EBÂBÎL KUŞLARI:

Kâbe'yi yıkmaya gelen Yemen vâlisi Ebrehe'yi ve ordusunu Allahü teâlânın izni ve

emriyle perişân eden kuşlar (kırlangıçlar). (Bkz. Eshâb-ı Fil)

Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:

Üzerlerine Ebâbîl kuşlarını gönderdik. O kuşların her biri onların üzerine çamurdan

yapılmış ve ateşte pişirilmiş taş atarlardı. (Fil sûresi: 3-4)

Ebrehe Mekke'ye yaklaştığında, Allahü teâlâ Eshâb-ı fil (Ebrehe ve ordusunun) üzerine

denizden Ebâbîl kuşlarını gönderdi. Her bir kuşta, biri gagasında, ikisi ayaklarında olmak

üzere üç taş bulunuyordu. Nohut ve mercimek tânesi kadar olan bu taşlar kime isâbet etse,

helâk oluyordu. (İbn-i Hişâm)

EBCED HESÂBI:

Her harfi bir rakamı gösteren arabî harflerle yazılı sekiz kelimeden meydana gelen bir

hesab sistemi. Hâdiselerin zamânının tesbiti ve hatırda daha kolay kalması için rakamları harf

olan târih düşürme sanatı.

Ebced hesâbında, harflerin sayı olarak değerleri şöyle hesaplanır: Ebced (elif):1, be:2,

cim:3, dal:4, hevvez (he):5, vav:6, ze:7, huttî (ha):8, tı:9, ye:10, kelemen (kef):20, lam:30,

mim:40, nun:50, safes (sin):60, ayın:70, fe:80, sad:90, karaşet (kaf):100, re:200, şin:300,

te:400, şehaz (se):500, hı:600, zel:700, dazığ (dad):800, zı:900, gayın:1000. (Yeni Rehber

Ansiklopedisi)

Arabî bir ayın ilk günü ebced hesâbına göre de bulunabilir. On iki arabî ayın her harfine

mahsus rakamlar şu beytteki on iki kelimenin birinci harfleridir. Her büyük harf, ebced hesâbı

ile bir adedi gösterir:

Hilmi bu dünyâya hiç zahmet etme

Cemâl-i dünyâyı, vefâsız zen buldu cümle

(M. Sıddîk bin Saîd)

İslâm dîninde ebced hesâbından faydalanarak, hâdiselerin oluşu, câmi, çeşme ve türbenin

vs. yapılışının târihini düşürmek yasaklanmadı. Fakat hastanın adını, anasının adını ebced

hesâbı ile hesâb edip, sana şöyle muska lâzım deyip onu yazıp para almak haramdır. (Osmanlı

Târihi Ansiklopedisi)

Besmelede bulunan on dokuz harfin ebced hesâbı ile olan değerlerinin toplamı 786'dır.

Bâzı memleketlerde müslümanlar, kitaplarının mektuplarının başına, Besmele yerine ebced

hesâbı ile olan değerlerinin toplamını ve bundan başka bâzı şifâ âyetleri ve duâlar yerine de

ebced hesâbına göre rakamlar yazmaktadırlar. Bunların bu şekilde yazmalarını İslâm dîninin

temel kitapları uygun bulmamaktadır. (M. Sıddîk Gümüş)

EBDÂL:

Bedeller. Dünyânın nizâmı, düzeni ile vazîfeli olup, Allahü teâlânın insanlardan gizlediği

büyük zâtlar. Biri vefât edince, yerine başkası getirildiğinden bu isimle anılmışlardır. Bunlara

Ricâlü'l-Gayb da denir.

Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalbleri İbrâhim'in

(aleyhisselâm) kalbi gibidir. Allahü teâlâ onların sebebi ile kullarından belâları giderir.

Bunlara Ebdâl denir. Onlar bu dereceye namaz ve oruç ile erişmediler. İbn-i Mes'ûd

radıyallahü anh; "Yâ Resûlallah! Ne ile bu dereceye ulaştılar?" diye sorunca; "Cömertlikle ve

müslümanlara nasîhat etmekle eriştiler" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Hilyet-ül-Evliyâ)

Ebdâllerin sayısının yedi, kırk veya yetmiş olduğu bildirilmiştir. (Seyyid Şerîf Cürcânî)

Ebdâllerin makâmını istiyen kimsenin hâlini düzeltmesi, nefsine uymaması lâzımdır.

(Behâeddîn-i Buhârî)

EBED:

Sonsuz, sonu olmayan. (Bkz. Ebedî)

EBEDÎ:

Sonsuz, sonu olmayan.

Önce müslüman olanlardan, muhâcirlerin ve ensârın önce gelenlerinden ve bunların

yolunda gidenlerden Allahü teâlâ râzıdır. Ve bunlar da, Allahü teâlâdan râzıdırlar. Allahü

teâlâ, bunlar için, cennetler hazırladı. Bu cennetlerin altından nehirler akmaktadır.

Bunlar Cennet'te ebedî olarak kalacaklardır. (Tevbe sûresi: 100)

Allahü teâlâ kadîm olan (öncesi, başlangıcı olmayan) zâtı ile vardır. O sonsuz olarak var

idi. Varlığından evvel yokluk olamaz. O ebedîdir. (Ahmed Fârûkî)

Cennet ve Cehennem vardır. Her ikisini de Allahü teâlâ yoktan vâr etmiştir. Kıyâmette her

şey yok edilip tekrar yaratıldıktan sonra ebedî olarak varlıkta kalacaklar hiç yok

olmayacaklardır. Kıyâmet günü hesâbdan sonra bir çokları Cennet'e gönderilecek, bir çoğu da

Cehennem'e sokulacaktır. Cennet'in sevâbı, nîmetleri ve Cehennem'in azâbı ebedîdir. Bunlar,

Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmektedir. (İmâm-ı Rabbânî)

Cehennem'de ebedî olarak yanmak küfrün, îmânsızlığın karşılığıdır. (İmâm-ı Gazâlî)

Ebedî Mahrem:

Dinde kendileriyle evlenilmesi ölünceye kadar haram, yasak olan kimseler.

Erkek için; yedisi kan ile olan, nesebden (soydan) akrabâ, yedisi süt sebebiyle, dördü de

nikâh sebebi ile sonradan akrabâ olan toplam on sekiz kadın ebedî mahremdir. Bunlar: 1)

Anne, 2) Annesinin ve babasının annesi, 3) Kızı, kızının kızı, 4) Kız kardeşi, 5) Kız

kardeşinin kızı, 6) Erkek kardeşinin kızı, 7) Hala ve teyze, 8) Süt anne, 9) Süt annesinin ve

süt babalarının anneleri, 10) Süt kızı, 11) Süt kızkardeşi, 12) Süt kızkardeşinin kızı, 13) Süt

erkek kardeşinin kızı, 14) Süt hala ve teyze, 15) Kaynana, 16) Üvey kızı, 17) Üvey anne, 18)

Gelin. Kadın için de aynı özeliklerde on sekiz erkek ebedî mahremdir. Bunlar: 1) Baba, 2)

Babasının ve annesinin babası, 3) Oğlu, oğlunun oğlu, 4) Erkek kardeşi, 5) Erkek kardeşinin

oğlu. 6) Kızkardeşinin oğlu, 7) Amca ve dayı, 8) Süt baba, 9) Süt babasının ve süt annesinin

babaları, 10) Süt oğlu, 11) Süt erkek kardeşi, 12) Süt kız kardeşinin oğlu, 13) Süt erkek

kardeşinin oğlu, 14) Süt amca ve dayı, 15) Kayın baba, 16) Üvey oğlu, 17) Üvey baba, 18)

Dâmat. (Hacı Zihni Efendi-Dâmat)

Erkeklerin, ebedî mahrem olan on sekiz kadınla halvet etmeleri (tenhâ yerde yalnız

kalmaları) ve sefere meselâ hacca gitmeleri câizdir. (İbn-i Nüceym)

Bir erkeğin ebedî mahrem olan on sekiz kadından biri ile halvet etmesi (tenhâ yerde yalnız

kalması) câiz ise de, yalnız süt kardeş ile genç kaynana veya gelin ile fitne şüphesi olunca

mekrûh olur. (İbn-i Âbidîn)

EBLEH:

Aklı az, anlayışı kıt, ahmak.

Belâdet eblehliktir, aklı kullanmamaktır. Ahmaklık da denir. (Kınalızâde Ali)

Aklı olan kimse, cansız bir cismin hareket ettiğini görünce, bunu hareket ettiren bir

kuvvetin varlığını anlar. Hareket eden cismin cansız olması, hareket ettiren bir kuvvet

sâhibinin mevcûd (var) olduğunu, akıl sâhiblerine haber veriyor. Bütün sebebler, vâsıtalar,

Allahü teâlânın varlığını, kudretini îlân ediyor, bildiriyor. Fakat eblehler, cismin hareketini

görünce, kendiliğinden hareket ediyor sanarak, kuvvet sâhibini göremeyip, anlıyamıyor.

(İmâm-ı Rabbânî)

EBRÂR:

1) İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp,

emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik

şekli berr'dir.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Muhakkak ki ebrâr, nîmetleri devamlı olan Naîm Cenneti'ndedirler. (Mutaffifîn sûresi:

22)

Allahü teâlâ ebrâra, anne ve babalarına ve çocuklarına iyilik yapmaları sebebiyle bu

ismi verdi. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Asâkir)

2) Nefislerinin sevgisinden kurtulmamış olup, nefislerini azâbdan korumak ve nîmetlere

kavuşturmak için ibâdet eden; tasavvufta sona varmamış.

Ebrâr bana kavuşmayı çok istiyor. Ben de onları çok istiyorum. (Hadîs-i kudsî-Deylemî,

İhyâ)

Ebrâr, Allahü teâlâya nîmetlerine kavuşmak için ve azâbından korktukları için ibâdet

ederler. Bu iki dilekleri ise nefislerinin arzularıdır. Çünkü bunlar, Allahü teâlânın zâtını

sevmek seâdetine kavuşmamışlardır. (İmâm-ı Rabbânî)

EBTER:

Nesil ve hayırdan kesilmiş.

Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

(Habîbim) gerçekten biz sana Kevser'i verdik. O hâlde (buna şükür olarak) namaz kıl ve

kurban kes. Sana buğzeden, düşmanlık eden yok mu? İşte asıl ebter odur. (Sana gelince

Habîbim; senin temiz neslin, şân ve şerefin kıyâmete kadar devâm edecektir.) (Kevser sûresi:

1-3)

Resûlullah efendimizin Hadîcet-ül-Kübrâ'dan olan son erkek çocuğu vefât edince, Âs bin

Vâil'in; "Muhammed ebter oldu" demesi üzerine; Kevser sûresi gelerek, Allahü teâlâ Âs bin

Vâil kâfirine, cevâb verdi. (İbn-i Abbâs, Taberî, Kurtubî)

EBÛ HANÎFE:

Ehl-i Sünnetin reisi, Hanefî mezhebinin İmâmı. İmâm-ı A'zam. (Bkz. İmâm-ı A'zam Ebû

Hanîfe)

EBÛ TÜRÂB:

Peygamber efendimizin amcasının oğlu, dâmâdı, Cennet'le müjdelenen on kişinin ve dört

büyük halîfenin dördüncüsü, Allahü teâlânın arslanı hazret-i Ali'nin "Toprağın babası"

mânâsına gelen lakabı.

Peygamber efendimiz bir gün mescide girdiğinde, hazret-i Ali'yi uyumuş ve ridâsı

(paltosu) düştüğü için sırtına toprak bulaşmış gördüler. Mübârek elleriyle toprağı silip; "Kalk

yâ Ebâ Türâb (Toprağın babası)! Kalk yâ Ebâ Türâb!" diye iltifât buyurdular. (Hadîs-i

şerîf-Şevâhid-ün-Nübüvve)

Hazret-i Ali, kendisinin Ebû Türâb lakabıyla anılmasını ve çağırılmasını çok severdi.

(Zerkânî)

EBÜ'L-VAKT:

Tasavvufta kalb makâmından yukarı çıkıp, kalbin sâhibine varan, hallerden kurtulup,

halleri verene ulaşan. Bunlara Erbâb-üt-temkîn de denir.

Ebü'l-vaktin vakitleri değişmez. Halleri değişmez. Vakit onlara değil, onlar vakte

hâkimdirler. Onlar zamanla değil, zaman onlarla bereketlenmiştir. (İmâm-ı Rabbânî)

ECEL:

Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve

tâyin ettiği vakit.

Allahü teâlâ insanları yaratırken, ecellerini, ömürlerini ve rızıklarını takdir etmiştir.

(Hadîs-i şerîf-Berîka)

Hadîs-i şerîfte; "İlâçların en iyisi, Kur'ân-ı kerîmdir" buyruldu. Hastaya okunursa

hastalığı hafifler. Eceli gelmemiş ise iyi olur. Eceli gelmiş ise, rûhunu teslim etmesi kolay

olur. (Senâullah Dehlevî)

Herkesin belli bir eceli vardır. Bu ecel hiç değişmez. Onun için hastalıkta sıkılmamalı,

telâşa düşmemelidir. Böyle derd ve belâlar gelince, Allahü teâlâya sığınmalı, âfiyet vermesi,

kurtarması için duâ etmelidir. (Ahmed Fârûkî)

Ecel geldi cihâna

Baş ağrısı bahâne.

(Atasözü)

Ecel-i Kazâ:

Kazây-ı muallak, kesin olmayıp sebebe bağlı kılınan ecel.

Bir kimseye takdir edilen belâ, kazây-ı muallak ise, yâni o kimsenin duâ etmesi de takdîr

edilmiş ise, duâ eder, kabûl olunca belâyı önler. Ecel-i kazâyı da iyilik etmek geciktirir. Ecel-i

kazâ meselâ; eğer iyi iş yapar, yâhut sadaka verir, haccederse, ömrü altmış sene, bunları

yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir. Birinin üç gün ömrü kalmış iken akrabâsını,

Allah rızâsı için ziyâret etmesi ile ömrü otuz sene uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de

akrabâsını terk ettiği için ömrü üç güne iner. Vakit tamam olunca eceli bir an gecikmez.

(İmâm-ı Gazâlî)

Ecel-i Müsemmâ:

Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu

(belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

Vebâ olan yerden kaçmayan ve ölmeyen kimse de, gâzîler, mücâhidler ve belâlara sabr

edenler gibidir. Herkesin bir ecel-i müsemmâsı vardır ki, azalmaz ve çoğalmaz. Kaçıp da

kurtulanlar ecel-i müsemmâları gelmediği için ölmemiştir. Yoksa kaçmak onları ölümden

kurtarmış değildir. Kaçmayıp, sabredip ölenler de ecelleri geldiği için ölmüşlerdir. (İmâm-ı

Rabbânî)

Ecel-i müsemmâ değişmez. (İmâm-ı Gazâlî)

ECÎR:

Bir işi yapmak için kendi kuvvetini veya san'atını kirâya veren, çalışan kimse, işçi.

Ecîr-i Hâs:

Belli zamanda, belli işi yapmak için husûsî tutulan işçi.

Ecîr-i hâs olarak tutulan işçi iş yaparken elindeki mal kasıtsız helâk olursa

(kullanılmayacak hâle gelirse, kırılırsa v.s.) ödemesi lâzım olmaz. Ecîr-i hâs olarak tutulan

işçiye farklı ücret ile iki veya üç iş gösterilip, hangisini yaparsa onun ücretini vermek câizdir.

Dört iş göstermek olmaz. Sözleşilen zaman iyi bilinmezse de, ücret verilir. Ücret söylemedi

ise, tutulan kimse işçi veya san'at sâhibi olarak çalışan biri ise, o memleketteki ücret

üzerinden hakkı verilir. Eğer böyle biri değilse, yardıma gelmiş olacağından bir şey verilmez.

Çağırmadan gelene de ücret verilmez. (İbn-i Âbidîn)

Ecîr-i Müşterek:

Serbest işçi. Kirâlıyanından (işvereninden) başkasına çalışmaması şartı koşulmamış

hamal, terzi, saatçi gibi işçi.

Ecîr-i müşterek, ancak işini bitirince ücretini alır. Eşyâ, elinde emânet olup, helâk olursa

(kullanılmayacak hâle gelirse) ödemez. Fakat helâk olmasına ecîr-i müşterek kendi sebeb

olursa, kast bulunmasa dahi öder. Doktor, dişçi, eczâcı fen hâricinde, yanlış iş yapıp hasta

zarar görürse öderler. (İbn-i Âbidîn)

ECR (Ecir):

İyilik, mükâfât, ücret, karşılık. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği işleri yapanlara

verdiği sevâb.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi imtihân etmek için verildi. Allahü teâlâ

iyiliklerinize karşılık, size çok büyük ecr verecektir. (Tegâbün sûresi: 15)

Allahü teâlâ, insanların yaptığı işleri iki kısma ayırdı. Bir kısmını beğendiğini, bunları

yapanlardan râzı olduğunu, her iş karşılığında, bunlara nîmetler, râhatlıklar, iyilikler

vereceğini vâd etti. İşte iyiliklerin ölçü birimi ecr ve sevâbdır. Dünyâda yapılan her iyiliğe

karşılık olarak, âhirette çeşitli miktârlarda nîmetler verilecektir. Nîmetlerin verileceği yere

Cennet denir. (Şehristânî, Nesefî)

Haramlara hiçbir zaman ecr verilmeyeceği gibi, özürsüz haram işleyen muhakkak günâha

girer. Haramlardan, Allahü teâlâdan korktuğu için sakınıp vaz geçen sevâb kazanır. (Nablüsî,

Muhammed bin Ebî Bekr)

Ecr-i Misil:

Âdil iki ehl-i vükûfun (bilir kişinin) takdîr ettikleri ücret.

Alacaklısına (borçlu olduğu kimseye), evini verip ücretsiz otur demek, fâsiddir (dînen

uygun değildir). Alacaklının ecr-i misil vermesi lâzım olur. (İbn-i Âbidîn)

Bir kadın, oğlunu evinde, tâmir etmek şartı ile oturtsa, senelerce oturup, tâmir etmeden

çıksa, anasına ecr-i misil ödemesi lâzım olur. (İbn-i Âbidîn)

EDÂ:

Yerine getirme, yapma. Namaz, oruç, hac, zekât gibi bir ibâdeti vaktinde yapmak.

Allahü teâlânın sana farz kıldıklarını edâ et, insanların en âbidi (ibâdet edeni) olursun.

Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden sakın, insanların en zâhidi, dünyâya rağbet

etmiyeni olursun. Allahü teâlânın verdiği rızka râzı ol, insanların en zengini olursun.

(Hadîs-i şerîf-Hadîka, Künûz-ül-Hakâyık)

Edâ niyyeti ile kılınan bir namaz, vakti girmeden kılınmış ise, nâfile olur. Vakti çıktıktan

sonra kılınmış ise, kazâ olur. "Bugünün öğle namazını edâ etmeye" diye niyet eden kimse,

vakit çıkmış ise, öğleyi kazâ etmiş olur. Öğle vakti çıktı sanarak, bugünkü öğleyi kazâ etme

niyeti ile kılınca, vakit çıkmadığı anlaşılınca, öğleyi edâ etmiş olur. (İbn-i Âbidîn)

Edâ Şartları:

Bir işin, ibâdetin sahîh ve mûteber olması için lâzım olan şartlar.

Cumâ namazının edâ şartları yedidir: 1) Namazı şehirde kılmak. 2) Hükûmet reisi veya

vâlinin izni ile kılmak. 3) Öğle namazının vaktinde kılmak. 4) Vakit içinde hutbe okumak. 5)

Hutbeyi namazdan önce okumak. 6) Cumâ namazını cemâatle kılmak. 7) Câminin herkese

açık olmasıdır. (İbn-i Âbidîn)

EDEB:

1. Güzel hallere ve huylara sâhib olma ve utanılacak hareketlerden sakınma, her hususta

haddini bilip, sınırı gözetme hâli.

Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk'a kavuşamaz. (İmâm-ı

Rabbânî)

Allahü teâlâya karşı edeb, O'nun emirlerini yerine getirmekle olur. Avâmın, halkın edebi,

dînin emirlerine uymak, havâssın, seçilmişlerin edebi, dînin emirlerine uymakla berâber kalbi

zikr (Allahü teâlâyı anmak) nûru ile aydınlatmak, gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi

çıkarmaktır. (İmâm-ı Gazâli)

Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark

budur. Gözünü aç ve gör ki bütün Allahü teâlânın kelâmının mânâsı, âyet âyet edebden

ibârettir. (Şems-i Tebrîzî)

İnsanlar edebe ilimden çok daha fazla muhtacdır. (Abdullah bin Menâzil)

En büyük edeb, ilâhî hududu muhâfaza etmek, gözetmek, Allahü teâlânın emirlerine

uymak, yasaklarından sakınmaktır. (Abdülhakîm-i Arvâsî)

Din büyüklerinin yolu baştan sona edebdir. (İmâm-ı Rabbânî)

Bir kimsenin edebli olması, iyi kalblilik ve akıllılık alâmetidir. (Sırrîy-i Sekatî)

Kul için güzel edebden daha iyi mertebe görmedim. Çünkü aklın hayâtı edebdir. İnsan

edeb ile dünyâ ve âhirette yüksek derecelere kavuşur. (Ebû Osman Hîrî)

Edeb ehli edebden hâli olmaz,

Edebsiz ilim öğrenen âlim olmaz.

(M.Sıddîk bin Saîd)

İlim meclislerinde aradım, kıldım taleb,

İlim geride kaldı ille edeb ille edeb.

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan

Giy ol tâcı emin ol her belâdan

(Yûnus Emre)

2. Namazda müstehab ve mendup olan şeyler.

Namazın sünnet ve edeblerinden birini gözetmek ve tenzîhi bir mekruhtan sakınmak; zikir

ve tefekkürden üstündür. (İmâm-ı Rabbânî)

İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretleri namaz abdestinin edeblerinden bir edebi terk ettiği

için kırk senelik namazını kazâ etmiş, yeniden kılmıştır. (İmâm-ı Rabbânî)

EDÎB:

1. Güzel hasletleri kendinde toplayan, haddini bilen. (Bkz. Edeb)

2. Düzgün, güzel ve pürüzsüz söz söyleyen ve yazan, edebiyatçı.

EDİLLE-İ ŞER'İYYE:

Din bilgilerinin elde edilmesine esâs olan ve bunlara bağlı bulunan deliller.

Edille-i şer'iyye dörttür: Kitâb (Kur'ân-ı kerîm), Sünnet (Peygamber efendimizin söz, fiil

ve takrirleri, bir iş yapılırken görüp de ona mâni olmadıkları şeyler), İcmâ (müctehid

âlimlerin dînî bir işin hükmünde söz birliği etmeleri) Kıyâs (hükmü bilinmeyen bir şeyi

hükmü bilinene benzeterek anlamak). (Abdülganî Nablüsî)

İslâmiyet, edille-i şer'iyye ve ona bağlı ikinci derecedeki delil ve vesîkalar ile bize

gelmiştir. Bu delîllere dayanmayan, bunların dışında kalan her şey bid'attir, red olunur.

(Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

Din ile ilgili hükümlerin isbâtında edille-i şer'iyye, mû'teberdir. Tasavvufçuların keşif ve

kerâmetleri değil. (İmâm-ı Rabbânî)

Edille-i şer'iyyenin dört olması müctehidler içindir. Mukallidler yâni dört mezhebden

birinde olanlar için delil, sened, bulunduğu mezheb reisinin ictihadı ve sözüdür. (Hâdimî)

EF'ÂL-İ İLÂHİYYE:

Allahü teâlânın işleri.

Rızk; maâşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Böyle olmakla berâber, çalışmak lâzımdır.

Çünkü ef'âl-i ilâhiyye, sebebler ile meydana gelir. Âdet-i ilâhiyye (Allahü teâlânın kânunu)

böyledir. Fakat bâzan bir işin meydana gelmesinde lâzım olan sebepler bulunduğu hâlde, o

fiil (iş) meydana gelmiyebilir. Yâhut sebepsiz de hâsıl olabilir. (Muhammed Rebhâmî)

EF'ÂL-i MÜKELLEFÎN:

İslâm dîninde mükelleflerin (dînî vazîfeleri yerine getirmekle yükümlü, sorumlu

kimselerin) yapmaları ve sakınmaları lâzım olan emirler ve yasaklar. Ahkâm-ı İslâmiyye

(fıkıh bilgileri), din bilgileri.

Ef'âl-i mükellefîn sekizdir: Farz, vâcib, sünnet, müstehâb, mubâh, harâm, mekrûh, müfsid.

Bunları fıkıh ilmi öğretir. (Bkz. İlgili maddeler) (İbn-i Âbidîn)

İki cihân (dünyâ ve âhiret) seâdetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünyâ ve âhiretin

efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi olmağa (uymağa) bağlıdır. O'na tâbi olmak için

îmân etmek ve ef'âl-i mükellefîni öğrenmek ve yapmak lâzımdır. (İmâm-ı Rabbânî)

Ef'âl-i mükellefîni yerine getirmek çok kolaydır. Kalbi bozuk olana güç gelir. Bir çok işler

vardır ki, sağlam insanlara kolaydır. Hastalara ise güçtür. Kalbin bozuk olması, şerî'ate,

İslâmiyete tam olarak inanmaması demektir. Bu gibi insanlar, inandım dese de hakîkî tasdîk

(inanma) değildir. Laf (dil) ile tasdîkdir. Kalbde hakîkî tasdîkin, doğru îmânın bulunmasına

bir alâmet, Ef'âl-i mükellefîni yerine getirmekte kolaylık duymaktır. (İmâm-ı Rabbânî)

EFSÛN:

Fen yolu ile tecrübe edilmemiş maddeler ve Kur'ân-ı kerîmden olmayan, mânâsız yazılar

kullanmak. Mânâsı bilinmeyen ve îmânın gitmesine sebeb olan şeyleri okumak.

Efsûn yapan ve ateş ile dağlayan kimse, Allahü teâlâya tevekkül etmemiş olur. (Hadîs-i

şerîf-Kimyây-ı Seâdet)

Tevekkül edenler (herşeyi Allahü teâlâdan bekliyenler), falcılık, efsûn ve dağlamak ile

hastalığı tedâvi etmez! (Hadîs-i şerîf-Kimyây-ı Seâdet)

EGOİST:

Kendi menfaatini düşünen bencil, hodbîn, enâniyet sâhibi. (Bkz. Enâniyet)

EHAD (El-Ehad):

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hiç bir yönden benzeri

olmayan, tek olan, ikilik tasavvur edilmeyen, hiç bir şeye muhtaç olmayan.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

De ki: O, Allah'tır, Ehad'dır. (İhlâs sûresi: 1)

Bilâl-i Habeşî radıyallahü anh, Ümeyye bin Halef'in kölesi iken İslâmiyet'le şereflenmişti.

Hazret-i Bilâl'in müslüman olduğunu duyan Ümeyye, ona çok eziyet ve işkence yapardı.

"İslâm dîninden dön! Lât ve Uzzâ putlarına tap" diye zorladıkça, Bilâl radıyallahü anh da;

"Ehad Ehad" diyerek îmânını bildirdi. (İbn-i Sa'd)

EHÂDÎS:

Hadîs-i şerîfler. Peygamber efendimizin mübârek sözleri, işleri ve görüp de bir şey

demedikleri, mâni olmadıkları şeyler. Hadîs'in çokluk şeklidir. (Bkz. Hadîs)

EHL-İ ABÂ:

Resûl-i ekrem ile birlikte hazret-i Ali, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hasen ve Hüseyn'in

hepsine verilen isim. (Bkz. Ehl-i Beyt)

Bir gün Resûlullah efendimiz, hazret-i Ali ile Fâtıma, Hasen ve Hüseyn'i mübârek abâları

ile örterek; "İşte benim ehl-i abâm bunlardır. Yâ Rabbî! Bunlardan kötülüğü kaldır ve

hepsini temiz eyle" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Rabbânî)

EHL-İ BEYT:

Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın bütün âile fertleri. Mübârek zevceleri,

çocukları, kızı hazret-i Fâtıma ile hazret-i Ali ve bunların mübârek evlâdları olan hazret-i

Hasen ve hazret-i Hüseyn'den kıyâmete kadar gelecek nesilleri.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Ey Habîbimin ehl-i beyti! Allahü teâlâ, sizin günâhtan uzak olmanızı istiyor. (Ahzâb

sûresi: 33)

Ehl-i beytim, Nûh'un (aleyhisselâm) gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmeyen boğulur.

(Hadîs-i şerîf-Câmi-us-Sagîr-Müstedrek)

Sırat köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, ehl-i beytimi ve eshâbımı çok

sevenlerdir. (Hadîs-i şerîf-Resâil-i İbn-i Âbidîn)

Zâhir ve bâtın ilimlerinde yâni kalb ilimlerinde büyük âlim olan babam, her zaman ehl-i

beyti sevmeği tavsiye ve teşvik ederdi. Bu sevginin, son nefeste îmânla gitmeye çok yardımı

vardır derdi. Ehl-i beytin sevgisi, Ehl-i sünnetin sermâyesidir. Âhiret kazançlarını hep bu

sermâye getirecektir. (İmâm-ı Rabbânî)

İlâhi! Fâtımâ evlâdı hâtırına,

Son sözüm kelime-i tevhîd ola,

Eğer bu duâmı edersen red ya kabûl,

Sarıldım Ehl-i Beyt-i Nebî eteğine.

(Ahmed Fârûkî)

EHL-İ BİD'AT:

Bid'at sâhipleri. Peygamber efendimizin ve eshâbının bildirdiği doğru îtikâddan

(inanıştan) ayrılanlar. (Bkz. Bid'at)

EHL-İ DÜNYÂ:

Âhireti unutup, dünyâya sarılanlar. Dünyâya düşkün olanlar. (Bkz. Dünyâ)

EHL-İ GAFLET:

Dünyâya dalıp, âhireti unutanlar.

Kastedip halkın özüne

Toprak doldurup gözüne

Ehl-i gafletin yüzüne

Gülen dünyâ değil misin?

(Azîz Mahmûd Hüdâî)

EHL-İ HAK:

Doğru yolda olanlar. (Bkz. Ehl-i Sünnet)

EHL-İ HÂL:

Hâl sâhibi. Mânevî zevklere kavuşmuş kişi. (Bkz. Ehlullah)

EHL-İ HEVÂ:

1. Nefsine uyan, nefsinin arzu ve istekleri peşinde koşan. (Bkz. Hevâ)

2. Bid'at (dinde olmayan inanış ve işler) sâhibi.

Ehl-i hevâ, kısa akıllarına, nefslerine uyarlar. Bunlardan, aslandan kaçar gibi kaçmalıdır.

Yetmiş iki sapık fı__________rka böyledir. (İmâm-ı Rabbânî, Tahtâvî)

EHL-İ İSLÂM:

Müslümanlar. Peygamber efendimizin bildirdiklerinin hepsini beğenen, kalbiyle inanıp,

diliyle söyleyen müslüman. (Bkz. Müsliman)

EHL-İ KEŞF:

His ve akılla anlaşılamayan şeylerin, kalbine doğduğu velî zâtlar. (Bkz. Keşf)

Müctehidlerin (dinde söz sâhibi âlimlerin) ve onların mezheblerinde bulunanların da

hatâlı işlerine sevap verilir. Ehl-i keşfin hatâsı kendileri için affedilir ise de, mukallidleri,

onları taklid edenler, mâzûr değildir, affedilmezler. (Abdülhakîm-i Arvâsî)

EHL-İ KIBLE:

Kâbeyi kıble edinenler, müslümanım diyenler. İş ve sözünde açıkça küfür görülmeyen

dalâlet (sapık) fırkalarında olanlar.

Cehennem'e girecekleri bildirilmiş olan yetmişiki bid'at fırkası, ehl-i kıble oldukları için

bunların hiçbirine kâfir dememelidir. Fakat bunların, dinde inanılması zarûrî, lâzım olan

şeylere inanmayanları ve Ahkâm-ı Şer'iyyeden her müslümanın işittiği, bildiği şeyleri te'vilini

bilmeden red edenleri kâfir olur. (İmâm-ı Rabbânî)

EHL-İ KİTÂB:

Hazret-i Îsâ veya Mûsâ aleyhimesselâmdan birine ve bunlara gönderilen kitâblara inanan

kâfirler, yahûdîler ve hıristiyanlar.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Ey Habîbim! Ehl-i kitâb olan yahûdî ve hıristiyanlara söyle: Semâvî kitaplar ve

Resûllerde ihtilâf (ayrılık) olmayıp, bizimle sizin aranızda berâber olan kelimeye gelin.

Şöyle ki: "Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmeyelim ve hiçbir şeyi O'na şerik, ortak

koşmayalım, Allah'ı bırakıp da içimizden hiç kimseyi (kimimiz kimimizi) Rab'lar

edinmiyelim" deyiniz. Eğer Ehl-i kitâb bu kelimeden yüz çevirirlerse (o halde) şöyle deyin:

"Şâhid olun, biz gerçek müslümanlarız." (Âl-i İmrân sûresi: 64)

Yâ Muâz bin Cebel! Sen, ehl-i kitâbdan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk dâvet edeceğin

şey, Allahü teâlâya ibâdet etmeleri olsun. Allahü teâlâyı tanıdıkları zaman, onlara beş

vakit namazın farz olduğunu söyle. Bunu da yaparlarsa, mallarından alıp, fakirlerine

vereceğin zekâtın farz olduğunu söyle. (Hadîs-i şerîf-Hilyet-ül-Evliyâ)

Ehl-i kitâb, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin peygamber olduğunu bilirler.

Fakat inadları ve hasedleri yüzünden inanmazlardı. (İmâm-ı Rabbânî)

EHL-İ KUBÛR:

Kabir ehli. Kabirdekiler, ölüler.

Ne kendi etdi râhat ne âlem etdi huzur,

Yıkıldı gitti cihândan dayansın ehl-i kubûr.

(Lâ Edrî)

EHL-İ RE'Y:

İçtihadda, dînî hükümleri bildirmede İmâm-ı A'zam ve Irâk âlimlerinin yoluna tâbi

olanlar. Bunlara ehl-i kıyâs, eshâb-ı re'y de denir.

Bir işin nasıl yapılacağı, Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş ise,

buna benziyen başka bir işin nasıl yapıldığı aranır, bulunur. Bu iş de, onun gibi yapılır. Bunu

müctehidler yapar. Eshâb-ı kirâmdan (Resûlullah efendimizi görüp sohbet eden

arkadaşlarından) sonra, ehl-i re'y olan müctehidlerin reîsi, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'dir.

(Abdülhakîm Arvâsî)

EHL-İ RİVÂYET:

Dînî kaynaklardan hüküm çıkarırken Hicâz âlimlerinin yoluna tâbi olanlar. Bunlara; ehl-i

hadîs, ehl-i eser de denir.

Ehl-i rivâyet, Medîne-i münevvere ahâlisinin âdetlerini, kıyâstan yâni ictihâd yaparak

mes'eleyi çözmekten üstün tutar. Rivâyet yolunda olan müctehidlerin büyüğü, İmâm-ı

Mâlik'tir. (Abdülhakîm Arvâsî)

EHL-İ SALÎB:

Haç sâhipleri. Târihte papalığın teşvikiyle müslümanlara karşı birleşerek seferler

tertipleyen, milyonlarca insanın canına kıyan, devletlerin yıkılmasına sebeb olan hıristiyan

milletler topluluğu, haçlılar, hıristiyanlar.

1099 (H. 492) senesinde Ehl-i salîb orduları Kudüs'e girmeye muvaffak oldular. Şehre

girince müslüman ve yahûdî 70.000 kişiyi boğazladılar. Câmilere sığınan müslüman kadınları

ve çocukları hiç acımadan öldürdüler. Sokaklardan sel gibi kan aktı. Sokakları dolduran

ölüler yüzünden yollar tıkandı. Ehl-i salîb o kadar vahşîleştiler ki, daha Almanya'da Ren nehri

kıyılarında iken, rastladıkları on bin yahûdîyi orada boğazladılar. (Târihçi Michaudnun)

EHL-İ SUFFA:

Medîne-i münevverede, akrabâları ve evleri bulunmayan, Peygamber efendimizin

mescidinin suffa denilen ve üzeri hurma dallarıyla örtülü bölümünde kalan eshâb-ı kirâm.

Ey Ehl-i Suffa! Size müjdeler olsun. Eğer ümmetimden sizin içinde bulunduğunuz bu

zor şartlara râzı bir kimse kalmış olursa, o, elbette benim arkadaşlarımdandır. (Hadîs-i

şerîf-Hilyet-ül-Evliyâ)

Ehl-i Suffa'nın hepsi hayatlarını dîne bağlamış, kendilerini ilme vermişlerdi. Suffa ehline

kurrâ da denilirdi. Burada yetişenler, yeni müslüman olan kabîlelere muallim olarak

gönderilirdi. Pekçok fazîletlere sâhib olan bu mübârek sahâbîler, büyük bir irfân ordusu

idiler. Peygamber efendimiz onları çok sever, oturup sohbet eder ve birlikte yemek yerlerdi.

(Ebû Nuaym, Nişancızâde)

EHL-İ SÜNNET:

Îtikâdda (inanılacak şeylerde) ve yapılacak işlerde Peygamber efendimizin ve O'nun

Eshâbının (arkadaşlarının) ve sonra gelen müctehid İslâm âlimlerinin yolunda bulunan

müslümanlar, sünnîler.

Resûlullah efendimiz, ümmetinin başına gelecekleri bildirirken; "Benî İsrâil yetmiş iki

kısma ayrıldı. Ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yalnız biri

kurtulacak, diğerlerinin hepsi Cehennem'e gidecektir." Eshâb-ı kirâm bunu işitince, "O

hangisidir yâ Resûlallah!" dediler. "Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır" buyurdu.

İslâm âlimleri, bu hadîs-i şerîfte bildirilen tek kurtuluş fırkasının Ehl-i sünnet olduğunu

bildirdiler. (Abdülhak-ı Dehlevî, İmâm-ı Rabbânî)

Ehl-i sünnet olanlar bugün dört mezhebde toplanmış olup, bunlar: Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve

Hanbelî mezhepleridir. (Tahtâvî)

Ehl-i beyti (Peygamber efendimizin soyundan gelenleri) sevmek, Ehl-i sünnetin

sermâyesidir. (Abdülhakîm Arvâsî)

Ehl-i sünnete uymadan kurtuluş imkânsızdır. (İmâm-ı Rabbânî)

Ehl-i Sünnet Âlimleri:

İnanılması lâzım olan din bilgilerini Eshâb-ı kirâmdan (Peygamber efendimizin

arkadaşlarından) doğru olarak öğrenip, kitablara yazan ve Ehl-i sünnet îtikâdında olan İslâm

âlimleri.

Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda gitmedikçe, kurtuluş olamaz, seâdete kavuşulamaz.

(İmâm-ı Rabbânî)

Akıllı ve ergenlik çağına ulaşan her erkek ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet

âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini (îmân bilgilerini) öğrenmek ve bunlara uygun olarak

inanmaktır. (İmâm-ı Rabbânî)

Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrî-yi Sekatî, Fudayl bin Iyâd, İbrâhim bin Edhem, Şâh-ı Nakşibend,

Ubeydullah-ı Ahrâr, Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed Rufâî, Ahmed-i Bedevî, İmâm-ı Rabbânî

gibi tasavvuf büyükleri aynı zamanda Ehl-i sünnet âlimidirler. (S. Abdülhakîm bin Mustafâ)

Ehl-i Sünnet Îtikâdı:

Peygamber efendimizin veEshâb-ı kirâmın (arkadaşlarının) ve onların yolunda bulunan

İslâm âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâd, inanış.

Ehl-i sünnet îtikâdında olmayan din adamlarının yazılarını okuyanın kalbi kararır.

(Süleymân bin Cezâ)

Kalbe gelen bütün keşifleri, hâlleri bize verseler, fakat kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdı ile

süslemeseler, kendimi mahvolmuş ve hâlimi harâb bilirim. Bütün harâblıkları, felâketleri

üzerime yığsalar, lâkin kalbimi Ehl-i sünnet îtikâdı ile şereflendirseler, hiç üzülmem.

(Ubeydullah-ı Ahrâr)

Ehl-i sünnet îtikâdından hardal tânesi kadar ayrılanla sohbet, arkadaşlık, öldürücü

zehirdir. (İmâm-ı Rabbânî)

Ehl-i sünnet îtikâdında olmayan hiç kimse evliyâ olamamıştır. (İmâm-ı Rabbânî)

Ehl-i sünnet îtikâdı sana önce lâzım olan,

Yetmiş üç fırka var amma, Cehennemlik geri kalan,

Müslümanlar hep sünnîdir, cümlenin reîsi Nu'mân,

Cennet ile müjdelendi, îmânda bunlara uyan.

(İmâm-ı Rabbânî)

EHL-İ TARÎK:

Tasavvuf yollarından birine girmiş olan.

EHL-İ TERTÎB:

Vitirle berâber en çok beş vakit namazı kazâya kalmış kimse. (Bkz. Sâhib-i Tertîb)

EHL-İ VUKÛF:

Bir mes'ele hakkında ihtisâs ve bilgi sâhibi olan, bilirkişi.

Bir san'at sâhibine bir şey târif ederek iş yaptırmak olan istisnâ (ısmarlama) sözleşmesi

yapılırken, fiyatın tâyin (belli) edilmesi şart değildir. Tâyin edilmiş ise, san'at sâhibinin

sonradan fazla para istemesi câiz ise de, müşteri bunu kabûl etmediği takdirde, ehl-i vukûfun

tesbit edeceği piyasa değerinde anlaşmaları lâzım olur. (İbn-i Nüceym)

Vâsi velî, yetimin malını başka birine kirâya verdikten sonra bir kimse çıkıp, bu kirâ</