YÂD ETMEK:
Hatırlamak, anmak. Zikir.
Dünyâdaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve
en üstünü Muhammed aleyhisselâmın doğduğu Rebî'ul-evvel ayının on birinci ve on ikinci
günleri arasındaki geceye Mevlid gecesi denir. Bu gece, Kadr gecesinden sonra, en kıymetli
gecedir.Bu gece, O doğduğu için sevinenler affolur. Bu gece Peygamber efendimizin
doğumları zamanlarında görülen hâlleri yâd etmek, öğrenmek çok sevâbdır. Kendileri de
anlatırdı. (Ahmed Saîd Müceddîdî)
Allah'ın adını yâd et, rûh ve kalbin şâd et,
Bülbül gibi feryâd et, yalvar güzel Allah'a.
(Tâceddîn Halvetî)
YÂD-I DAŞT:
Nakşibendiyye yolundaki on temel esastan biri. Zikrin, Allahü teâlâyı anmanın ve
hatırlamanın kalbe yerleşmesi, meleke hâline gelmesi.
Yâd-ı daşt en yüksek mertebedir. Ondan sonra mertebe yoktur. (İmâm-ı Rabbânî)
YÂD-I GİRD:
Hatırlamak; Nakşibendiyye yolundaki on temel esastan biri. Her an Allahü teâlâyı anıp
hatırlamaya çalışmak.
YAĞMUR DUÂSI:
Yağmur yağdırması için Allahü teâlâya yapılan duâ. (Bkz. İstiskâ)
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz ve Eshâb-ı kirâm ve İslâm âlimleri
yağmur duâsı yaptılar. Yağmur duâsı için çıkılan yerde imâm, evvelâ yalnızca veya cemâatle
iki rek'at namaz kılar ve kalkmayıp, yerde asâya dayanıp bir hutbe okur. Sonra kıbleye dönüp,
avuçları semâya karşı açık olarak omuzları hizâsına kaldırıp, ayakta duâ eder. Hazır olanlar,
arkasında oturarak dinleyip âmin der. Yalnız yağmur duâsında kollar omuzdan yukarı
kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan duâlarda avuçları semâya karşı açmak sünnettir.
Hadîs-i şerîfte; "Kul ellerini kaldırıp, duâ edince, Allahü teâlâ onun duâsını kabûl
etmemekten hayâ eder" buyruldu. Hastalık, kaht (kıtlık) ve düşmandan kurtulmak için
yapılan duâlarda avuç içleri yere çevrilir. Kollarını kaldıramayan, sağ elinin şehâdet
parmağını uzatarak işâret eder. Yağmur duâsına ara vermeden, üç gün çıkmak, eski ve yamalı
elbise giymek, çıkmadan sadaka vermek, üç gün oruç tutmak, çok tövbe ve istiğfâr etmek, kul
haklarını ödemek, hayvanları da çıkarıp, yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyarları ve
çocukları da çıkarmak sünnettir. Elbiseler ters çevrilmez. Kâfirler getirilmez. Onların
müslüman cemâatine karışmaları mekrûhtur. Kadınlar erkeklerden uzak, sabîler (küçük
çocuklar) analarından ayrı bulunur. (Süleymân bin Cezâ)
Yağmur duâsı kabûl olduğunda ânında yağmur yağar. Peygamber efendimiz yağmur duâsı
yaptığında duâ biter bitmez derhal yağmur yağmış, Medîne sokaklarından seller akmış ve
Peygamber efendimiz; "Yâ Rabbî! Rahmetini başka beldelere de gönder" diye duâ
buyurmuştur. (S. Abdülhakîm Arvâsî)
YAHÛDÎLER:
Ehl-i kitabdan birisi olan kavim, topluluk. Yâkûb aleyhisselâmın on iki oğlundan gelenler.
Bunlara daha önce Benî İsrâil yâni İsrâiloğulları denildi.
Yâkûb aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâmın oğlu olan İshâk aleyhisselâmın oğlu idi. Asıl
adı İsrâil idi. Bunun soyundan olanlara Benî İsrâil denildi. Yâkûb aleyhisselâm zamânında
Ken'an diyârına (bugünkü Sayda, Sur, Beyrut ve Sûriye'nin bir kısmında) yerleşen
İsrâiloğulları Yûsuf aleyhisselâm zamânında Mısır'a yerleştiler. Yûsuf aleyhisselâmdan sonra
o zamanki putperest Mısır halkından zulüm gördüler. Mûsâ aleyhisselâm ile Ken'an diyârına
gitmek üzere Mısır'dan ayrıldılar. Mûsâ aleyhisselâma Tevrât verilince, bir müddet ona
uydular. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra bozulup yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Yûşâ aleyhisselâm
zamânında Ken'an diyârına gelebildiler. Dâvûd ve Süleymân aleyhimesselâm zamânında en
parlak devirlerini yaşadılar. Sonra, doğru yoldan ayrıldılar. Gazâb-ı ilâhîye uğradılar.
Âsurlular ve Bâbilliler tarafından katledildiler. Kudüs harâbe oldu. Bu karışıklıkta hakîki
Tevrât yakılıp, yok oldu. Tevrât unutuldu. Muhtelif kimseler hâtıralarında kalanları yazdılar.
Mîlâddan yaklaşık 400 sene önce Azra isminde bir haham, Ahd-i atîk denilen Tevrât'ı yazdı.
Yahûdîler, Tevrât'ı unutup doğru yoldan ayrılınca, kendilerine nasîhat için gönderilen
peygamberlere inanmadılar. Çoğunu şehîd ettiler. Daha sonra Kudüs, Romalıların eline
geçince, çok yahûdî öldürdüler. Kaçan yahûdîler, gittikleri yerde hıristiyanlardan çok zulüm
gördüler. İslâmiyet gelince, rahata ve huzûra kavuştular. Son peygamber geleceğini bildikleri
hâlde Peygamber efendimize hasedlerinden inanmadılar. Yahûdîler, yahûdî olmayanları
putperest (puta tapan) sayarlar. Onlara göre kanlı kansız kurban kesilir. Her hayvan hattâ
güvercinden kurban olur. Domuz haramdır. Cumartesi mukaddes gündür. Bugün iş görülmez
ve ateş yakılmaz. (Nişâncızâde, Kisâî, Sa'lebî)
YAHYÂ ALEYHİSSELÂM:
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğludur.
Annesinin ismi Elîsa olup, hazret-i Meryem'in kızkardeşi ve İmrân'ın kızı idi. Dâvûd
aleyhisselâmın neslinden olan Yahyâ aleyhisselâm, hazret-i Meryem'in teyzesinin oğludur.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Ey Zekeriyyâ! Biz seni Yahyâ isminde bir oğulla müjdeleriz. Ondan önce bu isimle
kimseyi isimlendirmedik (bu adı vermedik). (Meryem sûresi: 7)
(Biz Zekeriyyâ'ya Yahyâ'yı ihsân ettik ve şöyle dedik:); "Ey Yahyâ! Kitâbı (Tevrât'ı)
kuvvetle tut" ve biz ona (Yahyâ aleyhisselâma) daha çocuk iken (rivâyete göre henüz üç
yaşındayken) hikmet verdik (Tevrât'ı ve fıkhî hükümlerini anlama kâbiliyeti verdik).
(Meryem sûresi: 12)
Allahü teâlâ rahmet etsin kardeşim Yahyâ'ya ki o, küçük iken çocuklar kendisini oyun
için çağırdıklarında; "Ben oyun için mi yaratıldım?" derdi. O küçük iken oyun için böyle
söylerse, yetişkin kimsenin günâh işlemesindeki hâli nasıl olur? (Hadîs-i
şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)
Babası Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsı üzerine dünyâya gelen ve isminin Yahyâ olduğu
Allahü teâlâ tarafından bildirilen Yahyâ aleyhisselâm, küçük yaşından îtibâren Tevrât'ı
öğrendi. Rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman kendisine peygamberlik emri bildirildi.
İsrâiloğullarını Tevrât'ın hükümlerine uymaya çağırdı. İlk önce Mûsâ aleyhisselâmın şerîatine
(dînine) göre amel ediyordu. Îsâ aleyhisselâma İncîl indirildikten sonra, Tevrât'ın hükmünün
kaldırılması üzerine, Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği emir ve yasaklarla amel etti. Kavmini de
İncîl'in hükümlerine uymaya dâvet etti. Zâlim yahûdî hükümdârı büyük Herod'un torunu,
Birinci Herod tarafından şehîd edildi. Yahyâ aleyhisselâm şehîd edildiği zaman otuz dört
yaşında idi. Îsâ aleyhisselâmla akran olan Yahyâ aleyhisselâmın mübârek bedeninin parçaları
başka başka şehirlerdedir. Başı, Şam'daki Ümeyye Câmii'ndedir. Yahyâ aleyhisselâm kıldan
elbise giyerek hayâtını devâm ettirir, gece-gündüz Rabbine ibâdet eder, Allah korkusundan
çok ağlardı. (Nişâbûrî, Nişâncızâde, Kurtubî)
YAKÎN:
1. Şek ve şüpheden uzak olan; kesin.
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Biraz bekledi, çok geçmeden Hüdhüd gelip, şunları söyledi:"Ben senin bilmediğin bir
şey öğrendim. Sana Sebe'den yakîn bir haber getirdim." (Neml sûresi: 22)
Îmân ağaç gibi olup; kökü yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi cömertliktir. (Ali (r.anh))
2. Sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâd, îmân.
Âgâh olunuz ki; insana dünyâda yakîn ve âfiyetten (günahlardan uzak olmaktan) daha
hayırlı bir şey verilmemiştir. Öyle ise Allah'tan o ikisini isteyin. (Hadîs-i
şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)
Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara, ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerâmetler,
Zât-ı ilâhînin zikrinden ve kalbin bu zikr ile zînetlenmesinden aşağıda kalır. (İmâm-ı
Rabbânî)
Kalb, bid'at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet îtikâdı ile süslenmedikçe,
hakîkat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb yakîn nûru ile aydınlanamaz. (Ahmed Raûf)
Her şeyi akıl ile isbât ederek inandırmak kolay değildir. Yakîn elde edebilmek için, isbât
yoluna gitmektense, kalbi hastalıktan kurtarmak lâzımdır. (İmâm-ı Rabbânî)
3. Ölüm.
Allahü teâlâ âyet-i kerîmelerde meâlen buyurdu ki:
Sana yakîn gelinceye kadar da Rabbine ibâdet et. (Hicr sûresi: 99)
Mücrimlere, sizi Cehennem'e sokan nedir? derler. (Onlar da cevap verirler): Biz namaz
kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmazdık. (Bâtıla) dalanlarla berâber dalardık. Hesâb
gününü de yalan sayardık. Nihâyet bize yakîn gelip çattı. (Müddessir sûresi: 41-47)
YÂKÛB ALEYHİSSELÂM:
Ken'an diyârındaki (Fenike denilen Sayda, Sur ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye'nin bir
kısmından ibâret olan eski bir memleket) insanlara gönderilmiş olan peygamber. İshâk
aleyhisselâmın oğlu, Yûsuf aleyhisselâmın babasıdır. Yâkûb, İbrânice bir isim olup, "Allahü
teâlânın saf ve temiz kıldığı kul" mânâsına gelmektedir. İkiz kardeşi Iys ondan önce doğduğu
için Arabça "tâkib etmek" mânâsına Yâkûb denildiği de rivâyet edilir. Bir adı da İsrâil olup,
onun on iki oğlunun neslinden gelenlere İsrâiloğulları adı verilmiştir.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Kullarımız, İbrâhim, İshâk ve Yâkûb'u da hâtırla ki, onlar tâat ve ibâdette, kuvvet,
kudret ve dinde basîret sâhibidir. (Sâd sûresi: 45)
Biz İbrâhim'e, isteği üzerine İshâk'ı ve isteğinden ziyâde olarak torunu Yâkûb'u ihsân
ettik. Biz onların hepsini sâlihlerden kıldık. (Enbiyâ sûresi: 72)
Şam'da veya Medyen'de dünyâya gelen Yâkûb aleyhisselâmın çocukluğu, babasının;
gençliği ise, Harran'da bulunan dayılarının yanında geçti. Kırk sene kadar dayılarının yanında
kalan Yâkûb aleyhisselâmın on iki oğlu dünyâya geldi. Harran'da iken vahiy gelerek Ken'an
diyârı ahâlisine peygamber gönderildiği bildirildi. Ken'an diyârına gidip insanları Allahü
teâlânın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçınmaya dâvet etti. En çok sevdiği oğlu Yûsuf
aleyhisselâmı kıskanan kardeşleri, onu kuyuya attılar. Kuyunun yanından geçen bir kervancı
onu kuyudan çıkararak Mısır'a götürdü ve köle diye sattı. Diğer oğulları Yâkûb aleyhisselâma
gelerek kardeşimiz Yûsuf'u kurt yedi dediler.Yâkûb aleyhisselâm oğlu Yûsuf'a olan hasretliği
sebebiyle üzüntüsünden ağlayarak gözleri görmez oldu. Yûsuf aleyhisselâm Mısır'a mâliye
nâzırı (bakanı) olduktan sonra, babası Yâkûb aleyhisselâm ve kardeşlerini Mısır'a getirterek
birlikte yaşadılar. Mısır'da oğullarıyla birlikte on seneden fazla yaşayan Yâkûb aleyhisselâm
burada vefât etti. Oğulları cenâze namazını kıldılar. Vasiyyeti üzerine Kudüs yakınlarındaki
Halîl-ür-rahmân'da bulunan babası İshâk aleyhisselâmın yanına defn edildi. (İbn-ül-Esîr,
Nişâncızâde, Taberî)
YÂSÎN SÛRESİ:
Kur'ân-ı kerîmin otuz altıncı sûresi.
Yâsîn sûresi, Mekke-i mükerremede nâzil olmuştur (inmiştir). Seksen üç âyet-i kerîmedir.
Yâsîn diye başladığı için,sûre bu ismi almıştır. Bâzı âlimler, Yâsîn ile murâdın; ey insan veya
ey insanların efendisi mânâsına Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin olduğunu
bildirmişlerdir. İhlâs ile (Allah rızâsı için) okuyanların dünyâ ve âhiret nîmetlerine
kavuşmalarına vesîle olacağı ve okunduğunda vefât etmiş olan müslümanların ruhlarına
hediyye edildiği için bu sûreye Muammime; îmânın esasları (temelleri) ile ilgili hususları
içerisinde bulundurduğu, okuyanların kalblerini tenvîr ettiği, aydınlattığı için, Kalb-ul-Kur'ân
gibi isimler de verilmiştir. Bu sûrede, belli başlı konular olarak; Peygamberimizin sallallahü
aleyhi ve sellem peygamberliği tasdîk edilmekte (doğrulanmakta), inkâr edenle kabûl
etmeyenler tehdîd edilmekte, eski kavimlerin (milletlerin) inkarcı hâllerinden dolayı başlarına
gelen azâb ve felâketler anlatılarak, insanlar gafletten uyanmaya dâvet edilmekte
(çağrılmakta), bu arada Peygamberimiz de sallallahü aleyhi ve sellem tesellî edilmektedir.
Yine bu sûrede Allahü teâlânın kudretinin ve büyüklüğünün eserlerine dikkatler çekilmekte,
âhirete inanmayanların ne kadar pişman olacakları, mü'minlerin, inananların ise, pek büyük
mükâfâtlara nâil olacakları (kavuşacakları) bildirilmektedir. (Kurtubî, Râzî, Abdülhakîm
Arvâsî)
Yâsîn, Kur'ân-ı kerîmin kalbidir. Muhakkak o, bütün dertlere şifâdır. (Hadîs-i
şerîf-Hakîm, Tirmizî)
Her kim Cumâ günü annesinin, babasının veya bunlardan birinin kabrini ziyâret eder
de baş ucunda Yâsîn sûresini okursa, okuduğu her harfi adedince onlar mağfiret edilir
(bağışlanır). (Hadîs-i şerîf-Sa'lebî)
Ölmek üzere bulunan bir hastanın yanında Yâsîn sûresi okunursa, okunan her harfi
için, onar melek iner. Yâsîn sûresi üç bin harftir. İnen melekler, ölmek üzere olan
kimsenin önünde sıra sıra dizilip onun için istiğfâr ederler (bağışlanmasını isterler).
Sekerattaki (ölüm ânındaki) bir mü'minin yanında Yâsîn sûresi okunursa, Cennet Rıdvan'ı
ona Cennet şerâbı içirmedikçe Azrâil (aleyhisselâm) onun rûhunu almaz. (Hadîs-i
şerîf-Sefer-i Âhiret Risâlesi)
Yâsîn sûre-i şerîfesini okumanın on faydası vardır.
1) Aç olan, tok olur yâni ummadığı yerden rızık gelir.
2) Susuz olan, kanıncaya dek su bulur.
3) Elbisesi olmayan elbise bulur.
4) Eceli gelmeyen hasta şifâ bulur.
5) Eceli gelen hasta ölüm acısı duymaz.
6) Ölürken, Cennet melekleri gelip görünür.
7) İnsan korktuğundan emîn olur.
8) Misâfir ve garîb yardımcı bulur.
9) Bekârların evlenmesi kolay olur.
10) Gayb olan şey bulunur.
Fakat bunları niyyet ederek ve inanarak okumak lâzımdır. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
Yâsîn, Peygamber efendimizin ism-i şerîflerinden olup, "Ey benim bahr-i yakînimin
sabbâhı (yakîn deryâmın dalgıcı) olan habîbim!" demektir. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
YE'CÛC VE ME'CÛC:
Kur'ân-ı kerîmde adı geçen ve kıyâmete yakın, yeryüzüne yayılacak olan zararlı ve
bozguncu iki kötü kavim.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Nihâyet Ye'cûc ve Me'cûc'ün seddi açılıp da her tepeden saldırdıkları ve hak olan va'd
(kıyâmet) yaklaştığı vakit, işte o zaman kâfir olanların gözleri hemen dikilecek: "Vah
bizlere! Biz bundan gaflet ettik, doğrusu kendimize zulmetmiş olduk" diyecekler." (Enbiyâ
sûresi: 96, 97)
Cenâb-ı Hak (kıyâmete yakın) Ye'cûc ve Me'cûc'ü gönderir. Bunlar, yüksek yerlerden
akın edecekler, ilk kâfile Taberiyye gölüne uğrayıp oradan geçecektir. (Hadîs-i
şerîf-Riyâz-üs-Sâlihîn)
Resûlullah efendimiz, Zülkarneyn'in inşâ ettiği sed hakkında buyurdular ki: "Ye'cûc ve
Me'cûc, onu her gün oyuyorlar. Tam delecekleri sırada, başlarında bulunan reis; "Bırakın
artık delme işini, yarına yaparsınız" der..." (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Resûlullah efendimiz, kıyâmet alâmetlerinden her ne haber verdi ise hepsi doğrudur.
Yanlışlık olamaz. O zaman güneş, âdet dışı olarak garbdan (batıdan) doğacaktır. Hazret-i
Mehdî çıkacak, Îsâ aleyhisselâm gökten inecek. Deccâl çıkacak. Ye'cûc ve me'cûc denilen
insanlar yeryüzüne yayılacaktır. (Ahmed Fârûkî)
Ye'cûc ve Me'cûc denilen kimseler, Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes'in soyundandır.
Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır. Herbirinin bin çocuğu olur.
Arkasında kaldıkları seddi her gün oyarlar; sed, gece eskisi gibi olur. Hepsi kâfirdirler. Sed
arkasından çıkınca insanlara saldırırlar. (Yûsuf Nebhânî)
Zülkarneyn, Avrupa ve Asya kıt'alarına mâlik oldu. Asya'nın kuzey doğusundaki mü'min
Türkler'in ricâsı üzerine, Ye'cûc ve Me'cûc kavminden korunmak için büyük duvar yaptırdı.
Bu, şimdiki Çin seddi değildir. (Nişâncızâde)
YED:
Kelime mânâsı "el" demek olup, Allahü teâlâ hakkında kudret, gücü yetmek mânâsı
verilen lafız, söz.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
(Habîbim) de ki: Ey mülkün sâhibi (olan) Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin.
Dilediğinden mülkü alırsın. Dilediğini azîz, dilediğini zelîl edersin (alçaltırsın). Hayır (ve
şer) senin yed'indedir. Şüphesiz sen, her şeye kâdirsin (gücü yetensin). (Âl-i İmrân sûresi:
26)
Yed-i Beydâ:
Parlak el. Mûsâ aleyhisselâmın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında
gözleri kamaştıran ve güneş ziyâsı saçan eli.
Yed-i Emîn:
Kânûnen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs.Mahkemece kendisine bir şey emânet
olunan kimse; güvenilir, emin el.
Yed-i Kudret:
Allahü teâlânın kudreti.
Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki; mü'min olmadıkça Cennet'e
giremezsiniz ve birbirinizi sevmedikçe mü'min olamazsınız. Size; birbirinizi seveceğiniz bir
şeyi bildireyim mi?Selâmı aranızda yayın. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)
Nefsim yed-i kudretinde olana yemîn ederim ki, sizlerden biriniz beni evlâd ve
babasından fazla sevmedikçe lâyıkı ile mü'min olamaz. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)
YEHOVA ŞÂHİDLERİ:
Amerika Birleşik Devletleri'nde Ch. Şarl Russel tarafından 1872'de kurulan, 1931
senesinden sonra kendilerini bu adla tanıtmaya çalışan mezheb ve misyoner teşkîlâtına verilen
ad.
Yehova şâhidleri, Tevrât'ın, Yehova adını verdikleri tanrının kelâmı olduğunu,
kendilerinin hazret-i Âdem'in oğlu olan Hâbil'den, hazret-i Îsâ'ya kadar süregelen uzun
devredeki şâhidlerin son temsilcileri olduklarını, Îsâ krallığının 144.000 uyruklu yeni bir
dünyâ olacağını ileri sürerler. Propagandalarını çeşitli yazılar, broşürler ve sloganlarla
yaparlar. Asker olmayı ve bayrağı selâmlamayı reddederler. Bunların hahamları yoktur.
Gezici vâizleri vardır. Toplanma yerleri New York'tadır. İstatistiklere göre özellikle
anglosakson olmak üzere sayıları 900.000'e varmaktadır. Mezheb 1945'ten beri Batı
Avrupa'da yayılmıştır. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Yehova şâhidleri tatlı, okşayıcı dillerle müslüman yavrularını aldatmaya çalışıyorlar.
Telefon rehberlerinden aldıkları adreslere, broşürler, risâleler gönderiyorlar. Şık, süslü
giyinmiş güzel kızlar kapı kapı dolaşarak evlere bu risâlelerden bırakıyorlar. Çok şükür ki
müslümanlar bu yaldızlı, hîleli yalanlara aldanmıyorlar. Çünkü müslümanlar onların
zannettikleri gibi câhil insanlar değildir. (M. Sıddîk Gümüş)
YEMÎN:
Kuvvet. Bir haberi yâhut bir işi yapma veya yapmama husûsundaki azmi, iddiâyı (sözü);
vallahi, tallahi şeklinde, Allahü teâlânın ism-i şerîfini anarak veya dînin izin verdiği sözlerle
kuvvetlendirmek.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Yeminlerinizi koruyun. (Mâide sûresi: 89)
Alış-verişte vallahi böyledir, vallahi öyle değildir diye yemîn edenlere ve san'at
sâhiplerinden, yarın gel, öbür gün gel diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun. (Hadîs-i
şerîf-Kimyây-ı Seâdet)
Doğru olsa bile çok yemîn etmek, son nefeste îmânsız gitmeğe sebeb olur. Doğru olarak
çok yemîn etmek Allahü teâlânın ism-i şerîfine ve yemîne kıymet vermemek olur. Bunlara
kıymet vermeyerek yemîn etmek çok çirkin olur. Şarkılarda, temsillerde, eğlencelerde yemîn
etmek böyledir. (A.Haskefî, İbn-i Âbidîn)
Yemîn Keffâreti:
Yapılan yemîne riâyet etmeyip, yemîni bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret, cezâ.
Yemîni bozmadan keffâret verilmez. Yemîni bozduktan sonra keffâreti geciktirmek
günâhtır.Yemîn keffâreti için bir köle âzâd edilir. Yâhut zekât alması câiz olan erkek veya
kadın on fakîre bütün bedenini örtecek kadar bir kat çamaşır verilir. Veya aç olan on fakîr bir
gün iki defâ (sabah-akşam) doyurulur. Bu üçünden birini yapamayan fakir, üç gün ard arda
oruç tutar. Bu oruçlara geceden niyet edilir.Kadın üç günü tamamlamadan hayz başlarsa, hayz
bittikten sonra yeniden üç gün tutar. (İbn-i Âbidîn)
Yemîn-i Gâmûs:
Günâha ve Cehennem'e sokan yemin. Geçmişteki bir şey için, bile bile yalan söyleyerek,
yemin etmek.
Yemîn-i gâmûs eden kimse için peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
Kim yalan yere yemîn ederse, Allahü teâlâ onu Cehennem'e koyar. (Merginânî)
Yemîn-i Gâmûs büyük günâhtır. Pişman olunca tövbe edilir. Keffâret verilmez. (İbn-i
Âbidîn)
Yemîn-i Lağv:
Boş yere yemîn. Geçmiş bir şey için zan ile yanlış yemîn etmek. Bunda günah ve keffâret
yoktur.
Yemîn-i Mün'akıde:
Geleceğe âit bir iş hakkında meselâ ilerde yapacağım veya yapmayacağım diyerek yapılan
yemîn.
Mün'akıde yemin üç türlüdür: Birincisi zaman bildirmeden yapılır.Meselâ döğeceğim diye
yemîn edince, ikisi de sağ kaldıkça, döğmezse yemîn bozulmaz.Biri ölünce bozulur.
Döğmeyeceğim diye yemîn edince, ölünceye kadar döğmezse, sonsuz olarak bozulmaz. Bir
kerre döğerse bozulur. Keffâret denilen cezâsını yerine getirir ve yemin biter. İkinci defâ
döğerse, keffâret vermez. İkincisi, zaman bildirilerek yapılan yemindir. Zamânı gelmeden
bozarsa, keffâret lâzım olur. Zamânı gelmeden önce ölürse yemin bozulmaz. Üçüncüsü, şarta
bağlı yemindir. Yemin ettiği şeyin yapılıp, yapılmamasını, kendinin veya başkasının bir şeyi
yapıp yapmamasına bağlamaktır. Zaman söylenmedi ise, hemen yapmak, zaman söylendi ise,
zamânın sonuna kadar yapmak lâzımdır. Kalkıp gelmezsen vallahi seni döğerim demek bu
çeşit bir yemindir. (Merginânî, İbn-i Âbidîn)
YERHAMÜKALLAH:
Aksırıp, Elhamdülillah diyene, yanında bulunan kimsenin; "Allahü teâlâ sana merhamet
etsin" mânâsına söylediği mübârek bir söz, teşmit. (Bkz. Teşmît)
Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Selâmına cevâb vermek, hastasını
yoklamak, cenâzesinde bulunmak, dâvetine gitmek ve aksırıp Elhamdülillah diyene
yerhamükallah demek. (Hadîs-i şerîf-Buhârî-Müslim)
Aksırıp, Elhamdülillah diyene, namazda iken yerhamükallah demek namazı bozar.
Namazın dışında hemen cevâb vermek üç kerreye kadar farz-ı kifâye, fazla aksırmalarda ise
müstehabdır. (Riyâd-ün-Nâsihîn)
YE'S:
Ümitsizlik, ümîd kesmek.
Allahü teâlâ, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Allah'ın rahmetinden (af ve lütfundan) ye'se düşmeyiniz. Doğrusu, kâfirlerden başkası
Allah'ın rahmetinden ye'se düşmez. (Yûsuf sûresi: 87)
Ye's hâlinde tövbe makbûldür. Fakat ye's hâlindeki îmân makbûl değildir. (Mâtürîdî)
Ey insan!.. Etrâfın, arzû ve emellerine uyduğu zaman, her şeyi, aklınla, ilminle, fenninle,
gücünle, kuvvetinle yaptığına, bütün başarıları îcâdettiğine inanıyorsun. Hakk'ın sana verdiği
vazîfeyi unutuyor ve o yüksek me'mûrluktan istifâ ediyor ve emânete sâhib çıkmaya
kalkıyorsun. Kendini mâlik ve hâkim tanımak ve tanıtmak istiyorsun. Öte taraftan, etrâfın
arzûlarına uymaz, dış kuvvetler seni mağlûb etmeye başlarsa, o zaman da kendinde hasret,
hüsran, acz ve ye'sten başka bir şey görmüyorsun. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
YESEVİYYE:
Evliyânın büyüklerinden Ahmed Yesevî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.
Tarîkatler başlıca ikidir. Zikr-i hafî yâni sessiz zikir yapan ve zikr-i cehrî yâni yüksek
sesle zikir yapan tarîkatler. Birincisi, hazret-i Ebû Bekr'den gelmiş olup, mürşidlerinin
(kurucu hocalarının) adına göre Tayfûriyye, Yeseviyye, Medâriyye, hakîki olan Bektâşiyye,
Ahrâriyye, Ahmediyye-i müceddidiyye ve Hâlidiyye gibi isimler almışlardır. (Abdullah-ı
Dehlevî)
Yeseviyye yolunun kurucusu olan Ahmed Yesevî hazretleri, Buhârâ'da yetişen evliyâdan
Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinden tasavvuf ilmini tahsîl etti. Zâhirî ve bâtınî (mânevî)
ilimlerde kısa müddet içinde yüksek derecelere ulaştı. Pek çok talebe yetiştirdi. Onun
kurduğu Yeseviyye kolu kısa zamanda Türkistan, Mâverâünnehr, Horasan ve Harezm'de
yayıldı. Yeseviyye yolunun kurucusu olan Ahmed Yesevî hazretleri, vakitlerinin çoğunu
Allahü teâlâya ibâdet etmekle ve talebelerine zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmekle geçirirdi.
Devamlı olarak Hızır aleyhisselâmla görüşür, sohbet ederdi. Çocukluğundan îtibâren
Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine tam tâbi olmakta hiç gevşeklik
göstermemişti. 63 yaşına geldiği zaman Resûlullah efendimiz o sene âhirete teşrîf
ettiklerinden, 63 yaşından sonra yeryüzünde durmağı uygun görmemiş, kendisine yer altında
bir hücre yaptırmış ve vefât edinceye kadar orada kalmıştı. (Molla Câmî)
YETÎM:
Ergenliğe ulaşmadan babası ölmüş çocuk.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Yetimlere bâliğ oldukları zaman mallarını verin. Helâli harâma değişmeyin. Kendi
mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. (Nisâ sûresi: 2)
Yetimlerin mallarını zulmen (haksız olarak) yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yerler
ve yakında alevli ateşe girecekler. (Nisâ sûresi: 10)
Yetimin malına da yaklaşmayın. Ancak büluğ (ergenlik) çağına ulaşıp rüşdü (malını
dînin ve aklın uygun gördüğü yerlerde kullandığı) görülünceye kadar en güzel şekilde
(malını koruyup çoğaltmak için) yaklaşabilirsiniz. Bir de ahdi (yapılan sözleşmeyi) yerine
getirin. Çünkü verdiği sözden cayan (kıyâmet günü) sorumludur. (İsrâ sûresi: 34)
Kim şefkat ve merhametle bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu tüyler
sayısınca sevâb alır. (Hadîs-i şerîf-Ahmed bin Hanbel ve Taberânî)
Müslüman evlerinin en hayırlısı içinde kendisine iyi muâmele yapılan yetimin
bulunduğu evdir. Müslüman evlerinin en kötüsü de kendisine haksızlık yapılan yetimin
bulunduğu evdir. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Mâce)
İlâhî! Ben iki zayıfın, yetim ile kadının haklarına tecâvüz etmeyi yasaklıyorum.
(Hadîs-i şerîf-Nesâî))
Dul ve yetimlerin ihtiyâcına koşan, Allah yolunda cihâd edenlerle, gündüzün oruç
tutup geceyi ibâdetle geçiren gibidir. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)
Yetîmi kendine yakın tut. Başını elinle okşa ve onu sofrana oturt. Böyle yaparsan
kalbin yumuşar ve hâcetin (ihtiyâcın) görülür. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)
Her kim kıymetli günlere hürmeten bir yetimin başını okşarsa, Hak teâlâ hazretleri, o
yetimin başındaki kıl sayısınca o kimseye nîmet lutfeder. (Süleymân bin Cezâ)
Haksız yere yetîm malı yemek, büyük günâhlardandır. (Kutbüddîn-i İznikî)
İslâm dîninde yetîmlik, büluğa (ergenlik, evlenecek yaşa gelmekle) sona erer. (İbn-i
Âbidîn)
YETMİŞ İKİ FIRKA:
Ehl-i sünnet yolundan (Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiği doğru
yoldan) ayrılan ve Cehennem'e gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen bozuk fırkalar. Bunlara
bid'at ehli veya dalâlet fırkaları da denir.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Benî İsrâil (İsrâiloğulları) yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi
Cehennem'e gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasârâ (hıristiyanlar) da yetmiş iki
fırkaya ayrılmıştı. Yetmiş biri Cehennem'e gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de
yetmiş üç kısma ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehennem'e gidip, yalnız bir fırkası
kurtulur." Eshâb-ı kirâm (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu bir fırkanın kimler
olduğunu sorunca; "Cehennem'den kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda
gidenlerdir" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Milel ve Nihal, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce)
Yetmiş iki sapık fırkaya mensub olanlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıkları gibi
inanmıyanlar, mânâsı açık olmayan nassları (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri) yanlış te'vil
ettikleri (yorumladıkları) için kâfir olmuyorlar ise de, sapık inanışları yüzünden Cehennem'e
gideceklerdir. Fakat müslüman oldukları için, azâbda sonsuz kalmayacak, îtikâdlarının
(inanış) bozukluğu kadar yandıktan sonra tekrar çıkarılacak, Cennet'e sokulacaklardır. Yetmiş
iki sapık fırka vardır. Bunların yaptıkları ibâdetlerin hiçbiri kabûl edilmez. (İmâm-ı Rabbânî)
Muhammed aleyhisselâmın ümmeti yetmiş üç fırkaya ayrıldı. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan ve açık olanların da mânâları icmâ ile zarûrî olarak
anlaşılmamış olan inanılacak ve yapılacak bilgilerde ictihâd ederken yanılmak küfür
(îmânsızlık) olmaz ise de büyük günâh olur. Müslümanların yetmiş üç fırkasından yetmiş iki
fırkası böyle yanılmış, doğru yoldan ayrılmış, bid'at sâhibi olmuşlardır.Bunlar sapık
inançlarının cezâsı olarak Cehennem'e gireceklerdir. Fakat müslüman oldukları için
Cehennem'de sonsuz kalmayacaklar, azâb gördükten sonra çıkarılacaklardır. (Abdülganî
Nablüsî)
Yetmiş iki bid'at (sapıklık) yolunun esâsı dokuz fırkadır ki bunlar; hâricî, şiî, mûtezile,
mürcie, müşebbihe, cehmiyye, dırâriyye, neccâriyye ve kilâbiyyedir. Peygamber efendimizin
sallallahü aleyhi ve sellem ve dört halîfesinin zamânında bunların hiçbiri yoktu. Bunların
meydana çıkması ayrı ayrı yollara ayrılması, Eshâb-ı kirâmın (Peygamber efendimizin
arkadaşları), Tâbiîn-i izâmın (Eshâbı gören büyükler) ve Fukahâ-i Seb'anın (yedi büyük fıkıh
âliminin) ölümlerinden senelerce sonra idi. (Abdülkâdir-i Geylânî)
Eshâb-ı kirâmın hepsinin hakkında mümkün olduğu kadar iyi söyleyiniz. Onların
hiçbirine sakın dil uzatmayınız. Yetmiş iki sapık fırkadan kimi ifrâta (aşırılığa) vararak
taşkınlık yaptı, kimi tefrîte (aşırılığa) düşerek haklarını vermedi. Kimi akla güvendi, kimi
felsefeye ve eski Yunan felsefecilerine aldandı. Böylece İslâmiyet'te olmayan, hattâ yasak
olan şeyleri yaptılar. Bid'atlere yâni sapıklığa sarıldılar. Sünneti yâni İslâmiyet'i bıraktılar.
(Seyyid Alizâde)
YEVM-İ ÂHİR:
Âhiret günü. Îmân edilmesi lâzım olan altı şeyden beşincisi. Arkasından gece gelmeyen
gün. Bu zamânın başlangıcı insanın öldüğü gündür. (Bkz. Âhiret, Kıyâmet)
YEVM-İ NAHR:
Kurban kesme günü. Zilhicce ayının onuncu yâni kurban bayramının birinci günü. On
birinci ve on ikinci günleri de kurban kesme günü olduğundan hepsine birden eyyâm-ı nahr
denildi.
YEVM-İ ŞEK:
Şüpheli gün. Havanın bulutlu olup, Ramazan ayı hilâlinin görülmemesi sebebiyle Şâbân
ayının otuzuncu günü mü, yoksa Ramazân-ı şerîfin ilk günü mü olduğu bilinmeyen, Şâbân'ın
yirmi dokuzundan sonra gelen gün.
Yevm-i şekte Ramazân-ı şerîf orucuna veya vâcib bir oruca niyet edilerek oruç tutulması
tahrîmen (harama yakın) mekrûhtur. (M. Mevkûfâtî)
Yevm-i şek'te öğle namazı zamânına kadar oruç tutup, o gün Ramazan olduğu îlân
edilmezse, orucu bozmak lâzım olur. Bozmayıp, oruca devâm etmek tahrîmen mekrûhtur.
(İbn-i Âbidîn)
YEZÎDÎLER:
Hazret-i Ali'ye düşman olan ve şeytana tapan kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka.
İbâdiyye fırkasının kurucusu Abdullah bin İbâd'ın adamlarından Yezîd bin Enîse'ye uydukları
için bu adı almışlardır. Emevî halîfelerinden Yezîd'in bunlarla hiçbir ilgisi yoktur.
Hâricîler yedi fırkadır. Bunlardan İbâdiyye fırkası, Abdullah bin İbâd adındaki kimsenin
adamlarıdır. İbâdiyye fırkası dörde ayrıldı. Bunlardan Yezîd bin Enîse'nin adamlarına Yezîdî
denildi. Yezîdîlere göre; Acemden bir peygamber gelecek, kendisine gökte yazılmış bir kitâb
inecek, Muhammed aleyhisselâmın dîninden çıkacak, Sâbiiyye olacak yâni yıldızlara
tapınacaktır. Küçük ve büyük her günâhı işleyen kimse kâfir olmaktadır. (Seyid Şerîf
Cürcânî)
İleri sürdükleri bozuk fikirlerden dolayı tâkibe uğrayan Yezîdîler, on ikinci asırda Kuzey
Irak'taki Lâdeş vâdisine sığındılar. Âdî adlı birinin etrâfında toplanıp inanışlarını bölgedeki
halk arasında yaydılar. Âdî'nin ölümünden sonra yerine kardeşinin oğlu ikinci Âdî geçti ve
daha sonra da oğlu Şeyh Hasan reis oldu. Gün geçtikçe sayıları artan Yezîdîler üzerine Musul
emiri İmâdüddîn Zengî kuvvet göndererek onları dağıttı. Âdî ve Yezîd bin Enîse'nin insan
üstü varlıklar olduğunu kabûl eden ve müslümanlıkla hıristiyanlık karışımı bir inanca sâhib
olan Yezîdîler, Osmanlılar zamânında da tâkibâta uğradılar. Osmanlı şeyhülislâmları,
kendilerine müslüman adı verdikleri hâlde, helâle haram diyen, güneşe tapınan, iblise
(şeytana) tâzim gösteren ülü'l-emre yâni devlet başkanına karşı isyân eden Yezîdîlerin
bulundukları yerin dâr-ül-harb olduğuna ve İslâm askerinin bunlarla harb edeceğine dâir fetvâ
verdiler. Irak, Sûriye, Yemen, Âzerbaycan, Türkiye ve Hindistan gibi yerlere dağılmış olan
Yezîdîler bugün de mevcûddurlar. (M. Sıddîk Gümüş, Abbâs Azzâvî)
Yezîdîler, Arabî ve kürtçe yazılmış olan Kitâb-ül-Celve adlı kitâba çok önem verirler. Bu
kitap, Maksimilyan Bütner tarafından Almanca'ya tercüme edilmiştir. Yezîdîler, iblise melek
ve tâvûs derler. Şeytana söğeni öldürürler. Derdleri, belâları iblis yaratır derler. Lâdeş
vâdisindeki Baadır köyünde bulunan ölülerini gidip dolaşmaya hac derler. Her gün güneş
doğarken ona karşı dururlar. Sabah ilk ışık gelen toprağı öperler. Güneş batarken de ona
yalvarırlar. Bu yaptıklarına namaz kılmak, ibâdet etmek derler. Ocak ayında üç gün oruç tutan
Yezîdîlerin okuma-yazma öğrenmesi ve sakal bırakması büyük günahtır. (M. Sıddîk Gümüş)
YILBAŞI:
Sene başı. Yeni bir senenin başlaması. Başlangıç zamânına göre iki çeşit sene vardır.
Mîlâdî ve hicrî sene.
Mîlâdî sene Îsâ aleyhisselâmın doğum günü zannedilen târih ile başladığı kabûl edilir.
Ancak Îsâ aleyhisselâmın doğum zamânı kesin olarak bilinmediği için, bu senenin başlangıcı
tahmîne dayanmakta, ilmî ve târihî bir gerçek taşımamaktadır. Bir Ocak'ın (Kânûn-i sânî)
yılbaşı olarak kabûl edilmesi, Fransa kralı Dokuzuncu Şarl'ın 1563'de verdiği emirle
benimsenmiştir. (Bkz. Noel) (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Hicrî sene, Peygamber efendimizin Mekke'den, Medîne'ye hicret ettiği seneden başlar.
Hicrî senenin başı Muharrem ayının birinci Cumâ günüdür. Muharrem ayının birinci gecesi
müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
YOLCU:
Yola çıkan, konuk, seferî kimse. (Bkz. Müsâfir)
Dünyâda sanki bir garîb gibi veya yola çıkacak bir yolcu gibi ol ve kendini kabir
ehlinden bil. (Hadîs-i şerîf-Et-Tâc)
YUHANNA:
1. Îsâ aleyhisselâma îmân eden on iki havârîden biri. İbrânî dilinde Yahyâ
demektir.Rumca'da Yohannes, İngilizce'de Can, Fransızca'da Jan denir. Dört İncîl'i
yazanlardan biridir. Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu idi. Yüz senesinde Efes'te öldü.
Hıristiyanlar, on ikinci ayın yirmi yedisinde yortusunu yaparlar.
2. Dört İncîl'den biri.
Hıristiyanların dinlerinin esâsı olan ve İncîl dedikleri dört kitâb, Allahü teâlânın Cebrâil
aleyhisselâm ile gönderdiği asıl İncîl-i şerîf değildir. Bu dört kitab, Îsâ aleyhisselâm semâya
çıkarıldıktan sonra dört kimse tarafından yazılmış birer târih kitabıdırlar. Bunlardan birincisi
Matta olup, ahbablarının arzû ve ısrarları üzerine gördüklerini ve işittiklerini bildirmek için