ZÂHİD:

1. Dünyâya düşkün olmayan kimse.

Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu dünyâda zâhid, âhirete râgıb (isteyen) yapar.

Ayıblarını ona bildirir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Dünyâda zâhid olanı, Allah sever. İnsanlarda bulunanlarda zâhid olanı insanlar sever.

(Hadîs-i şerîf-Berîka)

Dünyâyı sevmek, bütün hatâların başlangıç noktasıdır. Dünyâdan kendini sakınan

kimseler, zâhid olanlardır. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Âlimler buyuruyor ki: "Bir kimse ölürken, malının, zamânın en akıllısına verilmesini

vasiyyet etse, zâhide vermek lâzımdır." Çünkü zâhid, dünyâya rağbet etmez, özenmez,

üzerine düşmez.Dünyâya düşkün olmaması aklının çok olduğunu gösterir. (İmâm-ı Rabbânî)

Zâhid, dünyâya gönül bağlamadığı için insanların en akıllısıdır. (İmâm-ı Rabbânî)

2. Şüpheli olur korkusu ile mübâhların (dînen izin verilenlerin) çoğunu terk eden.

Zâhid âlimin iki rek'at namazı, zâhid olmayanın ömrü boyunca kıldığı namazdan

hayırlıdır. (Muhammed Hâdimî)

Ey oğlum! Yakîn ve sabrı san'at edin. Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden uzak

olursan, dünyâda zâhid ve mücâhid olursun. (Lokman Hakîm)

ZÂHİR (Ez-Zâhir):

1. Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Varlığında şek ve şübhe

olmayan, her eserinde varlığına deliller, işâretler bulunan yüce Allah.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Her şeyin başlangıcı ve sonu, Zâhir ve Bâtın O'dur. (Hadîd sûresi: 3)

Allahü teâlâ Zâhirdir. O'nun varlığı her şeyden âşikârdır. Gözümüzün gördüğü her

manzara, kulağımızın işittiği her ses, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey; gerek

içimizde, gerek dışımızda şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey, O'nun varlığına,

birliğine delildir ve Zâhir ismini işâret etmektedir. (İmâm-ı Gazâlî)

İşrak vaktinde ez-Zâhir ism-i şerîfi söylendiğinde kalbde evliyâlık nûru meydana gelir.

(Yûsuf Nebhânî)

2. Açık, görünen, dış görünüş, insanın dış görünüşü.

Bâzı kimseler, güzellikleriyle tekebbür ederler. Hâlbuki güzellik insanda kalıcı değildir.

Çabuk gider. Âriyet, ödünç olan şeyle kibirlenmek ve öğünmek ahmaklıktır. Zâhirin

güzelliği, kalbin güzelliği ile yâni iyi huyla birlikte olunca, kıymetlidir. Kalbin temizliği de

Resûlullah'ın sünnetine uymakla belli olur. (Muhammed Hâdimî)

3. Fıkıh usûlü ilminde; sevk edilmediği, kendisi için buyrulmadığı mânâ, açıkça ve

kolayca anlaşılan lafız (söz).

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Resûlümün size verdiğini alınız. Nehy, men' ettiği şeyden sakınınız. (Haşr sûresi: 7)

Bu âyet-i kerîme harbsiz ele geçen malların (fey'in) taksiminde (bölüştürülmesinde)

Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem itâat edilmesi hakkında nâzil olmuştur. Ayrıca, bu

âyet-i kerîme, her emrettiği ve her yasak ettiği şeyde Peygamberimize sallallahü aleyhi ve

sellem itâat etmenin vâcib olduğuna delâlet etmesi bakımından da zâhirdir. Böyle sevk

edildiği, buyrulduğu mânâya açıkça delâlet eden lafza nass denir.

Zâhir Haberler:

Hanefî mezhebinin, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe ve talebelerinden gelen kuvvetli, güvenilir

haberlerine verilen ad. Bu haberlere usûl haberleri de denir.

Hanefî mezhebinin bilgileri sonraki âlimlere üç yoldan gelmiştir. Bunlar; zâhir haberleri,

nevâdir haberleri ve vâkıât haberleridir.

Zâhir haberler, İmâm-ı Muhammed'in altı kitâbı ile bildirilmektedir. Bu altı kitab;

El-Mebsût, Ez-Ziyâdât, El-Câmi-us-sagîr, Es-Siyer-üs-sagîr, El-Câmi-ul-kebîr,

Es-Siyer-ül-kebîr kitâblarıdır. Bu kitabları İmâm-ı Muhammed'den güvenilir kimseler

getirdiği için zâhir haberler denilmiştir. Zâhir haberlerini ilk toplayan, Hâkim Şehîd

Muhammed'dir. Bunun Kâfi kitâbı meşhûrdur. (İbn-i Âbidîn)

Zâhir Mânâ:

Lafızdan (sözden) anlaşılan, açık, görünen mânâ.

Ehl-i sünnet âlimleri, nasslara (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere) zâhir mânâlarını

vermişlerdir. Zarûret olmadıkça, nassları te'vîl etmemişler, bu mânâları değiştirmemişlerdir.

Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik yapmamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve

mezhebsizler, Yunan felsefecilerinden ve din düşmanlarından işittiklerine uyarak nasslara

yanlış mânâ vermişlerdir. (Seâdet-i Ebediyye)

Zâhirî İlimler:

Okuyarak, çalışarak ve araştırarak elde edilen, öğrenilen ilimler. Kelâm, tefsîr, fıkıh gibi

din bilgileriyle; mantık, matematik, fizik, kimyâ, biyoloji, geometri gibi fen bilgileri.

Zâhirî ilimlerde mütehassıs, tasavvuf derecelerinde çok yüksek olan derin âlim, büyük

velî Abdullah-ı Dehlevî buyurdu ki: "Hazîn ses ve Allah sevgisini anlatan şiirler ve evliyây-ı

kirâmın hayâtını bildiren kasîdeler, kalbdeki bağlılığı harekete getirir. Hafif sesle zikr etmek

(Allahü teâlânın adını anmak) ve İslâmiyet'in yasak etmediği şiirleri dinlemek Çeştiyye

yolunda olanların kalblerini inceltir."

Zâhirî ilimlerden olan tefsîr ilmini öğrenmek ve Kur'ân-ı kerîmin tefsîrini yapabilmek için

şu on beş ilmi bilmek lâzımdır:Lügat, sarf, nahv, iştikak, meânî, beyân, bedî, kırâat, usûl-i

din, fıkıh, esbâb-ı nüzûl, nâsih ve mensûh, usûl-i fıkh, hadîs, ilm-i kulûb. Bu ilimleri

bilmeyen kimsenin tefsîr yapması câiz değildir. (Muhammed Hâdimî)

ZÂHİRİYYE:

Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin zâhir, görünen mânâlarından başka hiçbir delîl ve

kıyâsı kabûl etmeyen Dâvûd-i Zâhirî'nin kurduğu mezheb.

Zâhiriyye mezhebine mensûb kimseler, hükmü açık omayan âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i

şerîfleri te'vil ettiler, yâni yanlış mânâlar vererek Ehl-i sünnetten (Peygamber efendimizin ve

Eshâbının yolundan) ayrıldılar. Hayırlı işlerin namaz yerine gececeği sapıklığını körüklediler.

(İbrâhim Muhammed Neşât)

Zâhiriyye mezhebini 1184-1198 yıllarında iktidârda olan Muvahhidî hükümdârı Yâkub

bin Yûsuf bin Abdülmü'min, Kuzey Afrika ve Endülüs'te yaymaya çalışmıştır. Bu hükümdâr

halkın zâhiriyye mezhebine uymasını ve Mâlikî mezhebini bırakmasını istemiş, hattâ Mâlikî

mezhebine göre yazılan fıkıh kitablarını toplatıp yaktırmıştır. Adı geçen hükümdârın

ölümünden sonra, zâhiriyye mezhebi, yavaş yavaş sönmüştür. (Muhammed Ebû Zühre)

ZÂLİM:

1. Zulm eden, müslümanlara ve İslâmiyet'e; eli ile, dili ile ve kalemi ile zarar veren,

başkalarının hakkına tecâvüz eden.

Zâlimin çok yaşamasına duâ etmek, Allahü teâlâya isyân olunmasını istemektir.

(Hadîs-i şerîf-Berîka)

Zâlime yardım eden, ondan zarar görür. (Hadîs-i şerîf-Ahmed bin Abdülehad)

Bir zâlime yardım edene Allahü teâlâ o zâlimi musallat eder. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Ananın-babanın çocuğuna olan ve mazlûmun, zâlime olan bedduâları red olunmaz.

(Hadîs-i şerîf-Berîka)

Sabah ve akşam tevbe etmeyen kimse zâlimlerdendir. (İmâm-ı Mücâhid)

Âsi ve fâsıklarla arkadaşlık etmemeli, fıskı çok olanlardan çok kaçınılmalıdır.

Zâlimlerden, müslümanlara eziyyet edenlerden daha çok kaçmalıdır. (Abdülhakîm Arvâsî)

2. Allahü teâlâya inanmayan kâfir.

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmede meâlen buyuruyor ki:

Allahü teâlâ zâlimleri sevmez. (Âl-i İmrân sûresi: 57 ve 140)

ZÂMİN:

Kefil, birisinden belli bir veya birkaç kimsenin istedikleri bir şeyi, kendisinin de

ödeyeceğine söz veren kimse. Dâmin. (Bkz. Kefil)

Mübâşir (kişi, bizzat kendisi) müteammid (kasten) olmasa da zarar verdiği şeyi zâmin

olur. Mübâşir, kasten yaparsa, hem zâmin hem günahkâr olur. (İbn-i Âbidîn)

Birinin hayvanı bir kimseden ürküp de kaçarken koybolsa, ürkmesine sebeb olan zâmin

olmaz. (Mecelle)

ZAMM-I SÛRE:

Farz namazın ilk iki rek'atinde, sünnet namazların ve vitrin her rek'atinde ayakta

Fâtiha'dan sonra okunan sûre veya en az üç kısa âyet.

Farzın ilk iki rek'atinde zamm-ı sûreyi unutan, üçüncü ve dördüncü rek'atlerde okuyup,

sonra secde-i sehv yapar. Zamm-ı sûrenin bir parçasını rükûda okuyana, Ettehiyyâtüden sonra

az bir şey okuyarak, üçüncü rek'ati geciktirene secde-i sehv lâzım gelir. (Halebî)

ZAN:

Sanma ve düşünme.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Zanların çoğundan kaçının, zîrâ bâzı zanlar günâhtır. (Müslümanların ayıb ve

kusurlarını) araştırmayın; bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından hoşlanmayacağı sözle)

çekiştirmesin... (Hucurât sûresi: 12)

Kulum beni nasıl zannederse, ona zannettiği gibi muâmele ederim. (Hadîs-i

kudsî-Keşf-ül-Hafâ)

Şu kimselere şaşarım; zanla konuşurlar ve onunla amel ederler. (İmâm-ı a'zam Ebû

Hanîfe)

Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu, iyi bilinir veya temiz olduğu çok zannedilirse,

bununla abdest alınır. (Halebî)

Zann-ı Gâlib:

Çok kuvvetli zan.

Abdest aldım mı, almadım mı diye şüpheye düşüp, zann-ı gâlibi abdestsiz olduğu yönde

olursa, abdesti bozulur. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)

Zannî Delil:

Mânâsı açık anlaşılmayan âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile bir sahâbî tarafından

bildirilen mânâsı açık hadîs-i şerîf.

Zannî deliller, vâcibler ile tahrîmen (harama yakın) mekrûhları bildirir. Meselâ, kurban

kesmek, vitir namazı kılmak zannî delil ile bildirilmiştir. Bunları yapmamak tahrîmen

(harama yakın) mekrûhtur. (İbn-i Âbidîn, Molla Hüsrev)

ZÂRİYÂT SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin elli birinci sûresi.

Zâriyât sûresi, Mekke'de nâzil oldu (indi). Altmış âyettir. Zâriyât kelimesi ile

başladığından, bu isim verilmiştir. Sûrenin başındaki âyet-i kerîmeler, öldükten sonra

dirilmenin, âhiret hayâtının ve âhirette mükâfât ve cezânın vukû bulacağını, pek muazzam

kudret eserlerinin bir kısmına yeminle beyân edilmiştir. (İbn-i Abbâs, Râzî, Kurtubî)

Zâriyât sûresinde meâlen buyruldu ki:

Şüphesiz ki muttakîler (takvâ sâhipleri), Cennetlerde pınar başlarındadır. Rablerinin

kendilerine verdiğinden râzı oldukları hâlde. Doğrusu onlar bundan önce güzel amel

işleyenlerdi. (Âyet: 15,16)

Kim Zâriyât sûresini okursa, Allahü teâlâ ona, dünyâda cereyân eden ve esen her bir

rüzgârın adedi için on hasenât (sevâb) verir. (Hadîs-i şerîf-Envâr-ut-Tenzîl)

ZARÛRET:

Haram olan, yasaklanan bir işin yapılmasını mübâh (dînen serbest) kılan sebeb, özür.

Zarûretler, dînen haram, yasak olan şeyleri mübâh kılar. Yâni mübâhı (dînen yapılması

serbest olan bir işi) yapan nasıl muâheze olunmazsa (cezâlandırılmazsa), zarûret olan bir işi

yapan da muâheze olunmaz. Bir kimse, mûteber bir ikrah (zorlama, cebr) ile başkasının

malını telef etse, ikrah zarûreti bu işin haramlığını, yasaklığını gidermez. O iş yine haramdır.

Sâdece bu işi ikrah, zorlama, korkutma gibi zarûret sebebiyle yaptığı için, sorumlu olmaz.

Zarûretlerin, yasakları mübâh kılmasına ruhsat denir. (Mecelle, Ali Haydar Efendi)

Zarûretler, kendi miktarlarınca takdîr olunurlar. Açlıktan helâk olacak, ölecek bir kimse,

başkasının malından izni olmadan ancak ölmeyecek kadar alıp yiyebilir. Açlık bahânesiyle

fazlasını yiyemez. Daha sonra ölmeyeceği miktarda yediğinin bedelini sâhibine verir, yâhut

helâllaşır. (Mecelle, Ali Haydar Efendi)

ZARÛRİYYÂT-I DİN:

İnanılacak ve yapılacak işlerle ilgili, âlim ve câhil herkesin bilmesi lâzım olan din

bilgileri.

Her şeyden önce zarûriyyât-ı dîni öğrenmek lâzımdır. Bunları bırakıp, başka şeylerle

uğraşmak, kıymetli ömrü faydasız şeylere harcamak olur. Hadîs-i şerîfte; "Allahü teâlânın

bir kulunu sevmemesinin alâmeti, onun mâlâyânî (kendisini ilgilendirmeyen, faydasız

şeyler) ile vakit geçirmesidir." Zarûriyyât-ı dinden olan bilgiler o kadar çoktur ki, insan

mâlâyânî ile uğraşmaya vakit bulamaz. (İmâm-ı Rabbânî)

ZÂT:

1. Kendi.

Allahü teâlâ zâtı ile vardır. Varlığı kendi kendiyledir. Şimdi var olduğu gibi, hep var idi

ve hep var olacaktır. Varlığının önünde ve sonunda yokluk olamaz. Çünkü, O'nun varlığı

lâzımdır. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

2. Kişi, şahıs.

ZÂVİYE:

1. Eskiden büyük kervanların geçtiği ıssız yollarda veya köy ve kasabalarda; dînî

ilimlerin, İslâm ahlâkının ve fen ilimlerinin öğretilmesi, yolcuların barınması maksadıyla

kurulan yer; küçük tekke. (Bkz. Hânekâh, Tekke)

Türkiye Selçuklu Devleti'nden sonra kurulan Osmanlı Devleti zamânında Anadolu'nun

çeşitli yerlerinde zâviyeler kuruldu. Osman Bey, sık sık hocası Şeyh Edebâlî'nin zâviyesine

gider, sohbetlerini dinlerdi. (Âşıkpaşazâde)

Zâviyeye devâm eden genç, orta yaşlı, ihtiyar her zümreden insan, gerekli dînî ilimleri

okuyarak ve yaşayarak öğrenir, güzel ahlâk sâhibi ve herkes tarafından sevilen, topluma

faydalı bir kişi olarak cemiyete katılırdı. (İslâm Târihi Ansiklopedisi)

... Zâviyeye bir yolcu geldiği zaman, eşyâ ve hayvanları yerleştirildikten sonra hamama

sokuluyor, güzelce yıkanıyor,sonra bir odaya alınıp, yiyecek ve içecek ikrâm ediliyordu.

Akşam namazından sonra zâviyede Kur'ân-ı kerîm okunuyor ve gece teheccüd namazına

kalkılıyordu... (İbn-i Battûta)

2. Tasavvufta bulunan kimselerin, ibâdet için çekildiği tenhâ yer.

ZEÂMET:

Osmanlılar zamânında subaylara verilen ve geliri en az yirmi bin ve en çok 99.999 akçe

olan toprak.

ZEBÂNÎ:

Cehennem meleği, azâb yapıcı melek.

Cehennem zebânîleri, günâh işleyen hâfızlara, puta tapanlardan daha önce azâb

yapacaklardır. Çünkü bilerek yapılan günâh, bilmeyerek yapılandan daha kötüdür.

(Hadîs-i şerîf-İhyâ-ul-Ulûm)

Zebânîlere Cehennem'deki vazîfeleri esnâsında, Cehennem ateşi zarar vermez. Denizin,

balığa zararlı olmaması gibidir. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

ZEBÂYIH:

Kesilecek kurbanlık hayvanlar. Kurban edilmiş, kurban olarak kesilmiş hayvanlar. (Bkz.

Zebh)

ZEBH:

Boğazlama, kesme. Hayvanın boğazındaki yemek borusu, hava borusu, iki yandaki kan

damarından üçünü bir anda kesmek.

"Bismillâhi Allahü ekber" diyerek deveden başka hayvanın boğazının herhangi bir

yerinden zebh edilir. Bismillâhi derken (h)yi belli etmek lâzımdır. Belli edince Allahü

teâlânın ismi olduğunu düşünmek lâzım olmaz. (h)yi açıkça belli etmezse, Allahü teâlânın

ismini söylediğini düşünmek lâzımdır. Bunu da düşünmezse, hayvan leş olur. Yemesi helâl

olmaz. (İbn-i Âbidîn)

Deve kesmekte sünnet olan nahrdır (damarları boynun alt tarafından, göğsün bitim

yerinden kesmek). Sığır cinsi, ganem (koyun) ve tavuk gibi zebh olunur. Deveyi zebh ve

sığırı ve koyunu nahr etmek mekrûhtur. (Fetâvây-i Hindiyye)

Hayvanın boğazında merî denilen yemek borusu, hulkûm denilen hava borusu ve evdâc

denilen iki yanda birer kan damarı vardır. Zebh ve nahrda bu dört borudan üçü bir anda

kesilmelidir. Zâbihin (kesenin) kıbleye dönmesi sünnettir. (M. Zihni Efendi, İbn-i Âbidîn)

Eti helal olan hayvanlardan boynu uzun olanların hepsi nahr, boynu kısa olanların hepsi

zebh edilir. (İbn-i Âbidîn)

Zebh edilmeksizin ölen hayvan, meyte (leş) olduğu gibi dînin bildirdiği şekilde zebh

edilmeyip de boğulmak ve başı koparılmak yâhut beyni üzerinde tokmak vurulmak veya

kulak tozuna şiş saplanmak şeklinde öldürülen hayvan dahi meyte (leş) demektir. (M. Zihni

Efendi)

ZEBÛR:

Dört büyük kitabdan biri. Dâvûd aleyhisselâma indirilen mukaddes kitâb.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Dâvûd'a (aleyhisselâm) Zebûr'u verdiğimiz gibi, (Habîbim) şüphesiz sana da vahy ettik.

(Nisâ sûresi: 163)

Tevrât'tan sonra Zebûr'da da yazmışızdır ki, arza (Cennet'e ancak) sâlih kullarım

mîrâsçı olur. (Enbiyâ sûresi: 105)

Allahü teâlânın peygamberleri vâsıtasıyla kullarına gönderdiği dört büyük kitabdan biri

olan Zebûr, manzûm (şiir hâlinde) olup, İbrânî dili üzere idi. Tevrât'tan sonra indirilmiştir.

Vâz ve nasîhat şeklinde olup, Tevrât'ı kuvvetlendirir ve açıklar. Zebûr, Tevrât'ın hükmünü

nesh etmemiş (kaldırmamış)tır. İçinde haram ve helâle dâir hükümler yoktur. (Ahmed

Nişâpûrî)

Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma güzel ve gür bir ses ihsân etmişti. O, Zebûr'u okurken

bütün vahşî hayvanlar boyunlarını eğerek etrâfında toplanırlardı. Pek yanık ve tatlı sesiyle

Zebûr'u okurken; insanlar, cinler, vahşî hayvanlar etrâfında halka olur, dinlerlerdi. Zebûr'u

Dâvûd aleyhisselâmdan dinleyenler hayrân, şaşkın kalıp pekçok kimse kendinden geçip

düşerdi. (Kâdı Beydâvî)

Allahü teâlânın kitâbları vardır. Kur'ân-ı kerîmde bildirilen, yüz dört kitabdır. Yüzü küçük

kitabdır. Bunlara suhuf denir. Dördü büyük kitabdır. Tevrât Mûsâ aleyhisselâma, Zebûr

Dâvûd aleyhisselâma, İncîl Îsâ aleyhisselâma, Kur'ân-ı kerîm bizim peygamberimiz

Muhammed aleyhisselâma nâzil olmuştur. (Kutbüddîn İznikî)

ZEKÂ:

Sebeb ile netîce arasındaki bağlılıkları bulmak, benzeyiş ve ayrılışları anlamak, yeni îcab

ve vaziyetlere zihnin en iyi şekilde uyması.

Akıl başka, zekâ başkadır. Her akıllı zekî, her zekî de akıllı olmayabilir. (Abdülhakîm

Arvâsî)

Akıl, iyiyi ve kötüyü, fâideliyi ve zararlıyı anlar, ayırır. Aklı az olanın zekâsı çok olabilir.

Zekâsı çok olan kâfirleri, din düşmanlarını akıllı sanmak doğru değildir. (Abdülhakîm Arvâsî)

İlk insanların ve her asrın, geri kalmış kısımları, tabîate uymak, hayvanlar ve kendileri

arasında münâsebet kurmak için âletler yapmışlardır. Bu âletler, zekâ ile yapılmıştır.

(Bergson)

Bir arslanın zekâsı, insan zekâsı kadar kuvvetli olsaydı, bu arslan öteki arslanlardan, on

bin kat daha çok korkunç olurdu. Akılsız, dinsiz kimse de, kuvvetinin ve zekâsının çokluğu

kadar, cemiyetlere büyük tehlike olur. (Abdülhakîm Arvâsî)

ZEKÂT:

İslâm'ın beş şartından biri. Dînen zengin sayılan müslümanın nisab miktârındaki zekat

malının belli zamanda belli miktârını zekat niyeti ile ayırıp emr edilen müslümanlara vermesi.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Allahü teâlânın ihsân ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin

kalacaklarını sanıyorlar. Hâlbuki, kendilerine kötülük yapmış oluyorlar. O malları,

Cehennem'de azâb âleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, baştan ayağa kadar,

onları sokacaktır. (Âl-i İmrân sûresi: 108)

Malı, parayı biriktirip, zekâtını, müslüman fakirlerine vermeyenlere çok acı azâbı

müjdele! Zekâtı verilmeyen mallar, paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sâhiplerinin

alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basar gibi bastırılacaktır. (Tövbe sûresi: 134,

135)

Akıllı olan ve büluğ çağına giren ve hür olan müslüman erkek ve kadının, zengin olup

şartları bulununca, zekat vermeleri farzdır. (Halebî)

Zekâtın farzı birdir. Bu da niyet etmektir. Niyet kalb ile olur. Malın zekâtını ayırırken

veya müslüman fakire verirken (Allah rızâsı için, zekat vereceğim) diye niyet etmek, kalbden

geçirmektir. (Tahtâvî)

Dört çeşit malın zekatı vardır. Bu mallar altın ve gümüş, ticâret eşyâsı, hayvanlar ve

toprak mahsulleridir. (İbn-i Âbidîn)

Zekat şu yedi sınıfa verilir: Fakir, miskîn (bir günlük nafakasından fazla bir şeyi olmayan

müslüman), âmil (zekât toplayan memur), mükâtep (efendisinden kendisini satın alıp,

borcunu ödeyince âzâd olacak köle), münkatı' (hac ve cihâd yolunda olup muhtaç kalanlar),

medyûn (borcu olan ve ödeyemeyen müslüman), ibn-üs-sebîl (kendi memleketinde zengin ise

de, bulunduğu yerde yanında mal kalmamış olan ve çok alacağı varsa da alamayıp muhtaç

kalan). (İbn-i Hümâm)

Malı zarardan korumanın ilâcı, zekât vermektir. (İmâm-ı Rabbânî)

Zekât niyeti ile az bir miktar vermek, dağlar kadar altını sadaka vermekten kat kat daha

sevâbdır. (Ahmed Fârûkî Serhendî)

ZEKERİYYÂ ALEYHİSSELÂM:

İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Yahyâ aleyhisselâmın babasıdır. Soyu

Süleymân aleyhisselâma ulaşır. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin emir ve yasaklarını insanlara

tebliğ etti. Yahûdîler tarafından şehîd edildi. Kabri Haleb'dedir.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Bunun üzerine Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir kabûl ile kabûl etti. Onu güzel bir nebât

(bitki) gibi büyüttü. Zekeriyyâ'yı da ona (bakmaya) kefîl kıldı. Zekeriyyâ ne zaman mihrâba

(odaya) girse, onun yanında bol rızık (yiyecek) bulurdu. "Yâ Meryem! Bu (rızk) sana

nerden geliyor?" dedi. O da; "Bu, Allahü teâlâ tarafındandır. Şüphe yoktur ki, Allahü

teâlâ dilediği kimseyi hesâbsız olarak rızıklandırır" derdi. (Âl-i İmrân sûresi: 37)

Zekeriyyâ aleyhisselâm mihrâbında (odasında) namaz kılarken, melekler (Cebrâil

aleyhisselâm) ona şöyle nidâ etti (seslendi: "Muhakkak Allahü teâlâ sana kendinden gelen

kelimeyi (yâni Îsâ aleyhisselâmı) tasdîk edici ve kavminin seyyidi (efendisi) ve nefsine

hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olduğu hâlde Yahyâ'yı müjdeler. (Âl-i İmrân sûresi:

39)

Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'da Tevrât yazan ve kurban kesme ibâdetini idâre eden

Zekeriyyâ aleyhisselâm, İsrâiloğullarına peygamber gönderildi. Tevrât'ın emir ve yasaklarını

insanlara anlattı. Duâsı bereketiyle Allahü teâlâ ona Yahyâ aleyhisselâmı ihsân etti. Zekeriyyâ

aleyhisselâm, Hunne'nin kızı hazret-i Meryem'i alıp, evine götürdü. Onu Zekeriyyâ

aleyhisselâmın hanımı ve hazret-i Meryem'in teyzesi Elisâ Hâtun büyüttü. Hazret-i Meryem

beş yaşına girince, Zekeriyyâ aleyhisselâm ona Tevrât-ı şerîfi okuttu. İsrâiloğulları Zekeriyyâ

aleyhisselâma iftirâda bulundular. Zekeriyyâ aleyhisselâmı şehîd etmek üzere aramaya

başladılar. Yahûdîler onu yakalamak için peşine düştüler.Zekeriyyâ aleyhisselâm,

Beyt-ül-makdîs yakınlarında ağaçlı bir bahçeye girdi. Mûcize olarak yarılan bir ağacın içine

girdi. Ağaç kapandı ve onu gizledi. Yahûdîler o ağacı bıçkı ile biçtiler ve Zekeriyyâ

aleyhisselâmı şehîd ettiler. Zekeriyyâ aleyhisselâm şehîd olduğu sırada yüz yaşında idi.

(İbn-ül-Esîr, Nişâbûrî, Nişâncızâde)

ZELÎL:

Aşağı, alçak, hor, hakîr.

Kıyâmet günü, dünyâdaki kibir sâhibleri, küçük karınca gibi zelîl ve hakîr olarak

kabirden çıkarılacaktır. Karınca gibi fakat insan şeklinde olacaklardır. Herkes bunları

hakîr görecektir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Nefsini azîz eden dînini yıkar. Nefsini zelîl eden kimse, dînini azîz eder. (Mücâhid bin

Cebr)

İlmi azîz ederseniz, azîz olursunuz, zelîl ederseniz zelîl olursunuz. İlim, bir kimsenin

yanına gitmez, ilmin ayağına gidilir. (İmâm-ı Mâlik)

Biz zelîl bir kavim idik. Allahü teâlâ bizi İslâm ile azîz eyledi. (Hazret-i Ömer)

ZELLET-ÜL KÂRÎ:

Kırâat hatâsı. Namazın içindeki farzlardan kırâati yerine getirirken (Fâtiha ve zamm-ı

sûreyi okurken) meydana gelen hatâ, yanlış okuma.

Zellet-ül kârî dört şekilde olabilir:Birincisi i'râbda hatâdır. Yâni harekelerde ve sükûnda

olabilir. Meselâ şeddeyi hafif okur veya medleri (uzunları) kısa okur veya bunların aksini

yapar. İkinci şekil hatâ, harflerde olur. Harfin yerini değiştirir veya harf ilâve eder, yahut

azaltır veya harfi ileri geri alır. Üçüncü şekil hatâ, kelimelerde ve cümlelerde olur.

Dördüncüsü ise, vakf ve vaslde hatâ olur. Yâni duracak yerde durmaz geçer. Geçecek yerde

durur. Bu dördüncü şekil hatâda mânâ değişse de bozulmaz. İlk üç şekilde zellet-ül kârî

mânâyı değiştirip, küfre sebeb olacak mânâ hâsıl olursa veya âyet-i kerîmede kastedilen mânâ

tamâmen değişirse, namazı bozar. (İbrâhim Halebî)

ZEMHERİR:

Cehennem'deki soğuk yer, soğuk cehennem.

Zemheririn soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk, bir sıcak,

sonra soğuk sonra sıcak Cehennem'e atılarak azâb yapılacaktır. Cinler ateşten etkilenmezler.

Cehennemlik olanları zemherirde azab göreceklerdir. (Kâdızâde Ahmed)

ZEMM:

Kötüleme, yerme, kınama.

İnsana yakışan; başkalarını zemmetmekten utanıp kendi kusurlarını düzeltmekle meşgûl

olmasıdır. Bilmiş ol ki! İnsanların çoğu medhedilmeyi sevdiği ve zemmedilmekten

korktukları için, helâk olmuşlardır. Çünkü medhedilmeyi sevmeleri ve zemden korkmaları

sebebiyle bütün tavır ve davranışlarında insanların rızâlarını almayı ve gönüllerini hoş etmeyi

istemektedirler. (İmâm-ı Gazâlî)

ZEMZEM:

Kâbe-i muazzamanın Hacer-ül-esved köşesi karşısındaki kuyudan çıkan mübârek su.

İbrâhim aleyhisselâmın zevcesi (hanımı), İsmâil aleyhisselâmın annesi olan Hâcer, su

aramak üzere Safâ ve Merve tepeleri arasında gidip gelirken, Zemzem kuyusunun

bulunduğu yerde, Cibrîl (Cebrâil) aleyhisselâm göründü. Topuğu ile (veya kanadıyla)

toprağı kazıp suyu (Zemzem'i) meydana çıkardı. Hâcer (bu durumu görünce) zâyi olmasın

diye hemen suyun etrâfını çevirip, havuz hâline getirdi. Bir taraftan da testisini

doldurmaya çalışıyordu. Su ise avuç avuç alındıkça tekrar fışkırıyordu. Allahü teâlâ

İsmâil'in anasına rahmet etsin! O, Zemzem'i kendi hâline bırakmış olsaydı, yâhut suyu

avuçlamasa idi, muhakkak Zemzem akar bir ırmak olurdu. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)

Zemzem suyu ne için içilirse, ona şifâdır. (Hadîs-i şerîf-Mir'ât-ül-Haremeyn)

Kim hac niyeti ile Beyt-i şerîfe (Kâbe'ye) gelip, Kâbe-i şerîfin etrâfında yedi kere tavâf

etse, dolaşsa sonra Makâm-ı İbrâhim'e gelip iki rek'at tavâf namazı kılsa, ondan sonra

Zemzem kuyusuna gelip, suyundan içse, cenâb-ı Hak onu anasından doğduğu gün gibi

günahından tertemiz yapar. (Hadîs-i şerîf-Ahbâru Mekke)

Zemzem içerken, Kıbleye karşı yönelmeli, ayakta ve üç yudumda içmelidir. Zemzem

içmeden önce, şu duâyı okumalıdır: "Allahümme innî es'elüke ilmen nâfian ve rızkan vâsian

ve şifâen min külli dâin ve sekamin birahmetike yâ Erhamerrâhimîn (Allah'ım senden faydalı

ilim, bol rızık, her türlü hastalıktan şifâ istiyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi!

Bunları senin rahmetine güvenerek istiyorum)" (Eyyûb Sabri Paşa)

Zemzem Kuyusu:

Kâbe-i muazzamanın Hacer-i esved köşesi karşısında bulunan, mübârek suyun çıktığı

kuyu.

Yeryüzünde bulunan kuyuların en hayırlısı, Zemzem suyunun mübârek kuyusudur.

(Hadîs-i şerîf-Ahbâru Mekke)

Allahü teâlânın İsmâil aleyhisselâma bir ihsânı olan Zemzem'in etrâfını ilk önce hazret-i

Hâcer kum ile çevirdi. Sonradan hazret-i İbrâhim tarafından kazılarak kuyu hâline getirildi.

İhmaller netîcesinde zamanla zemzem kuyusu kapanıp belirsiz hâle geldi. Resûlullah

efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem dedesi Abdülmuttalib rüyâsındaki târife göre zemzem

kuyusunu kazıp tekrar ortaya çıkardı. Kendisi ve oğulları hacılara zemzem suyu dağıttılar.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında Abdülmuttalib'in oğlu Abbâs radıyallahü

anh hacılara su dağıtmakla vazîfeli idi. (Eyyûb Sabri Paşa)

Zemzem kuyusu Mescid-i harâm içinde Hacer-i esved köşesi karşısında ve köşeden on

dört buçuk metre uzakta bir odada olup, 1,9 metre yüsek olan taş bileziği vardır. İki buçuk

metre çapında ve otuz metre derinliğindedir. Bu odayı İstanbul'daki Beylerbeyi Câmii'ni

yaptırmış olan Birinci Sultân Abdülhamîd Han yaptırmış olup, zemîni mermer döşeli ve

duvarlara doğru meyillidir. Kuyu ağzı bu hizâdan bir buçuk metre kadar yüksektir. Târihin

kıymetli yâdigârı olan bu güzel san'at eseri 1963 (H.1383)'de yıktırıldı. Zemzem kuyusu

ağzını ve birkaç metre çevresini, yeryüzünden birkaç metre aşağı indirdiler. (Eyyûb Sabri

Paşa, M. Sıddîk Gümüş)

ZENGİN:

İhtiyaç eşyâsının ve borçlarının dışında nisâb miktârı malı, parası olan kimse. (Bkz. Nisâb)

Eshâbım için fakirlik seâdettir. Âhir zamandaki ümmetim için zengin olmak seâdettir.

(Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)

Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini biliniz. Ölmeden önce hayâtın, hastalıktan

önce sıhhatin, dünyâda âhireti kazanmanın, ihtiyarlamadan gençliğin, fakirlikten evvel

zenginliğin kıymetini bil. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)

Ey malına, mülküne güvenen zengin! Dünyânın çabuk geçip gidici malı, parası, seni

aldatmasın! Bunlar, senden önce başkalarının idi. Senden sonra da, başkasının olacak;

Cehennem'in şiddetli azâbını düşün!.. (Muhammed Rebhâmî)

ZERDÜŞT:

Mecûsîliğin kurucusu.

Mecûsîliğin kurucusu olan Zerdüşt mîlâddan 600 sene önce, Hindistan'da doğdu.

Hindistan ve İran taraflarında yaşadı. Brehmen din adamları tarafından kovuldu. Belh'te

mecûsîlik dînini yaydı. İyilik tanrısı İzed veya Ormüzd (Hürmüz) ile kötülük tanrısı Ehrimen

olmak üzere iki tanrı vardır dedi. Zend kitâbı ve Avestâ denilen şerhi (açıklaması) Avrupa'da

basıldı. Hazret-i Ömer, İran'ı alınca, Acemler müslüman oldu. Zerdüşt'ün kurduğu mecûsîlik

Hindistan'da kaldı. Bugün İranlılar eski millî âdetler diye mecûsî âyinlerini ve sayılı günlerini

ortaya çıkarıyor ve yayılmasına çalışıyorlar. (M. Sıddîk Gümüş)

ZEVÂİD:

Fazla, ziyâde olan şeyler.

Zevâid Sünnet:

1. Farzla birlikte kılınması bildirilmeyen nâfile namazlar.

2. Peygamber efendimizin ibâdet olarak değil de, âdet olarak, devâmlı yaptığı şeyler.

Peygamber efendimizin elbiseleri, oturması, kalkması, iyi şeyleri yapmaya sağdan

başlaması, sünnet-i zevâiddir. Bunlara sevâb verilmesi için niyet etmek lâzım değildir. Niyet

edilirse ibâdet olurlar. Sevâbları çoğalır. Zevâid sünnetleri ve nâfile ibâdetleri terk etmek

mekrûh olmaz. (İbn-i Âbidîn)

ZEVÂL:

Yok olma, sona erme.

Ölmez imiş âşık cânı,

Hiç çürümez imiş teni,

Aşk her kimi kıldı fânî,

Ona zevâl ermez imiş.

(Yûnus Emre)

Zevâl Vakti:

Güneşin tam tepeden ayrıldığı an.

Zuhr yâni öğle namazının evvel vakti, güneşin zevâlden ayrıldığı vakit başlar. (Kedûsî)

Zevâid Tekbirleri:

İkişer rek'at olan Ramazân ve Kurban bayramı namazlarının her rek'atinde alınan üçer

tekbir.

Zevâid tekbirleri vâcibdir. (M. Zihni Efendi)

ZEVCÂT-I TÂHİRÂT:

Peygamber efendimizin iffetli, pâk, muhterem zevceleri. Mü'minlerin anneleri. (Bkz.

Ezvâc-ı Tâhirât)

Peygamber efendimiz ikinci defâ olarak elli beş yaşında iken hazret-i Ebû Bekr'in kızı,

hazret-i Âişe ile evlendi. Diğer Zevcât-ı Tâhirâtı bundan sonra dînî, siyâsî sebeplerle ve

merhâmet ve ihsân ederek nikâh etti. (İmâm-ı Ahmed Kastalânî)

ZEVİL ERHÂM:

İslâm mîrâs hukûkunda, Eshâb-ı ferâiz (farz hisse sâhibi) ve asabe denilen kimseler

dışındaki yakın akrabâ.

Eshâb-ı ferâizden ve asabeden kimse yoksa veya bunlardan yalnız zevc (koca) ve zevce

(hanım) varsa, mîrâs zevil erham denilen en yakına verilir. (Muhammed Mevkûfâtî)

ZEYDİYYE FIRKASI:

Hazret-i Ali'yi sevdiğini söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâma düşmanlık besleyen, onlar

hakkında kötü sözler söyleyen şîanın kollarından. On iki imâmın dördüncüsü olan

Zeynelâbidîn'in oğlu Zeyd'e tâbi olan ve hazret-i Ali, Eshâbın en efdalidir (üstünüdür);

bununla berâber Ebû Bekr, Ömer, Osman'ın (r.anhüm) hilâfetleri (halîfelikleri) de câizdir

diyen fırka. İmâmetin (halîfeliğin), Zeynelâbidîn'den sonra oğlu Zeyd'e ve onun soyundan

gelen kimselere âit olduğunu söylemelerinden dolayı Zeydiyye adı verilmiştir.

Hazret-i Hüseyn'in oğlu İmâm-ı Zeynelâbidîn'in vefâtından sonra, hazret-i Ali taraftârı

olduklarını söyleyip, diğer Eshâb-ı kirâma karşı kötü sözler söyleyenler, âlim ve fakîh bir zât

olan oğlu Zeyd'in etrâfında toplandılar. Müslümanların parçalanmasını isteyen münâfıklar,

Zeyd bin Zeynelâbidîn'in ilim için çeşitli memleketlere yaptığı seyâhatleri bahâne ederek

onun hilâfete geçmek için etrâfına adam topladığını söyleyerek halîfeyi aleyhine kışkırttılar.

Zeyd bin Zeynelâbidîn Kûfe'ye gelince, Ehl-i beyt taraftârı gözüken ve Eshâb-ı kirâmın

bâzılarına kötü sözler sarf eden kimseler onu halîfeye karşı kışkırtarak halîfe tarafından

yakalattırılacağını söylediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn bu endişeyle hazırlanmaya başladı.

Kendisine taraftâr gözüken on beş bin kadar kimse bîat etti. Halîfe Hişam bin Abdülmelik de,

Zeyd bin Zeynelâbidîn ve taraftârları üzerine kuvvet gönderdi. Halîfenin askerleri Kûfe'ye

yaklaştıkları sırada, kendisine taraftâr gözüken Eshâb-ı kirâm düşmanları ona; "Ebû Bekr ve

Ömer'e (r.anhümâ) düşman ol!" dediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn; "Büyük dedem olan

Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem" cevâbını

verdi. Onları bu tür sözler sarf etmekten men etti. Bunun üzerine dört yüz kişi hâriç diğerleri

savaş alanını terk ettiler. Bu kimselere ayrılanlar, terk edenler mânâsında Râfızîler denildi.

Hazret-i Zeyd'in yanında kalanlara ve sonradan onların yolunda olduklarını söyleyip Ehl-i

sünnetten (Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın yolundan) ayrılanlara Zeydî, bu fırkaya

da Zeydiyye adı verildi. Zeyd (r.aleyh) bu savaşta şehîd edildi. (Abdülazîz Dehlevî-Şehristânî)

Zeydiyye fırkası mensubları 864 (H.250)'de Taberistan bölgesinde isyân ettiler.

Bağımsızlıklarını îlân edip, Zeydiyye Devleti'ni kurdular. Daha sonraki asırlarda da fırka

olarak devâm eden Zeydiyye fırkası mensûbları zamanla Yemen'de hâkimiyet kurdular.

(Abdülazîz Dehlevî)

Zeydiyye fırkasının temel görüşleri şunlardır: Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve

sellem isim ve şahsını belirtmek sûretiyle yerine bir imâm (halîfe) vasiyet etmiş değildir.

Onun için imâm, ancak vasıfları ile tanınabilir. Taşıdığı vasıflar îtibâriyle imâm, hazret-i

Ali'dir. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'in halîfeliklerini kabûl ederler. Büyük günâh

işleyen kimse tam mânâsı ile tövbe etmedikçe temelli olarak Cehennem'de kalacaktır.

(Abdülaziz Dehlevî, Abdülkâ