VÂCİB:

Kur'ân-ı kerîmde açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahâbînin açıkça bildirmesi ile

anlaşılmış olan emirler. Şâfiîlere göre vâcib denince farz anlaşılır.

Vâcibin terk edilmesi, tahrîmen mekrûhtur. Yâni harama yakın mekrûhtur. Vâcibi

yapmayan, tövbe etmezse, Cehennem'de azâb çeker. (İbn-i Âbidîn)

Namazın vâciblerinden birini bilerek yapmamak namazı bozmaz. Fakat günâh olur.

Unutarak yapmayan secde-i sehv (unutma secdesi) yapar. Farzın ilk iki rek'atinde zamm-ı

sûreyi (Fâtiha'dan sonra okunan sûreyi) unutan, üçüncü ve dördüncü rek'atlerde okuyup, sonra

secde-i sehv yapar. Son rek'atte oturmayıp, ayağa kalkan secde etmeden hatırlarsa, hemen

oturur, oturmayı geciktirdiği için secde-i sehv yapar. (Tahtâvî)

Vâcib-ül-Vücûd:

Varlığı mutlaka lâzım olan Allahü teâlâ.

Vücûd var olmak demektir, yalnız Allahü teâlâ vâcib-ül-vücûddur. Hep vardır. Önceleri

ve sonsuz sonraları hiç yok olamaz. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

Îmânın altı şartından birincisi, Allahü teâlânın vâcib-ül-vücûd ve hakîki ma'bûd ve bütün

varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmaktır. Dünyâ ve âhiret âleminde bulunan her şeyi,

maddesiz, zamansız yoktan var eden ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır. (Mevlânâ

Hâlid-i Bağdâdî)

Allahü teâlâ vâcib-ül-vücûddur.Her şeyi var eden ve kendi varlığının sonu, sınırı

bulunmayan ve nasıl olduğu akıl ile anlaşılamayan, yalnız ulûhiyyet (ilahlık) ve hâlikiyyet

(yaratıcılık) için lüzumlu sıfatları bilinen bir varlıktır.Kendi kendine vardır ve bir tânedir.

O'ndan başka hiçbir şey kendi kendine var olamaz. Her şeyi var eden ve varlıkta durduran

yalnız O'dur. Kendi kendine var olmak demek, varlığı hiçbir şeye muhtaç olmamak demektir.

Bütün varlıkların var olması için, O'nun var olması lâzımdır.Her şeyi var etmesi ve böyle

düzgün hâlde durdurması için lâzım olan kemâl sıfatları vardır. Noksanlık, ayb ve kusur

O'nda olamaz. (İmâm-ı Gazâlî)

VÂCİD (El-Vâcid):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Ma'bûd, Rab, ilâh olan, zâtında

bulunması lâzım ve lâyık olan bütün sıfatları kendisinde bulunan, hiçbir şeye muhtaç

olmayan, kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan.

El-Vâcid ism-i şerîfini okuyanın kalbi kuvvet bulur. (Yûsuf Nebhânî)

VA'D:

Söz verme, söz verilen şey.

1. Allahü teâlânın; emirlerini yerine getirenleri çeşitli nîmetlerle mükâfâtlandıracağını,

karşı gelenleri ise, azâb ile cezâlandıracağını bildirmesi, söz vermesi. Buna va'd-ı ilâhî de

denir.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Allah mü'min (inanan) erkeklere ve mü'min kadınlara kendileri içinde ebedî kalıcı

olmak üzere ağaçları altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetinde güzel meskenler

(kalacak yerler) vâ'detti. Allahü teâlânın onlardan râzı olması (ise), hepsinden daha

büyüktür. (Çünkü bu her seâdetin başıdır). (Tevbe sûresi: 72)

2. Bir kimsenin, başka birisine bir husûsta söz vermesi.

Münâfıklık alâmeti üçtür. Yalan söylemek, va'dini ifâ etmemek (yerine getirmemek),

emânete hıyânet etmek. (Hadîs-i şerîf-Edeb-ül-Müfred)

Nifak yâni münâfıklık; zâhirin (dışın) bâtına (içe) uymaması demektir. Münâfığın sözü

özüne uymaz. İnanılacak şeylerde münâfıklık yapmak küfrdür, inançsızlıktır. Cehennem'de

sonsuz kalmayı gerektirir. İşlerinde ve sözlerinde münâfıklık yapmak haramdır, günâhtır.

Îmânı gidermez. İnanılacak şeylerde münâfıklık, diğer küfrden (inançsızlıklardan) daha

kötüdür. Îfâ etmek, yerine getirmek niyetiyle va'd yapmak câizdir, hattâ sevâbdır. Böyle va'di

îfâ etmek vâcib değildir, müstehâbdır. Va'di yerine getirmemek tenzihen mekrûhtur. Va'dinde

durmaya gücü yetmezse münâfıklık olmaz. Kendine mal veya söz yahut sır emânet edilen

kimsenin bunlara hıyânet etmesi, münâfıklık olur. (İbn-i Hacer)

VA'DE:

1. Bir iş için önceden tâyin edilen zaman, târih.

Taksitle mal alırken, paranın bir miktârını peşin ve geri kalanını eşit miktarlarda vâde ile

ödemek için, yâhut peşinsiz hepsini belli vâdelerde eşit taksitlerle ödemek için sözleşerek

satın almak câizdir. (İbn-i Âbidîn)

Ödünç verirken zaman tâyin etmemelidir. Çünkü zaman tâyin ederse, malı misli ile

veresiye satmış olur.Bu ise fâiz olur. Bir vâde ile ödünç vermek câiz olmadığı gibi, bu vakti

beklemeden alacağını istemek câizdir. (Hamzâ Efendi, Uşâkî, İbn-i Âbidîn)

2. Ecel.

Va'desi gelen ölür. Her ölen âhirette mutlaka diriltilecektir. Diriltildikten sonra mîzân ve

hesab vardır. Hesâbları görülenler Cennet'e veya Cehennem'e sevk olunacaktır. (İmâm-ı

Gazâlî)

VAD'I HAML:

Doğum yapmak.

Zinâdan hâmile kadını, vad'ı haml etmeden evvel nikâh etmek sahîhtir. Fakat vad'ı haml

edinceye kadar vaty etmek (yaklaşmak) câiz olmaz ve nafakası vâcib olmaz. (İbn-i Âbidîn)

VÂDİ-Yİ URENE:

Arafât ovasında bulunan bir vâdi.

Arefe günü Arafât'ın Vâdi-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde öğle ile

ikindi namazlarından sonra vakfeye durmak, haccın farzlarındandır. (Mevkûfâtî)

VAHDÂNİYYET:

Allahü teâlânın zâtî sıfatlarından. Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve işlerinde tek

olup, ortağı olmaması. (Bkz. Sıfat)

Vahdâniyyet sıfatı ve diğer zâtî sıfatların hiçbiri varlıkların hiçbirinde yoktur. Yalnız

Allahü teâlâya mahsûsturlar. Bunların sonradan yaratılan varlıklara hiçbir sûrette bağlantıları

yoktur. (Hâlid-i Bağdâdî)

VAHDET-İ VÜCÛD:

Sâlikin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) muhabbetle zikir yapması esnâsında, Allahü

teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız O'nu bilmesi hâli.

"Vahdet-i vücûd vardır. Her şeyde Allahü teâlâyı görüyoruz ve her şey O'dur" diyen

tasavvuf büyükleri; her şey Allahü teâlâ ile birleşmiş, O, her şeyden ayrı değil, her şeye

benzer, bu âlem ile berâber ve birlikte var oldu, işte O görünüyor gibi şeyleri demek

istemiyorlar. Böyle söylemek îmânı giderir. Allahü teâlâ mahlûkları (yarattıkları) ile birleşik

değildir. Onların aynı değildir. Onlara benzer değildir. O, hep var idi, hep öyledir. O, hiçbir

bakımdan mahlûklarına, yarattıklarına benzemez, O'nun varlığı lâzımdır. O'ndan başkası olsa

da olur, olmasa da. O büyüklerin her şey O'dur demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır.

Her şey Allahü teâlânın yaratması ile meydana gelmiştir demektir. Tasavvuf büyükleri

hâricde, eşyânın varlığını vehmî, hayâl olarak biliyor. Böyle vücûd devamlıdır.Yâni bizim

vehmimizin yok olması ile yok olmaz. Âhiretin sonsuz hayâtını bu vücûda (varlığa) bağlı

bilirler. Âlimler eşyâyı hâricde mevcud bilir, âhiretin sonsuz hayâtı, bu eşyâya göre olacaktır

der. Bununla berâber eşyânın hâricde varlığını Hak teâlânın varlığı yanında zaif, kuvvetsiz,

hattâ yok bilir. Görülüyor ki, her iki taraf da, eşyâya hâricde var diyor. Dünyâ ve âhiret

işlerini, bu varlık üzerine kuruyor. Vehmin, hayâlin yok olması ile yok olmaz, diyor. Yalnız,

sofiyye, bu varlığa vehmî diyor. Çünkü, bunlar, tasavvuf yolunda yükselirken, hiçbir şey

görmüyor. Hak teâlânın varlığından başka, bir şey gözlerine görünmüyor. Âlimler ise,

bunların varlığına vehmî demekten kaçınıyor, câhillerin, yanlış anlayıp, hayâlin yok olması

ile, yok olur sanacaklarından ve ebedî sonsuz azâbı ve sevâbı inkâr etmelerinden korkuyorlar.

(İmâm-ı Rabbânî)

Vahdet-i vücûd, tasavvufun ince mes'elelerindendir. Felsefecilerin akıllarına göre

bahsettikleri vahdet-i vücûddan tamâmen başkadır. Çünkü, tasavvuftaki vahdet-i vücûd

tatmakla anlaşılan bir hâldir.Bunu o yüksek makâma yükselenler bilir. Felsefecilerin

bahsettiklerine gelince, o akl ile anlaşılan bir şeydir. (Abdülhakîm Arvâsî)

VÂHİD (El-Vâhid):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Zâtında benzeri olmamakta tek

olan.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

(Habîbim!) De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır. (O'nun ortağı yoktur.) O, Vâhid'dir.

Kahhâr (her şeye gâlib)dir. (Ra'd sûresi: 16)

VÂHİME KUVVETİ:

His organları ile anlaşılamayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen mânâları anlayan iç

kuvvet.

Düşmanlık, doğruluk bir organla hissedilmez. Fakat dost, düşman olan kimse görülüp,

hissedilince, bunlardan dostluğu ve düşmanlığı vâhime kuvveti anlar. Vâhime kuvveti

olmasaydı, koyun kurdun düşmanı olduğunu anlamaz, ondan kaçmaz, yavrusunu da

korumazdı. Vâhime kuvvetiyle anlaşılan mânâlar hâfıza ile saklanır. (Ali bin Emrullah)

VAHY (Vahiy):

Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını, peygamberlerine melek vâsıtasıyla veya

vâsıtasız olarak bildirmesi.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

O (Muhammed aleyhisselâm) boş şey söylemez. Yalnız vahyedileni söyler. (Necm sûresi:

3)

Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını, îmânı ve ibâdet esaslarını, güzel ahlâkı içine

alan ilâhî kitablara inanmak, dînimizin üçüncü temel şartıdır.Yüce Rabbimiz peygamberleri

vâsıtası ile hepsini ilâhî kitablarda bildirmiştir. Allahü teâlâ bu kutsal kitabları, bâzı

peygamberlere melek vâsıtasıyla okutarak, bâzılarına ise yazılı olarak, bâzılarına da meleksiz

işittirerek vahyetti. Allahü teâlâ tarafından vahyedilen bu ilâhî kitabların hepsi O'nun kelâmı

(sözleri) dır. (M. Sıddîk Gümüş)

Vahy Kâtibi:

Peygamber efendimize gelen vahyi, O'nun emri ile yazan sahâbîlere verilen isim.

Eshâb-ı kirâm arasında kırk kadar vahiy kâtibi vardı.Meşhûr vahiy kâtibleri şu Sahâbîler

idi: Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali, hazret-i Muâviye, Hâlid

bin Velîd, Abdullah bin Zeyd, Zeyd bin Sâbit ve diğerleri. (İbn-i Hacer Askalânî)

Vahy-i Gayri Metlûv:

Allahü teâlâ tarafından peygamberlerin kalblerine bildirilen vahyi, peygamberlerin

kendilerine âit kelimelerle yanındakilere bildirmesi. Hadîs-i kudsî. (Bkz. Hadîs)

Vahy-i Metlûv:

Cebrâil aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan aldığı haberleri getirerek peygamberlere okuması.

Vahy-i metlûvun kelimeleri de, mânâları da Allahü teâlâdan gelmiştir. Kur'ân-ı kerîm

vahy-i metlûvdur. (İmâm-ı Süyûtî)

VA'ÎD:

Allahü teâlânın azâb yapacağına söz vermesi.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Şimdi, benim dünyâda ve âhirette va'îdimden korkanlara va'z-u nasîhat et! (Kâf sûresi:

45)

Mekke müşriklerinden önceki kavimler, Peygamberlerini tekzîb ettiler (yalanladılar).

Onlara va'îdim hak (vâcib) oldu. (Kehf sûresi: 14)

... Allah'ım, ey sağlam ipin ve dosdoğru işin sâhibi! Senden va'îd gününde, emniyet ve

sonsuzluk gününde Cennet'ini dilerim. (Hadîs-i şerîf-Sünen-i Tirmizî)

VAKF (Vakıf):

1. Mükellef (akıllı, müslüman ve ergenlik çağına erişmiş)kimsenin kendi mülkü olan

mütekavvim (belli, kıymetli ve dayanıklı)malının menfaatini (faydasını) hiçbir şarta

bağlamadan, müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş), bütün veya belli fakirlere

bırakması. Vakfın çoğulu evkâftır. Vakfedene vâkıf, vakfedilen şeye mevkûf, vakfın menfaati

kendisine bırakılana mevkûfun aleyh, yapılan sözleşmeye de vakfiye denir.

Vakf dünyâda insanlara ihsân (iyilik) ve ikrâm etmek, âhirette de sevâb kazanmak

gâyesiyle kurulur. Vakf, ibâdet değil, kurbettir. Yâni sevâb kazanmak niyeti ile yapılan

mubâh bir iştir. (İbn-i Âbidîn)

Abdullah ibni Ömer buyurdu ki: Babam Ömer (r.anh) Hayber topraklarındaki mülkü olan

bahçesini, tasadduk etmek yâni sadaka olarak vermek istiyordu. Peygamber efendimize ne

yapmasını sormuştu. Peygamber efendimiz: Mülkünü vakıf yoluyla sadaka et ki satılmasın,

hîbe edilmesin, mîrasçılara kalmasın ancak gelirleri veya mahsûlü hayır işlerine

harcansın" buyurdu. Babam da böyle yaptı. O bahçenin mahsûlü Allah yolunda

harbedenlere, köle âzâd etmeye, misâfirlere ve yolculara, yolda kalmışlara, bahçeyi

işleyenlere ve idâre edicilerine harcandı. (İbn-i Âbidîn)

2. Kırâatte yâni Kur'ân-ı kerîm okurken duracak yerde durmak, kelimeyi kendisinden

sonra gelenden ayırmak.

Zellet-ül kârinin (yanlış okumanın) biri de, vakıf ve geçilecek yerde olur. Bu şekilde

hatâda, mânâ değişse de namaz bozulmaz. (Alâüddîn-i Haskefî)

VAKFE:

Durma; haccın farzlarından olup, Arefe günü Arafat'ta öğle ve ikindi namazından sonra

bir miktar durmak.

Vakfe, Arafat'ın Vâdi-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde yapılır. (İbn-i

Âbidîn)

VÂKIA SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin elli altıncı sûresi.

Vâkıa sûresi Mekke'de nâzil oldu (indi). Doksan altı âyet-i kerîmedir. İsmini ilk âyette

geçen Vâkıa kelimesinden alır. Sûrede, kıyâmet ve âhiret hâllerinden, Cennet ve

Cehennemden vb. konulardan bahs edilmektedir. (Senâullah Dehlevî, Râzî)

Vâkıa sûresinde meâlen buyruldu ki:

Îmânları ileri olanlar, Allahü teâlâya yaklaşmakta olanlardır. Bunların hepsi

mukarreblerdir. (Âyet: 10)

Kim her gece Vâkıa sûresini okursa, ona fakirlik aslâ isâbet etmez. (Hadîs-i şerîf-Kâdı

Beydâvî Tefsîri)

VÂKI'ÂT HABERLERİ:

Hanefî mezhebinde, üç imâmdan (İmâm-ı a'zam, İmâm-ı Yûsuf ve İmâm-ı

Muhammed'den) bildirilmiş olmayıp, bunların talebelerinin ve talebesi talebelerinin ictihâd

ettikleri, bildirdikleri hükümler.

Hanefî mezhebinde vâkı'ât haberlerini ilk toplayan Ebü'l-Leys Semerkandî olup, Nevâzil

kitabını yazmıştır. (İbn-i Âbidîn)

Hanefî mezhebinde namazda hareketsiz olmak lâzım olduğundan, otururken parmakla

işâret edilmez. Vâkı'ât haberlerinde böyle bildirilmektedir. (İbn-i Âbidîn)

VÂKIF:

1. Mülkü olan belli ve kıymetli malının menfaatini bir şarta bağlamadan müslüman veya

zımmî (gayr-i müslim vatandaş) bütün veya belli fakîrlere Allah rızâsı için terkeden kimse.

(Bkz. Vakf)

Vâkıfın müslüman, hür, akıllı ve bâliğ yâni ergenlik çağına ulaşmış olması lâzımdır. (İbn-i

Âbidîn)

Şart-ı Vâkıf (Vâkıfın koyduğu şart), nass-ı şârî (din sâhibinin koyduğu kânun) gibidir.

(İbn-i Âbidîn)

2. Bir işten haberi olan.

Meşveret olunan kimsenin vâkıf olmadığı şeyi veya vâkıf olduğunun aksini söylemesi

günâhtır. Hatâ ile söylemesi günâh olmaz. (M. Hâdimî)

3. Arafât'ta vakfeye duran.

VAKT (Vakit):

1. Namazın dışındaki farzlardan birisi.

Namazın dışındaki yedi farzdan birisi olan vakt üç şeyle tamam olur.

1) Her namazın vaktinin evvelini bilmekle,

2) Her namazın âhir (son) vaktini bilmekle,

3) Namazı mekrûh olan vakte vardırmamakla. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)

Farzları vaktinde sünnetlerle birlikte kıl. (Fakîrullah)

Beş vakt namazı, vakitleri girer girmez kılmalıdır. Yalnız yatsı namazını kış aylarında

gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmek müstehabdır. (İmâm-ı Rabbânî)

2. Zaman

Kim vaktini câmide geçirmeyi âdet ederse, Allahü teâlâ da ona ülfet eder (onu

himâyesine alır). (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)

Vakitleri çok kıymetli ganîmet bilmelidir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem "Yârın

yaparım diyen helâk oldu" buyurdu. (İmâm-ı Rabbânî)

Vakt insanı havanda gibi döğer, ezer. (Üstâd Ebü'l-Kâsım)

Vakt keskin bir kılıç gibidir.Kıymetli ve şerefli şeylere sarfetmek gerektir. (Muhammed

Ma'sûm Fârûkî)

VÂLÎ (El-Vâlî):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyin mâliki (sâhibi),

yaratıcısı, bütün işler tasarrufunda olan, her şey O'nun irâdesi, hükmü ile olan.

El-Vâlî ism-i şerîfini söyleyen, yıldırım ve başka âfetlerden kurtulmuş olur. (Yûsuf

Nebhânî)

VALLÂHÎ:

Allahü teâlâya yemin ederim mânâsına, bir sözün, niyyetin, bir işi yapmak veya

yapmamak arzûsunun kuvvetli olduğunu gösteren, söylendiği şeye aykırı hareket edildiğinde,

yemin keffâreti lâzım gelen sözlerden birisi.

Yemin yalnız Allahü teâlânın isimleri ile olur. Başka şeylerle, müslüman yemîni olmaz.

Allahü teâlânın isimleri ile yemîn ya harf ile veya kelime ile olur. İsmin başında be, te, ve

harflerinden biri söylenip, ismin sonu esre okunursa, yemin olur. Meselâ billahî, tallahî,

vallâhî demek gibi. Birisi hakkında "Vallâhî dövmeyeceğim" diye yemîn eden kimse, bir

kerre döğerse yemîni bozulur, keffâret denen cezâyı verir ve yemin biter. İkinci defâ döğerse

bir daha keffâret vermez. (Alâüddîn Haskefî)

VÂRİDÂT-I İLÂHİYYE:

Allahü teâlâdan gelen feyzler ve ilhamlar.

Vâridât-ı ilâhiyyenin hepsi âdet-i ilâhiyye içinde yâni bir sebeb altında meydana

gelmektedir. (Abdülhakîm bin Mustafa)

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin çok kerâmetleri görüldü. En büyük kerâmeti, gelen sâdık

kimselerin kalblerine teveccüh (nazar) ederek feyz ve bereketle doldurmasıydı. Binlerce âşıkı

bir bakışta vâridât-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. (Raûf Ahmed Müceddidî)

VÂRİS:

1. Mîrasçı, akrabâlık veya başka yolla, vefât eden kimsenin bıraktığı mîrâs denen maldan

almaya hak kazanan.

Bir kimse maraz-ı mevtte (ölüm hastalığında), vârislere veya başkasına hediye verse,

ölünce, alacaklıları geri alıp paylaşırlar. (Hacı Reşîd Paşa)

2. İlim ve ma'rifette mîrasçı.

Âlimler peygamberlerin vârisleridir. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Rabbânî)

VASÎ:

Bir kimsenin, mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmek üzere tâyin ettiği

kimse.

Ölüm hastası, küçük çocuğuna bırakacağı malını, bu çocuğun ihtiyâçlarına sarf etmesi için

birini vasî tâyin edince, çocuk âkıl (akıllı), bâliğ (ergenlik, evlenme yaşına gelmiş)

olduğunda, reşîd olduğu (malını, dînin ve aklın beğendiği yerlerde kullandığı) görülmedikçe

vasîden malları alamaz. (İbn-i Âbidîn)

Emîn (güvenilir) olmayan, fâsık (açıkça haram işleyen) veya zımmî (gayr-i müslim

vatandaş) vasî yapılırsa, kâdı (hâkim) bunları değiştirir. (Kâdıhan)

Vasî muhtâc olunca, yetimin malından yiyebilir. Kimseye hibe edemez. Helâk

(telef)ederse, azl olunur (vasîlikten alınır). (Kâdıhan)

VÂSİ' (El-Vâsi'):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Rahmeti, ilmi, kudreti, ihsânı ve

nîmetleri her şeyi kuşatan ve her şeye kâfi olan, kudretinin ve ilminin nihâyeti olmayan.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Allahü teâlâ mülkün sâhibidir. Mülkünü dilediğine verir. Allah Vâsi'dir, her şeyi bilir.

(Bekara sûresi: 247)

El-Vâsi' ism-i şerîfini söyliyen, fakirlik sıkıntısına düşmez. Hırs, gayz ve hasedden

kurtulur. (Yûsuf Nebhânî)

VASİYETNÂME:

Vasiyet yazılan kâğıt.

Her müslüman, ölüm hastalığında bir vasiyetnâme yazmalıdır. Vasiyetnâmeyi maraz-ı

mevtte (ölüm hastalığında) yazmak vâcib, sıhhatte iken yazıp yanında taşımak müstehaptır

(iyidir). (Senâullah-ı Dehlevî)

Hazırlanan vasiyetnâmede evlâdına, ahbâbına, son nasîhatini yapmalıdır. Kendinde hakkı

bulunanlardan, helallaşmalarını, alacaklarını, vereceklerini, borçlarının ödenmesini, iskat

yapılmasını, hac borcu varsa vekil gönderilmesini, cenâze hizmetindeki ve defnden sonraki

isteklerini bildirmelidir. Zevcesine olan (mehr-i müeccel) borcunun ödenmesi için vasiyet

etmeyi unutmamalıdır. (Senâullah-ı Dehlevî, Abdülhakîm-i Arvâsî)

Seyyid Abdülkâdir Geylânî'nin, oğlu Abdurrezzak'a vasiyetnâmesi şöyledir:

Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana ve bütün müslümanlara muvaffâkiyet ihsân eylesin.

Sana Allah'tan korkmanı ve O'na itâat etmeni, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve

hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim. Ey oğlum! İyilerle berâber ol. Âlimlere, evliyâya

hürmeti gözet. Din kardeşlerinle iyi geçin. Küçük ve büyüklere nasîhat et. İhlâs üzere ol.

İhlâs; insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır.

VASİYYET (Vasiyet):

Bir kimsenin vefâtından sonra yapılmasını istediği şey veya sonraya bağlı olmak üzere bir

malı veya menfeatini (faydayı) bir şahsa veya bir hayır işine teberrû' (bağış) yoluyla temlik

etmek (sâhib ve mâlik kılmak). Vasiyet edene mûsî, vasiyet edilen şeye mûsâbih, kendisine

vasiyet yapılan şahsa mûsâleh denir.

Bir müslümanın üzerinden iki gece geçer ve bu gecelerde vasiyet edeceği bir şey olup

da vasiyetini yazmaması ona lâyık değildir. (Hadîs-i şerîf-El-Fıkhu Alel Mezâhib-i Erbea)

(Hadîs-i şerîfte sâdece iki gecenin bildirilmesi vasiyet yazmakta acele etmeği teşvik içindir.)

Her müslüman, ölüm hastalığında bir vasiyet yazmalıdır. Bir kimse vasiyetini iptal

edebilir. Vasiyetini inkâr etmesi iptal olmaz. Vasiyeti kabûl eden, öldükten sonra

reddedemez. (Abdülhakîm-i Arvâsî)

Îmâ ile dahî kılması mümkün iken, kılmadan ölüm hâline gelen kimsenin, namazlarının

keffâreti yapılması için vasiyet etmesi lâzımdır. (Halebî)

VASL:

1. Kavuşma. Allahü teâlâya kavuşma; velî olma.

Vasl olanlar reisidir, o hocasının pîridir.

Mektûbât ki eseridir, câna can katar efendim.

(Muhammed Sıddîk bin Saîd)

2.Birleştirme.

İlm ile, irfân ile, sâhib olan Sıla'ya

İki temel bilgiyi vasl eden bir araya

Dalıp uçsuz bucaksız, o muazzam deryâya

Ve bu zikr deryâsından en büyük payı alan.

(Muhammed Sıddîk bin Saîd)

(Sıla:İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, şerîat ile tarîkati birleştiren mânâsına gelen, hadîs-i

şerîfle bildirilmiş ismidir.)

Vasl-ı Uryânî:

Tasavvuf yolculuğunun sonunda Allahü teâlâya kavuşma hâli. Nihâyete erme.

Vasl-ı uryânîde sâlik (tasavvuf yolcusu), vücûdunun her zerresi ile Allahü teâlâyı zikr

eder. (İmâm-ı Rabbânî)

Vasl-ı uryânî, nûrânî perdelerin tamâmen yanmasından sonradır. (İmâm-ı Rabbânî)

Ben tenden kurtulurum, o hayâlden kurtulur,

Gideyim, vasl-ı uryânî ancak böyle bulunur.

(Mevlânâ)

VATAN:

İnsanın yerleştiği, oturduğu yer, memleket.

Vatan sevgisi îmândandır. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât)

Hanefî mezhebinde üç türlü vatan vardır: Vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmet, vatan-ı süknâ. (İbn-i

Âbidîn)

Vatan-ı Aslî:

İnsanın doğduğu veya evlendiği veya ayrılmamak niyeti ile yerleştiği yer.

Vatan-ı aslî birden fazla olabilir. Bir kimse, vatan-ı aslîye girince mukîm olur.

Namazlarını dört kılar. (İbn-i Âbidîn)

Sefere çıkmak, vatan-ı aslîyi bozmaz. Vatan-ı ikâmette veya vatan-ı süknâda bulunmak,

vatan-ı aslînin bozulmasına sebeb olmaz. Vatan-ı aslî ancak vatan-ı aslî ile bozulur. Bâliğ

(ergenliğe ulaşmış) çocuğun, ana-babasının bulunduğu yer, doğduğu yer bile olsa, buradan

ayrılıp başka yerde çıkmamak üzere yerleşse veya evlense orası vatan-ı aslîsi olur. Zevcesini

bir yerde yerleştirip, sonra kendisi başka yere devamlı kalmak üzere yerleşse ikisi de vatan-ı

aslîsi olur. (İbn-i Âbidîn)

Vatan-ı İkâmet:

Geçici olarak ikâmet edilen yer. Hanefî mezhebinde on beş gün veya daha çok kalıp sonra

çıkmaya niyet edilen yer.

Bir kimse, okumak veya vazîfe yapmak için bir yerde senelerce kalmaya ve sonra buradan

çıkmaya niyet ederse, vatan-ı ikâmet olur. (İbn-i Âbidîn)

Vatan-ı Süknâ:

Hanefî mezhebinde on beş günden az kalmak için niyet edilen yâhut yarın çıkarım diyerek

senelerce oturulan yer.

Misâfir, vatan-ı süknâda farzları hep iki kılar. Burada iken mukim sayılmaz. (İbn-i Âbidîn)

VATY ETMEK:

Erkeğin hanımına yaklaşması; cimâ etmek.

Zinâdan hâmile kadını, vad'ı haml etmeden (doğum yapmadan) evvel nikâh etmek

sahîhtir, olur. Fakat doğum yapıncaya kadar vaty etmek câiz olmaz ve nafakası vâcib olmaz.

(İbn-i Âbidîn)

VA'Z (Vaaz):

Öğüt, nasîhat; emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yâni iyiliği emr, kötülükten menetme.

İnsanlara va'z edici olarak ölüm yetişir. Zenginlik isteyene, kazâ ve kadere îmân etmek

yetişir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Va'z edenlerin, din adamlarının, cemâatin anlayamayacakları şeyleri söylemeleri ve

yazmaları fitne olur. Herkese anlayabileceği kadar söylemelidir. (M. Hâdimî)

VECD:

Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin çok zikretmesi (Allahü teâlâyı anması) veya bir

başka sebeb netîcesinde hâsıl olan mânevî lezzetleri tadarak rûhunun coşması, kalbinin gayr-i

ihtiyârî (elinde olmadan) kendinden geçmesi, taşması hâli.

Sâlikin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) zâhirini (dışını, bedenini), dînin emir ve

yasaklarına uydurması, ibâdet ve tâatlerden tad almasına sebeb olduğu gibi, bâtın (kalb)

işlerine, Allahü teâlânın rızâsından başka düşünceleri kalbinden çıkarmaya, kibir, hased

(kıskançlık), kin gibi mânevî hastalıklardan temizlemeye çalışması da, kalbde ve rûhta vecd

hâlinin meydana gelmesine vesîle olur. (İmâm-ı Rabbânî)

Hâller ve vecdler, matlûbun (aranılanın) başlangıcıdır, maksad değildir. (İmâm-ı Rabbânî)

VEDÂ HACCI:

Hicretin onuncu senesinde Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem yüz bin

kişiden fazla sahâbinin katılmasıyla yaptığı son haccı.

Peygamber efendimiz Vedâ haccında Arafât vâdisinin ortasında öğleden sonra, Kusvâ

adındaki devesinin üstünde Vedâ hutbesini okuyup Eshâb-ı kirâm ile vedâlaştı. Mekke'de on

gün kalıp vedâ haccını tamamladı ve vedâ tavâfı yaparak Medîne'ye döndü. Vedâ haccından

sonra Eshâb-ı kirâm geldikleri yerlere gidip Resûlullah'ın bildirdiği ve emrettiği şeyleri

oralarda anlattılar. (İbn-i Hişâm)

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Vedâ haccında, Vedâ hutbesini okuduğu

gün, Mâide sûresinin "Bugün dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi

tamamladım ve size din olarak İslâmiyet'i vermekle râzı oldum" meâlindeki üçüncü âyet-i

kerîmesi nâzil oldu. Peygamber efendimiz bu âyeti, Eshâb-ı kirâma okuyunca, hazret-i Ebû

Bekr ağlamaya başladı. Eshâb-ı kirâm ağlamasının sebebini sorunca; "Bu âyet-i kerîme,

Resûlullah'ın vefâtının yakın olduğuna delâlet ediyor. Onun için ağlıyorum" buyurdu.

(Altıparmak, Halebî, İbn-i Hişâm)

VEDÂ HUTBESİ:

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin onuncu senesinde yaptığı Vedâ

haccı sırasında îrâd buyurduğu (okuduğu) hutbe.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin onuncu senesi Zilhicce ayının

dokuzuncu (Arefe) günü Arafat vâdisinin ortasında öğleden sonra Kusvâ adındaki devesinin

üstünde 124 bini aşkın sahâbîye hitâben Vedâ hutbesini okuyup, Eshâb-ı kirâmı ile vedâlaştı.

Peygamber efendimiz Vedâ hutbesinde buyurdu ki:

... Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü teâlâdan

korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allahü teâlânın emâneti olarak aldınız, onların

nâmûslarını ve iffetlerini Allahü teâlâ adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin, kadınlar

üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

... Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir, hepiniz Âdem'in çocuklarısınız.

Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvâsı (haramlardan, yasaklardan

sakınması) çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak

takvâ iledir. (İbn-i Hişâm)

VEDÎ:

İdrârdan sonra çıkan, yapışkan, beyaz ve bulanık koyu sıvı.

Vedî çıkınca dört mezhebde de abdest bozulur. Hanbelî mezhebinde gusül (boy) abdesti

de lâzım olur. (Halebî)

Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî mezhebinde vedî, guslü (boy abdestini) gerektirmez. (Şa'rânî)

Vedî, Hanefî mezhebinde kaba necâsettir. (İbn-i Âbidîn)

VEDÎA:

Güvenilen kimseye saklamak için verilen mal. Emânet.

Vedîa söz veya hâl ile yapılan îcâb ve kabûl netîcesinde olur. Veren ve alan, diledikleri

zaman fesh edebilir (vazgeçebilir). (Mecelle)

Vedîa, sâhibinden izinsiz kullanılamaz; âriyet, kirâ ve rehin ve ödünç verilemez ve

sâhibinin borcu, onun izni olmadan ödenemez. Bunları izin ile yapabilir. (Ali Haydar Efendi)

VEDÛD (El-Vedûd):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Bütün yarattıklarına ihsân eden,

onlara iyilik ve ihsân etmeyi seven, beğenen Allahü teâlâ.

El-Vedûd ism-i şerîfini söyliyen karı-kocanın birbirine karşı sevgi ve muhabbeti çoğalır.

(Yûsuf Nebhânî)

VEFÂ:

Sözünde durmak. (Bkz. Ahd)

Muâz bin Cebel şöyle rivâyet etmiştir:Resûl-i ekrem bana; "Yâ Muâz! Allah'tan kork!

Doğru konuşmak, sözüne vefâ, emâneti edâ, hıyâneti terk, komşuyu himâye, öksüze

acımak, yumuşak konuşmak, herkese selâm vermek, kanatları alçaltmağı (tevâzu'u) sana

tavsiye ederim." dedi. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Ma'sûmiyye)

VEHHÂB (El-Vehhâb):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden), mahlûkâtına (yarattıklarına)

ihsân hazînelerinden karşılıksız veren Allahü teâlâ.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Yâ Rabbî! Bizi doğru yola hidâyet ettikten (ilettikten) sonra kalblerimizi şek ve şüpheye

saptırma, meylettirme. Bize, kendi tarafından rahmet (tevfîk, îmân, hidâyet ve doğru yolda

devâm etmek) ver. Şüphesiz sen, Vehhâb'sın. (Âl-i İmrân sûresi: 8)

El-Vehhâb ism-i şerîfini kim duhâ (kuşluk) namazından sonra söylerse, başkasına muhtaç

olmaz. Kalblerde heybet hâsıl eder. (Yûsuf Nebhânî)

VEHHÂBÎLİK:

Sapık bir fırka. On sekizinci yüzyıl ortalarında Arabistan yarımadasında Necd bölgesinde

ortaya çıkan, Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından kurulan dînî ve siyâsî bir yol. Bu yolda

olana Vehhâbî denir.

Vehhâbîliğin kökü hicrî dördüncü asırlara uzanır. Bu sırada, Hanbelî mezhebinden,

dolayısıyla Ehl-i sünnetten ayrılan bâzı kimseler, müteşâbih (mânâsı kapalı) âyet-i kerîme ve

hadîs-i şerîflere zâhirî (görünen) mânâlarına yapışarak, kendi akıllarına göre yanlış mânâ

verdiler. Teşbih ve tecsim (Allahü teâlâyı mahlûkuna benzetme)gibi bozuk bir inanışın içine

düştüler. Sözlerine inandırabilmek için selef-i sâlihînin (Eshâb-ı kirâm ve Tâbiînin) yolunda

olduklarını söyliyerek, kendilerine selefîler adını verdiler. Hanbelî mezhebinde olan

Ebül-Ferec İbn-ül-Cevzî ve diğer Ehl-i sünnet âlimleri onların selef-i sâlihîn yolunda

olmadıklarını, bozuk mücessime fırkasından olduklarını bildirerek bu fitnenin yayılmasını

önlediler. Hicrî yedinci asırda İbn-i Teymiyye aynı fitneyi tekrar alevlendirdi. Bu bozuk yol,

İbn-i Teymiyye'nin talebesi İbn-i Kayyım el-Cevziyye ve başkaları ile devâm etti. Nihâyet

hicrî on ikinci asırda (mîlâdî on sekizinci yüzyıl ortalarında) İbn-i Teymiyye'nin kitablarını

okuyarak te'sirinde kalan ve İngilizlere aldanan Muhammed bin Abdülvehhâb ile tekrar

ortaya çıkarıldı. Muhammed bin Abdülvehhâb, Vehhâbîlik denilen fikirlerini 1744 senesinde

Necd bölgesinde yaymaya başladı. Bu bölgenin ileri gelenlerinden Muhammed bin Suûd ona

yardımcı oldu. Bu sırada Ehl-i sünnet âlimleri vehhâbîliğin bozukluğuna dâir eserler yazdılar.

Buna rağmen vehhâbîler, Hicâz ve Irak taraflarını da hâkimiyetleri altına alınca, Sultan İkinci

Mahmûd Han zamânındaki Osmanlı Devleti'nin Mısır vâlisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa

ve oğlu Ahmed Tosun Paşa tarafından mağlûb edilerek, Mekke ve Medîne'den çıkarıldılar ve

büyük bir darbe yediler. Daha sonra Osmanlı Devleti'nin zayıflaması üzerine yirminci

yüzyılın başlarında tekrar ortaya çıkan vehhâbîler, 1932'de Suûdi krallığını kurdular. Vehhâbî

inanışını yaymak için çalışmaktadırlar. (M. Sıddîk Gümüş)

Vehhâbîliğin belli başlı husûsiyetleri şunlardır: Amel, ibâdet, îmânın parçasıdır. Farzı

yapmıyan meselâ farz olduğuna inandığı hâlde bir namazı kılmayan dinden çıkar. Allahü

teâlânın Kur'ân-ı kerîmde bildirilen sıfatları ile el, yüz v.b. ifâdeleri te'vîl etmezler, zâhirî

(görünen) mânâlariyle anlarlar. Bunun için teşbih ve tecsîme (Allahü teâlâyı yarattıklarına

benzetme inancına) düşerler. Onlara göre Allahü teâlâdan başkasından şefâat (yardım)

istemek şirktir (Allahü teâlâya ortak koşmaktır). Peygamberlerin aleyhimüsselâm ve evliyânın

rûhlarından şefâat istiyen onların mezarlarını ziyâret edip, onların hürmetine diye vesîle

ederek duâ eden İslâmiyet'ten çıkar. Tasavvuf yoluna girmek bid'attir, sapıklıktır. Kur'ân-ı

kerîm ve sünnet-i seniyyeden başka kaynak kabûl etmezler. İcmâ ve kıyâsı ve dört hak

mezhebden birine bağlanmayı red ederler. Peygamber efendimizin hırka ve sakal-ı şerîflerinin

ziyâret edilmesini şirk sayarlar. Amelde Hanbelî, îtikâdda selefî olduklarını söylerler. (Ahmed

Zeynî Dahlân, Ebû Hâmid bin Merzûk, Hamdullah Decvî)

VEHM:

İnsanın kalbinde bir şey hakkında iki ihtimâlden az, zayıf olanı.

Mü'minleri haram işleyici yâni fâsık zannetmek, sû-i zan olur. Sû-i zan haramdır. Haram

işlediğini öğrenerek, bilerek sevmemek, sû-i zan olmaz. Buğd-i fillâh olur, sevâb olur. Din

kardeşinin ayıbını görünce ona hüsn-i zan etmeli, te'vîline, iyi şeyle yorumuna çalışmalıdır.

Onu ıslâh etmelidir. Kalbe gelen düşünce, sû-i zan olmaz. Zan etmek, yâni kalbin o tarafa

kayması, sû-i zan olur. Sâlih veya fâsık olduğu bilinmeyen mü'mine hüsn-i zan etmelidir.

Fâsık (kötü) ve sâlih (iyi) olmasının ihtimâli müsâvî (eşit) ise, şek, şübhe olur. Müsâvî

değilse, vehm olur. Bunlardan kaçınmak lâzımdır. (Hâdimî)

Vehm Mertebesi:

Var olmayıp, var görünen.

Nokta-i cevvâleden (dönen nokta) meydana gelen dâirenin varlığı, vehm mertebesindedir.

Yâni, bir ipin ucuna bir taş bağlayıp, öteki ucundan tutup, elimiz etrâfında çevirirsek, dönen

taş, karşıdan dâire şeklinde görünür. Dönen taş nokta-i cevvâledir. Görünen dâire vehmde

vardır. Aslında dâire yoktur, yalnız bir görünüştür. Allahü teâlâ bütün mahlûkları bu