslemek.

Tasavvuf ehlinin yolu, ilim ve amel ile tamam olur. İlimlerinin özü nefsin ortaya koyduğu

mânileri yenmek, kötü huylardan uzaklaşmak, böylece, kalbden mâsivâyı (Allahü teâlâdan

başka her şeyi) çıkararak onu Allahü teâlânın zikri ile tahliye etmektir. (İmâm-ı Gazâlî)

2. Boşaltmak.

TAHMÎD:

"Elhamdülillah" demek. "Hamd, şükür Allahü teâlâya mahsûstur" mânâsına

"Elhamdülillah" sözü ve benzerleri.

Farz namazdan sonra otuz üç tesbîh (sübhânallah) otuz üç tahmîd, otuz üç tekbîr

(Allahü ekber) ve bir de tehlîl (Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve

lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şey'in kadîr) söyleyiniz. (Hadîs-i

şerîf-Mektûbât-ı Rabbânî, Sahîh-i Müslim)

Onlar ki, Allahü teâlânın celâlini (büyüklüğünü) zikr eder, O'nu tesbîh, tekbîr ve

tahmîd eder. (Yâni sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber derler). Bunların tesbîh ve

tahmîdleri, Arş-ı a'zamın etrâfını dolaşır, arı vızıltısı gibi ses çıkararak sâhiblerini ararlar.

Allah katında dâimâ zikredilmeyi ve zikre vesîle olan şeyin kaybolmamasını sevmez

misiniz? (Hadîs-i şerîf-İbn-i Mâce)

Namazların sonunda, tesbih, tahmîd ve tekbirleri okumak, sonra duâ etmek ve duâ

ederken iki eli kaldırmak müstehâbdır. Peygamber efendimiz, farzı kılınca! "Allahümme

entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zel celâli velikrâm" diyecek kadar oturup, fazla

oturmaz, hemen sünnet kılardı. Âyet-el-kürsî ile tesbîhâtı yâni tesbîh, tahmîd ve tekbîri, farz

ile sünnet arasında okumazdı. Bunları, sünnetten sonra okumak, farzdan sonra okumak

sevâbını hâsıl eder. (Şernblâlî, Tahtâvî)

Tesbîh, tahmîd, tekbîr, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarını,

dînî hükümlerini bildiren fıkıh kitablarını okumak çok sevâbdır. (Abdullah-i Mûsulî)

TAHRÎC:

Çıkarma, meydana koyma; hadîs-i şerîflerin kaynağını, nasıl geldiklerini, kimlerin

naklettiklerini, sahih ve zayıflık gibi derecelerini bulup gösterme, bildirme işi.

Hadîs âlimlerinden Irâkî, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâu ulûmiddîn isimli kıymetli

eserindeki hadîslerin tahrîcini yapmıştır. (Kâtib Çelebi)

TAHRÎF:

Bozma, değiştirme.

Kur'ân-ı kerîmi güzel sesle ve tecvîd kâidelerine uyarak okumalıdır. Harfleri kelimeleri

tahrîf ederek, tegannî etmek (mûsikî perdelerine uydurmak) harâmdır. Harfler bozulmazsa

mekrûh olur. (İbrâhim Halebî)

Şu anda dünyâda semâvî kitâbı olan üç din vardır. Mûsevîlik, hıristiyanlık ve İslâmiyet.

Mûsâ aleyhisselâma Tevrât, Îsâ aleyhisselâma İncîl indirilmiş idi. Mûsevîler Mûsâ

aleyhisselâmın, hıristiyanlar da Îsâ aleyhisselâmın getirdikleri dinlere tâbi olduklarını

söylerler. Fakat mûsevîler Tevrât'ı, hıristiyanlar ise İncîl'i tahrif etmişler, kendi görüş ve

düşüncelerine göre değiştirmişlerdir. Halbuki İslâm dîni tahrîf edilmemiş, kıyâmete kadar da

tahrîf edilemeyecektir. (Harputlu İshâk Efendi)

İslâm dîni bütün peygamberleri aleyhimüsselâm tanır ve hepsine îmân etmeyi emr eder.

Esâsen eski din kitablarında ve hakîkî İncîl'de son peygamber olan Muhammed

aleyhisselâmın geleceği bildirilmişti. Fakat yahûdîler ve hıristiyanlar kitablarını tahrîf ederek,

Muhammed aleyhisselâmın geleceğini bildiren haberleri değiştirmişlerdir. (Rahmetullah

Efendi)

TAHRÎM SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin altmış altıncı sûresi.

Tahrîm sûresi on iki âyet-i kerîmedir. Medîne-i münevverede nâzil oldu (indi). Bu sûrede;

bütün mü'minlerin, emri altında olanları Cehennem'e götürecek davranışlardan korumaları,

âhirette kâfirlerin özür bahâne ileri sürmelerinin fayda sağlamayacağı, mü'minlerin tövbe-i

nasûh (bir daha günâha dönmemek üzere kesin tövbe) etmeleri gibi konular bildirilmektedir.

(Ayntablı Muhammed Efendi, Senâullah Dehlevî, Râzî)

Tahrîm sûresinde meâlen buyruldu ki:

Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.

(Âyet: 6)

Ey kâfirler! Bugün özür bahâne ileri sürmeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezâsını

çekeceksiniz denilir. (Âyet: 7)

Kim Tahrîm sûresini okursa, Allahü teâlâ ona Tevbe-i nasûh ihsân eder. (Hadîs-i

şerîf-Kâdı Beydâvî)

TAHRÎME TEKBÎRİ:

Namaza Allahü ekber diyerek başlama; iftitâh tekbîri. (Bkz. İftitâh Tekbîri)

Tahrime tekbîri farzdır. Namazın şartlarındandır. Başka kelime söylemekle olmaz. (İbn-i

Âbidîn)

Tahrime tekbîri üç şeyle tamam olur: 1-Erkekler ellerini kulağına kaldırmakla (kadınlar,

iki ellerini omuz hizâsına kaldırır, sağ el sol el üstünde olarak göğse kor). 2-Tekbîri ta'zim

(hürmet) üzere almakla. 3-Kalben uyanık ve hâzır olmakla. (Kutbüddîn-i İznikî)

Tahrime tekbîri, AAAllahü ekbaar gibi uzun söylenirse, namaz sahîh (mûteber, geçerli)

olmaz. İmâmdan önce, ekber denirse, namaza başlanmış olmaz. (Molla Hüsrev)

TAHRÎMEN MEKRÛH:

Kur'ân-ı kerîmdeki ve hadîs-i şerîfteki delîlinden zan ile anlaşılan yasak. Harama yakın

olan fiil, iş. (Bkz. Mekrûh)

Dinde vâcib ve sünnet-i müekkede olan emirleri kasden, bilerek ve özürsüz terk etmek

tahrîmen mekruhtur. Günâhı, harama yakındır. Tahrîmen mekrûhu bilerek işleyen âsî ve

günahkâr olur. Tövbe etmezse, Cehennem'e gitmesine sebeb olur. Tahrîmen mekrûh işlenerek

kılınan namazın iâdesi vâcibdir, mutlaka lâzımdır. Eğer unutarak işlerse, sehv (unutma)

secdesi yapar. (İbn-i Âbidîn)

Tahrîmen mekrûhu işlemek, küçük günâh olur. (Tahtâvî)

Abdest bozarken kıbleye önünü ve arkasını dönmek mekruhtur. (Halebî)

TAHSÎL-İ İRFAN:

1.Tasavvuf bilgilerini elde etme, öğrenme.

Edeler dâimâ tahsîl-i irfân

Olalar her biri, bir kâmil insan.

(Muallim Receb Efendi)

2. İlim ve tecrübe netîcesinde bilgi edinme.

TÂİB:

Tövbe eden, günahlarına pişmân olan.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Allahü teâlâ tâibleri ve (fevâhişten yâni pislik ve günâhlardan) temizlenenleri sever.

(Bekara sûresi: 222)

Cenâb-ı Hakk'a, tâib gençten daha sevgilisi yoktur." (Hadîs-i şerîf-Miftâh-un-Necât)

Günahtan tâib, sanki hiç günâh işlememiş gibidir. (Hadîs-i şerîf-Keşf-ül-Hafâ)

Tâiblerin makâmı, bütün makamların en fazîletlisi ve üstünüdür. Hakîki tâib, cenâb-ı Hak

katında (indinde) bütün halkın en azîzi, en kıymetlisi ve en sevgilisidir. (Ahmed-i Nâmıkî

Câmî)

Şeytan, nâfile ibâdetleri teşvîk ederken, tâibe farzları yapmayı unutturur. Ey insanlar kendi

hâllerinizi gözetiniz. Şeytan birçok kimseyi yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Tâib, her vakit

için yeni abdest almalıdır ki, şeytan ondan kaçsın ve onun ibâdete meyli artsın. (Ahmed-i

Nâmıkî Câmî)

Tâibin, hiçbir nefesini zâyi etmemesi gerekir. Kendi gönül kıblesini, kötü işlerine

bakmaya yöneltip, "Ne yaptım?Niye söyledim?" gibi düşüncelerle ve insaf gözüyle hareket

etmelidir. (Ahmed-i Nâmıkî Câmî)

TAKDÎM VE TE'HÎR:

İkindi namazını öğle namazı ile veya öğleyi ikindi ile ve yatsı namazını akşam namazı ile

veya akşamı yatsı ile birleştirerek kılmak.

Takdîm ve te'hir, Hanefî mezhebinde hac sırasında Arafât'ta ve Müzdelife'de; Mâlikî'de ve

Şâfiî mezhebinde seferde (yolculukta); Hanbelî mezhebinde ise, özür sebebiyle yapılabilir.

(Abdurrahmân Cezîrî)

Hanefî mezhebinde olan bir kimse yolculuk esnâsında, diğer üç mezhebi taklid ederek

(vâsıta durduğu zaman) takdim ve te'hir ile namazlarını kılabilir. (İbn-i Âbidîn, Şernblâlî)

TAKDÎR:

Ölçme, değer biçme, değer verme, tâyin etme. Allahü teâlânın, olacak hâdiseleri ezelde

(başlangıcı olmayan öncelerde) ilm-i ezelîsi (başlangıcı olmayan ilmi) ile bilip tâyin etmesi.

(Bkz. Kazâ ve Kader)

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

O, gece karanlığından sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi de istirâhat için, güneşi ve ayı

da vakitler için bir hesâb olarak yarattı. İşte bütün bunlar mutlak gâlib olan (her şeyi)

kemâliyle bilen Allahü teâlânın takdîridir. (En'âm sûresi: 96)

O Allah ki, göklerin ve yerin tasarrufu hep O'nundur. Hiçbir çocuk edinmemiştir.

Mülkünde de O'nun hiçbir ortağı yoktur. Her şeyi yarattı ona bir nizâm verdi. Onun

mukadderâtını takdîr buyurdu. (Furkân sûresi: 2)

Dünyâda olacak herşey, dünyâ yaratılmadan önce ezelde Levh-i mahfûza yazılmış,

takdîr edilmiştir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz

ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allah'ın gönderdiği nîmetlerden mağrur olmayasınız,

Allahü teâlâ kibirli olanları ve bencilleri sevmez. (Hadîd sûresi: 22)

İbâdet yapını______________z. Herkese ezelde takdîr edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur. (Hadîs-i

şerîf-Müslim)

Allahü teâlâ ezelde her varlığın kaderini takdir buyurmuştur. Fakat bir kimseye kendisi

için ezelde takdîr edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur. Meselâ açlıktan, hastalıktan ölmesi

ezelde takdîr edilmiş olana gıdâ ve ilâc almak nasîb olmaz. Zengin olması ezelde takdîr

edilmiş olana kazanç yolları açılır. Doğuda ölmesi takdîr edilmiş olana batıya giden yollar

kapanır. (Şerefüddîn Ahmed bin Yahyâ Münîrî)

İnsan tedbir alır, sebeblere yapışır, takdîri bilmez. Allah'ın takdîri, kulun tedbîri ile

değişmez. (İmâm-ı Rabbânî)

Takdîr-i İlâhî:

Allahü teâlânın, olacak hâdiseleri ezelde ilm-i ezelîsi ile bilip tâyin etmesi. (Bkz. Takdîr)

TAKIYYE:

İdâre, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir

kimsenin hakîkatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması. Bozuk fırkaların, özellikle

şiîlerin bozuk inanışlarını gizleyerek, kendilerinin Ehl-i sünnet (Peygamber efendimizin ve

Eshâbının) yolunda olduklarını söylemeleri.

Şevkânî'nin birkaç kitabı meselâ İrşâd-ül-fuhûl kitabı uzun incelenirse, onun takıyye

yaptığı görülür. Yâni şîanın kollarından olan Zeydî fırkasından olduğunu saklamakta,

kendisini Ehl-i sünnet olarak tanıtmaktadır. Çünkü şiîlerin, Ehl-i sünnet arasında bulununca,

takıyye yapmaları farz imiş. (M. Sıddîk Gümüş)

Ehl-i sünnet îtikâdından ayrılmış olan bozuk fırkalar, korkudan saklanmış veya takıyye

yapmışlardır. Bu halleri de onların bid'at sâhibi olduklarını göstermektedir. (Şah Veliyyullah-i

Dehlevî)

Şiîler, Peygamber efendimizin vefâtından sonra hazret-i Ali'nin Fedek bahçesini

almamasının takıyye için olduğunu söylediler. Şiîlerin takıyye yapması lâzımdır dediler.

Şiîlerin bu sözleri bozuktur. Çünkü şiîlere göre imâm meydana çıkıp harb etmeye başlayınca,

takıyye yapması haram olurmuş. Bunun içindir ki, hazret-i Hüseyin takıyye yapmadı. Hazret-i

Ali halîfe iken takıyye yaptı demeleri, haram işledi demek sûretiyle iftirâ etmek olur.

(Abdülazîz Dehlevî)

Şîanın isnâ aşeriyye (on ikiciler) veya imâmiyye adlarıyla bilinen kolunun îmân

esaslarından birisi de takıyye yapmaktır. Müslümanlara karşı takıyye yapmak gerektiğine

inanmak, Ehl-i sünnet îtikâdına uymamaktadır. (Şehristânî)

TAKLÎD:

1. İnanılacak şeylerde düşünmeden, anlamadan, yalnız başkasından işiterek, görerek

inanma, îmân etme.

Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğuna göre taklîd ile inananın îmânı sahîhtir, doğrudur. Yâni o

kimse, mü'mindir, müslümandır. Ancak istidlâlî yâni düşünerek, anlayarak inanmayı terk

ettiği için günâhkârdır.

2. Amelde yâni yapılacak işlerde delîlini araştırmadan bir müctehidin ictihâdlarına

(mezhebine) uyma, bağlanma.

Kur'ân-ı kerîmde; "Bilenlerden sorun" buyruldu. Bunun için müctehide sormak, bir

mezhebi taklîd etmek, bağlanmak vâcib oldu. Bir mezhebi taklîd etmek, o mezhebde

olduğunu söylemekle olur. Söylemeksizin kalb ile niyyet ederek de olur. Mezhebe uymak,

mezheb imâmının sözlerini okuyup öğrenip, yapmak demektir. Öğrenmeden, bilmeden ben

Hanefîyim, Şâfiîyim demekle o mezhebe girilmiş olmaz. Böyle olanlar, hocalara sorarak,

ilmihâl kitablarından öğrenerek ibâdet yapmalıdır. (İbn-i Âbidîn)

Müctehîd olmayanların dört mezhebden birini taklîd etmeleri lâzımdır. Dört mezhebden

birine uymayan iş bâtıldır. Dört mezhebden başkasını taklîd etmek câiz değildir. Bugün

Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak bu dört mezhebden birini taklîd etmekle olur.

Mes'elelerin, delîllerini bilmek lâzım değildir. Delîlini anlamak müctehidin vazîfesidir. Bir

mezhebi taklîd eden, bağlanan için delîl, mezheb imâmının sözleridir. (Abdülganî Nablüsî)

Herkes dört hak mezhebden kendine kolay gelen mezhebi seçer. Onun kitablarını okur,

öğrenir. Her işini bu mezhebe uygun yapar. O mezhebi taklîd etmiş olur. O mezhebden olur.

Herkese anasından, babasından işittiğini, gördüğünü öğrenmek kolay geleceği için,

müslümanlar, analarının-babalarının mezhebinde olmaktadır. Bir mezhebden çıkıp diğerine

girmek câiz ise de, yenisini öğrenmek için senelerce çalışmak lâzım olur ve önceki mezhebini

öğrenmek için yaptığı çalışmaları boşuna gitmiş olur. Hem de eskileri ile yeni bilgileri

karıştırarak şaşırabilir. Bunun için fıkıh âlimleri, câhillerin (fıkıh bilgisi olmayanların) başka

mezhebi taklîd etmelerini men etmişler, harâc, meşakkat olmadıkça mezheb taklid etmelerine

izin vermemişlerdir. Bir mezhebi beğenmiyerek ondan çıkmak hiç câiz olmaz. Çünkü Selef-i

sâlihîni techîl etmek (câhil bilmek), beğenmemek küfr olur. (Muhammed Hasen Fârûkî,

Abdurrahmân Silhetî)

3. Kendi mezhebine göre yapmasında harâc (meşakkat) veya zarûret bulunan bir şeyi

yapabilmek için bu işi başka mezhebin şartlarına uyarak yapmak.

Kendi mezhebinde yapamadığı bir işi başka mezhebi taklîd ederek yaptığında o mezhebde

bu iş için olan farzları, vâcibleri de yapması, müfsidlerinden (o şeyi bozan şeylerden),

haramlarından sakınması lâzımdır. Bunun için o mezhebdeki lâzım olan şeyleri de öğrenmesi

gerekir. (Abdülganî Nablüsî, Abdurrahmân Silhetî)

Taklîdî Îmân:

İnanılacak şeylerde düşünmeden anlamadan, yalnız başkasından işiterek inanma, îmân

etme. (Bkz. Îmân)

TAKRÎR:

Anlatma, anlatım, bir âlimin kitâbdan okuyarak îzâh ve açıklamalarda bulunması.

Pâdişâhın huzûrunda yapılan huzur dersleri; Ramazan ayının ilk gününden başlamak ve

sekiz derste sona ermek üzere, "mukarrir" adı verilen zamânın tanınmış âlimleri tarafından

takrîr olunurdu. (Abdurrahmân Şeref)

TAKRÎRÎ SÜNNET:

Peygamber efendimizin, görüp de mâni olmadığı şeyler. (Bkz. Sünnet)

TAKSÎRÂT:

Günâhlar, kabahatlar, kusûrlar.

Bâzı kimseler Allahü teâlânın emrettiği ibâdetleri îfâ ediyorsa (yerine getiriyorsa) da,

diğer taraftan nehy (yasak) ettiği şeylerden kendilerini alamayarak, günâh işlemekten

vazgeçmezler. Bu gibilerin, tâatleri îfâ ettikleri için, kulluk yapmakta taksirâtları yok ise de,

günâh bataklığına atıldıklarından dolayı da Allahü teâlânın emirlerine karşı gelmekle

cezâlandırılmaktan kurtulamazlar. (İmâm-ı Mâverdî)

TAKSİT:

Bir borcun belli zamanlarda ödenmesi.

Taksitle satışın câiz olması için, taksit ödeme târihlerinin ve her taksitte ödenecek

miktarların belli olmaları lâzımdır. Eline geçtikçe verirsin, ne zaman verirsen ver şekliyle

taksitle satış sahîh (mûteber, geçerli) olmaz. (Ali Haydar Efendi)

Paranın bir miktârını peşin ve geri kalanını müsâvî (eşit) miktârlarda taksitle ödemek için

yâhut peşinsiz hepsini belli zamanlarda müsâvî taksitlerle ödemek için sözleşerek bir şeyi

satın almak câizdir. (İbn-i Âbidîn)

Mevcûd parası olan kimsenin taksitle mal almasında mahzûr yoktur. Borcunu taksit

zamanlarında ödemesi lâzımdır. Ödünç alınan borcu ise, parası olunca hepsini derhâl ödemesi

lâzımdır. (Fetâvây-ı Hindiyye)

TAKTÎR:

Nafakada (yeme-içme, giyme ve meskende) ihtiyaçlarından kısıp, çok mal ve para

biriktirmek.

Nafakada yâni yeme-içme, giyinme ve barınacak yerde, zarûret (ölmemek, bir uzvu telef

olmamak için lâzım olan şey) miktârına râzı olup, daha çok istememek kanâattir. Güzel

huydur. Yoksa mal ve para biriktirmek için bir şey almamak demek değildir. Fakat taktîr ise,

kötü bir huy olup, aklın ve İslâmiyet'in beğenmediği bir şeydir. (Muhammed Hâdimî)

TAKVÂ:

Allahü teâlâdan korkarak, haramlardan (yasaklardan, günâhlardan) sakınmak. Harama

düşmemek için, şüphelilerden (haram veya helâl olduğu belli olmayan şeylerden) sakınmaya

ise verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ da takvânın

mânâsı altına girer. (Bkz. Verâ)

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Allahü teâlâ o takvâ sâhiplerini sever. (Âl-i İmrân sûresi: 76)

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Yâ Rabbî! Bana ilim, hilm, takvâ ve

âfiyet ihsân eyle" duâsını çok söylerdi. Duâda geçen ilimden maksad fâideli ilim, yâni îmân,

ibâdet, amel ve ahlâk bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Âfiyetten murâd; dînin ve

îtikâdın, bozuk inançlardan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin vesvese ve şüphelerinden,

bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır. (Berîka-Muhammed Hâdimî)

Bütün iyiliklerin temeli takvâdır. (Hâdimî)

Dünyâda felâketlerden, âhirette Cehennem'den, ateşte yanmaktan kurtulmak için iki şey

lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu,

yasaklardan sakınmak yâni verâ ve takvâdır. (İmâm-ı Rabbânî)

Verâ ve takvâyı tam yapabilmek için, mübahları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret

miktârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini yapabilmek içi