FÂCİR:

1. Açıktan günâh işleyen, haram ve günâha dalmış. Fâsık.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Kıyâmet gününde nice yüzler vardır ki (dünyâda iken geceleri ibâdetle geçirmek veya

alınan abdestler sebebiyle) parıl parıl parlar, (kavuştukları nîmetlerden dolayı) güler ve

sevinir (bunlar mü'minlerdir). Nice yüzleri de o gün, toz-toprak, karanlık ve siyahlık

kaplayacaktır. İşte bunlar, kâfirler ve fâcirlerdir. (Abese sûresi: 38-42)

Tüccârın, pazarcıların çoğu fâcirdir. Alış-verişleri helâl olmaz. Çünkü, çok yemin

ederek günâha girerler ve yalan söylerler. (Hadîs-i şerîf-Kimyây-ı Seâdet, Zevâcir)

Allahü teâlâ bu dîni fâcir kimselerle de elbette kuvvetlendirir. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı

Rabbânî)

Âlimlerin dünyâyı sevmesi ve ona düşkün olması, güzel yüzlerine kara leke gibidir. Böyle

olan ilim adamlarının insanlara faydası olur ise de kendilerine olmaz. Dîni kuvvetlendirmek,

İslâmiyet'i yaymak şerefi bunlara âid ise de, bâzan kâfir ve fâcir de bu işi yapar. (İmâm-ı

Rabbânî)

2. Kâfir.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Fâcirlerin amel defterleri, Siccîn denilen yerdedir. (Mutaffifîn sûresi: 7)

FADÎLE:

Peygamber efendimizin âhiretteki makamlarından biri.

Muhammed aleyhisselâm, Peygamberlerin en üstünü, âlemlere rahmettir. Onsekiz bin

âlem O'nun rahmet denizinden faydalanmaktadır... Âhirette kendisine; Makâm-ı Mahmûd,

Şefâ'at-i kübrâ, Kevser havuzu, Vesîle ve Fadîle adındaki makamlar verilecektir. (Mevlânâ

Hâlid-i Bağdâdî)

FADL:

1. İhsân.

Allahü teâlâ, kullarına iyi olanı, faydalı olanı vermeğe, kimisine sevâb, kimisine azâb

yapmağa mecbûr değildir. Âsîlerin, günâh işleyenlerin hepsini Cennet'e koysa, fadlına yakışır.

İtâat, ibâdet edenlerin hepsini Cehennem'e atsa, adâletine uygun olur. Fakat müslümanları ve

ibâdet edenleri Cennet'e sokacağını, bunlara sonsuz nîmetler, iyilikler vereceğini; kâfirlere

ise, Cehennem'de sonsuz azâb edeceğini dilemiş ve bildirmiştir. O, sözünden dönmez.

(Kemahlı Feyzullah Efendi)

Eğer ezelde beni kulluğa

Kabûl ettinse fadl senin, nîmet bana.

(Sinân Paşa)

2. Üstünlük, fazîlet. (Bkz. Fazîlet)

Fadl-i Cüz'î:

Bir bakımdan üstünlük.

Fadl-i Küllî:

Her bakımdan üstünlük.

FÂHİŞ FİYAT:

Piyasa fiyatının üstündeki fiyat. (Bkz. Gaben-i Fâhiş)

Esnâfın hepsi fiyatları, fâhiş olarak arttırdığı, millet zarar ve zulüm görür hâle geldiği

zaman, hükûmetin, tüccârlara danışarak uygun bir narh yâni kâr haddi koyması câiz olur.

(İbn-i Âbidîn)

FAHR-İ ÂLEM:

Âlemin kendisi ile övündüğü zât. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm için

kullanılan saygı ifâdesi.

Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem insanların en cömerdi idi. Bir şey istenip de yok

dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa cevâb vermezdi. (İmâm-ı Ahmed

Kastalânî)

Fahr-i âlemin isimleri, hâlleri, Tevrât ve İncil'de yazılı idi. Yahûdî ve hıristiyanlar, teşrif

etmesini, gelmesini bekliyordu. Fakat kendi kavimlerinden gelmeyip, Arablardan geldiği için

kıskandılar ve O'na inanmadılar. (Kastalânî)

FAHR-İ ENÂM (Fahr-ül-enâm):

Yaratılmışların kendisiyle övündüğü zât. Sevgili Peygamberimiz Muhammed

aleyhisselâm için kullanılan hürmet ve saygı ifâdesi.

Gece-gündüz dilimde, salât-ü selâm,

O mübârek rûhuna, ey Fahr-ül-enâm.

(Lâ edrî)

FAHR-İ KÂİNÂT:

Kâinâtın kendisi ile övündüğü zât. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm için

kullanılan saygı ifâdesi.

Fahr-i kâinâtın sallallahü aleyhi ve sellem mübârek yüzü ve bütün âzâları ve mübârek sesi,

bütün insanların yüzlerinden ve âzâsından ve seslerinden güzel idi. Mübârek yüzü, bir miktâr

yuvarlak idi. Neşeli olduğu zamanda, mübârek yüzü ay gibi nurlanırdı. Sevindiği mübârek

alnından belli olurdu. (İmâm-ı Ahmed Kastalânî)

Bir kimse, her işinde Fahr-i kâinâta sallallahü aleyhi ve sellem tâbi olmazsa kâmil, olgun

mü'min olmaz. O'nu kendi cânından çok sevmezse, îmânı tamâm olmaz. (İmâm-ı Rabbânî)

FAHŞÂ:

Çirkin. Dînin ve aklın beğenmediği şeyler.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Doğru kılınan namaz, insanı fahşâdan ve münkerden herhâlde uzaklaştırır. (Ankebût

sûresi: 45)

Muhakkak ki şeytan size fahşâyı emreder. (Bakara sûresi: 268)

Namazı doğru dürüst kılmakla şereflenen kimse, fahşâdan korunmuş olur. İnsanı

kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namaz, doğru namaz değildir; görünüşte namazdır.

Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır.

(İmâm-ı Rabbânî)

FÂİL-İ MUHTÂR:

İstediğini yapan.

Allahü teâlâ fâil-i muhtârdır. Hiçbir işi yapmaya mecbûr değildir. Yaptıkları şey için de

kimse O'na bunu niçin yaptın diyemez. Eski Yunan felsefecileri, akılları ermediğinden,

Allahü teâlânın fâil-i muhtâr olduğunu inkâr ettiler. (Muhammed Ma'sûm)

Ey müslüman! İyi bil ki gördüğün, işittiğin her şey, meydana gelen bütün şeyler madde ve

cisim, bunların özellikleri, akıllar, fikirler, düşünceler, gökler, yıldızlar, elementler ve bileşik

cisimler yok idi. Hepsi fâil-i muhtâr olan Allahü teâlânın istemesi ve yaratması ile var oldu.

(İmâm-ı Rabbânî)

Beled ve Şems sûresinin sekizinci âyetleri Allahü teâlânın insanlara maddî ve mânevî

kuvvet verdiğini iyi ve fenâ yolları ayırdığını ve yaptığı işin mes'ûliyetinin (sorumluluğunun)

insana âit olacağını açıkça anlatmaktadır. Görülüyor ki, insan bir yönden fâil-i muhtârdır. Bu

sebeble her işinden dünyâda ve âhirette mes'ûldür. (Muhammed Ma'sûm)

FÂİTE:

Gaflet, uyku, unutmak, hastalık, düşman korkusu gibi bir özürle kaçırılan farz veya vâcib

namaz.

Özürsüz, tenbellikle kılınmayan namazlara metrûkât denir. Namazı özürsüz vaktinde

kılmamak büyük günâhdır. Kazâ etmekle bu günâh affolmaz. Ayrıca tövbe etmek lâzımdır.

İslâm âlimleri, müslümanın namazını özürsüz aslâ terk etmeyeceğini, ancak dinde bildirilen

bir özürle kaçırabileceğini nazar-ı îtibâra alarak, fıkıh kitablarında kazâ edilmesi gereken

namazlara; metrûkât (terk edilen namazlar) demeyip, fâite (kaçırılan namazlar) tâbirini

kullanmışlardır. (Alâüddîn Haskefî, S.Abdülhakîm Arvâsî)

Fâite namazları olan bir kimse, bunları kılacak güçte iken kılmamış ise, öleceği zaman,

namaz borçlarının fidye (fakirlere belli miktârda para veya başka bir şey) verilerek iskât

edilmesi (düşürülmesi) için vasiyyet etmesi lâzımdır. (İmâm-ı Birgivî)

FÂİZ:

Ödünç vermekte, rehnde (ipotek yâni ödenecek mal karşılığı olarak, bir malı, alacaklıda

veya başka âdil bir kimsede emânet bırakmada) ve alış-verişte, alıcıdan veya vericiden birinin

ötekine karşılıksız vermesi şart edilen fazla mal, para veya menfaat. Ribâ. (Bkz. Ribâ)

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyurdu ki:

Fâiz yiyenler, kıyâmet günü mezarlarından, sar'a hastası gibi perişân kalkacaklardır.

(Bekara sûresi: 275)

Allahü teâlâ, fâiz alan ve verenlerin mallarının hepsini yok eder. İzini, eserini de

bırakmaz. Zekât verenlerin malını elbette artırır. (Bekara sûresi: 276)

Receb'in ilk Cumâ gecesini ihyâ edene (ibâdetle geçirene), Allahü teâlâ kabir azâbı

yapmaz. Duâlarını kabûl eder. Yalnız yedi kimseyi affetmez ve duâlarını kabûl etmez: Fâiz

alan veya veren, müslümanları aşağı gören, anasına-babasına eziyet eden, karşı gelen

çocuk, müslüman olan ve dînin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, şarkı ve

çalgıcılığı san'at edinenler, livâta ve zinâ edenler, beş vakit namazı kılmayanlar. (Hadîs-i

şerîf-Riyâd-ün-Nâsihîn)

Daha fazlasını ödemesi şartı ile ödünç vermek fâizdir. Yâni böyle olan sözleşme

haramdır. Haram anlaşma ile ele geçen malın hepsi haram olur. Meselâ on iki kile ödemesi

şartı ile, on kile buğday ödünç verilse, alınan on iki kilenin hepsi haram olur. Fâiz ile ödünç

vermek ve almak haram olduğu Kur'ân-ı kerîmde açık olarak bildirilmiştir... (İmâm-ı

Rabbânî)

İsrâfın yâni malı, dînin uygun görmediği yerlere dağıtmanın kötülüğünü gösteren

delillerden biri de, fâizin haram olmasıdır. Fâiz alıp vermek büyük günâhtır. Fâizin haram

olmasının sebebi, insanların malını alış-veriş yaparken ziyân olmaktan korumaktır. (İmâm-ı

Birgivî)

Son nefeste îmânsız gitmeye sebeb olan şeylerden biri de, fâiz alıp vermektir. (Hamzâ

Efendi)

Fâiz, yalnız İslâmiyet'te değil, semâvî dinlerin yâni daha önce gönderilen hak dinlerin

hepsinde haram idi. Fâizin azı da çoğu da haramdır. En büyük günâhlardandır. (Muhammed

Rebhâmî)

Her menfaat getiren borç fâizdir. (Alâeddîn Haskefî)

FAKÎH:

1. Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu

fukahâdır. (Bkz. Fıkıh)

2. Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri,

açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd

derecesine varmış âlim.

Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakîh yapar. (Hadîs-i

şerîf-Buhârî)

Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını ummadığı

yerlerden gönderir. (Hadîs-i şerîf-İhyâ)

Şeytana karşı bir fakîh bin âbidden (çok ibâdet edenden) daha kuvvetlidir. (Hadîs-i

şerîf-Hilye)

Fakihlerin başı İmâm-ı A'zam'dır ve fıkhın dörtte üçü ona âittir. (İbn-i Âbidîn)

FAKİR:

1. Aslî (temel) ihtiyâçlarından başka nisâb miktârı (dînen zengin sayılacak kadar) malı

olmayan.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

...Artık ondan (kesilen kurbandan) hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakîre yedirin.

(Hac sûresi: 28)

Üç şeyi yapan müslümanın îmânı kâmildir: Âilesine hizmet etmek, fakirler arasında

oturmak ve hizmetçisi ile birlikte yemek yemek. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Ma'sûmiyye)

Eshâbım için fakirlik seâdettir. Âhir zamandaki ümmetim için zenginlik seâdettir.

(Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)

Fakir olduğu için bir kimseyi aşağı, zengin olduğu için bir kimseyi yüksek tutan

mel'ûndur. (İbn-i Abbâs)

Bu ümmetin fakirlerinin, zenginlerinden yarım gün önce Cennet'e girecekleri bildirildi. Bu

yarım gün, beş yüz dünyâ senesidir. Çünkü, Allahü teâlânın bildirdiği bir gün,bin dünyâ

senesi kadar zamandır. Böyle olduğu Hac sûresinde açıkça bildirilmiştir. Cennet'e erken

girecekleri bildirilen fakirler, İslâmiyet'e uyan, sabreden fakirlerdir. İslâmiyet'e uymak demek,

İslâmiyet'in emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmaktır. (İmâm-ı Rabbânî)

Fakir, nafakası olmayınca sabr ve kanâat eder. Allahü teâlânın kendisi hakkındaki

muâmelesinden râzı olur. Allahü teâlâ emrettiği için rızık kazanmaya çalışır. Çalışırken,

ibâdetlerini terk etmez, haram işlemez. Kazanırken de, harcarken de dînin emirlerine uyar.

Böyle kimseye zenginlik de fakirlik de faydalı olur. (Hâdimî)

2. Tasavvufta fakir: Derviş. Her zaman her işte yalnız Allahü teâlâya muhtaç olduğunu

bilen, bütün ihtiyaçlarını hep Allahü teâlâya arz eden.

Fakirlik, nefsin isteklerini yaptırmaz. Onu dinlemez, burnunu kırar. (İmâm-ı Rabbânî)

FAKR:

Fakirlik. Tasavvufta her zaman her işte Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek.

Fakr ile öğünürüm. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)

FAL:

Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve benzerlerine bakmak sûretiyle

gaybdan, gelecekten haber verme işi.

Ümmetimden bir kısmını bana gösterdiler. Dağları, sahrâları doldurmuşlardı. Böyle

çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi? dediler, evet dedim. Bunlardan ancak

yetmiş bin adedi hesabsız Cennet'e girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine

sihr, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına tevekkül (güvenip) ve

güvenmeyenlerdir denildi. (Hadîs-i şerîf-Kimyây-ı Seâdet)

FALCI:

Fala bakan, gaybı bildiğini iddiâ eden. Gaybı anlamak için güyâ bir takım vâsıtalara

mürâcaat eden kimse. Atılan boncuk ve baklaya, koyunun kürek kemiğine ve sâir şeylere

bakıp bunlardan manâ çıkarır görünen; gaybden haber verdiğini iddiâ eden kimse.

Cebrâil (aleyhisselâm) bana geldi. Kalk namaz kıl ve duâ et! Bu gece, Şâban'ın on

beşinci gecesidir dedi. Bu geceyi ihyâ edenleri Allahü teâlâ affeder. Yalnız kâfirleri,

büyücüleri, falcıları, kendini beğenenleri, içki içenleri, fâiz yiyenleri ve zinâ yapanları

affetmez. (Hadîs-i şerîf-Kimyây-ı Seâdet)

Tevekkül edenler (sebeblere yapışıp Allahü teâlâya güvenenler), falcılık, efsûn ve

dağlamak ile hastalığı tedâvî etmezler. (Hadîs-i şerîf-Kimyây-ı Seâdet)

Kâhinlere, falcılara inanmamalıdır. Bilinmeyen şeyleri bunlara sormamalıdır. Bunları

gaybleri (gizli şeyleri) bilir sanmamalıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî)

FÂNÎ:

1. Yok olucu, geçici, devamlı olmayan.

Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

(Yer) üzerinde bulunan her canlı fânîdir. (Rahmân sûresi: 26)

Âhiret için lâzım olan şeyleri, bu fânî dünyâda hazırlamak lâzımdır. (Muhammed Hâdimî)

Fânî olanı ver ki, bâkî (sonsuz, devamlı) olanı alasın. (Erzurumlu İbrâhim Hakkı)

Âlemlerin hâdis olduğuna yâni sonradan yaratıldığına inanan, fânî olduklarına da inanır.

Müslüman olmak için; maddelerin ve cisimlerin yâni her varlığın, yoktan var edilmiş

olduklarına ve tekrar fânî olacaklarına inanmak lâzımdır. (Seyyid Şerîf Cürcânî)

Ey insanoğlu! Bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd

alamazsın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan başka işlere

tutulmaktan kurtul. Devamlı kalacak işlerle meşgûl ol! (Akbıyık Sultan)

2. Tasavvufta Allahü teâlâdan başkasını unutan, bunların sevgisinden kurtulan kimse.

Dînin emirlerini en iyi şekilde yaparak süslenmek, ibâdetleri yapmakta ve yasaklardan

kaçmakta kolaylık hâsıl olması; nefsin fânî olmasına bağlıdır. Bu da ancak, Ehl-i sünnet

âlimlerini sevmek ve onların muhabbetini (sevgisini) kazanmakla olur. (İmâm-ı Rabbânî)

FARÎDÂT-I ÂDİLE:

Dînimizin dört temel kaynağından icmâ' ve kıyâs. (Bkz. İcmâ', Kıyâs)

İlim üçtür: Âyet-i muhkeme (hükmü açık âyet-i kerîmeler), sünnet-i kâime (Peygamber

efendimizin hadîs-i şerîfleri, mübârek söz ve davranışları) ve farîdât-ı âdile. (Hadîs-i şerîf-

Ebû Dâvûd)

FARÎZA:

1. Namaz, oruç, zekât gibi kesin delil (mânâsı açık olan âyet-i kerîme) ile bildirilen

emirler.

Hac farîzası hem mâlî (mal ile), hem de beden ile yapılan bir ibâdettir. (İbn-i Âbidîn)

2. Miktârı bildirilen vârislerden her birine düşen hisse. Mîrâs payı.

FARK:

Tasavvufta cem' denilen mertebeden sonra gelen bir makam. Buna cem'ül-cem' de denir.

(Bkz. Cem')

Fark makâmında olanın rahatlık ve huzûru kullukta, lezzeti tâatte yâni ibâdettedir. Cem'

makâmı sekirdir (muhabbet sarhoşluğudur). Fark makâmı, sahv (uyanıklık) olup, buraya

kavuşunca ârif hakîki İslâm'la şereflenip, insanları doğru yola kavuşturmaya ve terbiye

etmeye lâyık olur. (İmâm-ı Rabbânî)

FÂRÛK:

"Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran" mânâsına hazret-i Ömer'in lakabı.

Bir gün Peygamber efendimize bir münâfık (kalbi ile inanmayıp inanır görünen) ve bir

yahûdî bir dâvâ ile geldiler. Peygamber efendimiz aralarında hükmeyledi. Yahûdînin haklı

olduğu anlaşıldı. O münâfık râzı olmayınca, Resûlullah efendimiz onlara; "Ömer'e varın

sizin dâvânızı görsün" buyurdu. Onlar Ömer'e geldiler. Neye geldiniz? dedi. Münâfık, bu

yahûdî ile dâvâm vardır dedi. Hazret-i Ömer; "Resûlullah efendimiz varken ben bu dâvâyı

nasıl göreyim" dedi. Münâfık; "Biz Resûlullah'a (aleyhisselâm) vardık, yahûdînin haklı

olduğuna hükmeyledi. Ben râzı olmadım." dedi. O zaman hazret-i Ömer; "Siz az bekleyin,

ben dâvânızı şimdi hâllederim" dedi ve içeriye gitti. Biraz sonra eteğinin altında kılıcıyla

çıkıp yanlarına geldi. Kılıcı çektiği gibi o münâfığın kellesini uçurdu ve; "Resûlullah'ın

hükmüne râzı olmayanın hâli budur" dedi. İşte bundan dolayı, kendisine Ömer-ül-Fârûk

denildi. (Şemseddîn Sivâsî)

FARZ:

Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde yapılmasını açıkca bildirdiği emirler.

Kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi, başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nâfile

ibâdetleri yapınca, onu çok severim. Öyle olur ki, benimle işitir. Benimle görür. Benimle

her şeyi tutar.Benimle yürür. Benden her ne isterse veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.

(Hadîs-i kudsî-Buhârî)

Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en âbidi (ibâdet edeni) olursun. Yasak

ettiğim haramlardan sakın, verâ sâhibi olursun. Verdiğim rızka kanâat eyle, insanların en

ganîsi (zengini) olursun, kimseye muhtâç kalmazsın. (Hadîs-i kudsî-Mişkât, Câmi-us-Sagîr)

Allahü teâlânın râzı olduğu işler, farzlar ve nâfilelerdir. Farzların yanında nâfilelerin hiç

kıymetleri yoktur. Bir farzı vaktinde kılmak, bin sene nâfile ibâdet yapmaktan daha çok

fâidelidir. Hattâ bir farzı yaparken, bunun sünnetlerinden bir sünneti ve edeplerinden bir

edebi yapmak da, başka nâfileleri yapmaktan kat kat daha kıymetlidir. (İmâm-ı Rabbânî)

Farz-ı Ayn:

Her müslümanın yerine getirmesi lâzım olan farz.

Îmânı yâni Ehl-i sünnet îtikâdını, iyi ve kötü huyları öğrenmek farz-ı ayndır. Abdesti,

guslü, namazı ve orucu ve haramları da, her müslümanın öğrenmesi farz-ı ayndır. (İmâm-ı

Rabbânî)

Farz-ı Kifâye:

Müslümanların bir kısmının yerine getirmesi ile diğerlerinden düşen farz.

Kur'ân-ı kerîmi dinlemek farz-ı kifâyedir ve okunmasından ve nâfile ibâdetlerden daha

sevâbdır. (Halebî-yi Kebîr)

Cenâze namazını kılmak, ölüye hizmeti ve san'at ve ticâret bilgilerini (ve bugünün

silâhlarını yapmak ve kullanmak için fen bilgilerini iyi) öğrenmek farz-ı kifâyedir. (Yûsuf

Sinâneddîn)

Bir âyet ezberlemek herkese farz-ı ayndır. Fâtihayı ve üç âyet veya bir kısa sûre

ezberlemek vâcibdir. Kur'ân-ı kerîmin hepsini ezberlemek farz-ı kifâyedir. (Alâüddîn-i

Haskefî)

FASD:

Damardan kan aldırma. (Bkz. Hacâmat)

FÂSIK:

Açıkça günah işlemekten çekinmeyen, âsî, günahkâr mü'min.

Fâsıkın fıskına mâni olmağa kudreti varken, kimse mâni olmazsa, Allahü teâlâ,

bunların hepsine, dünyâda ve âhirette azâb yapar. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Fâsık medh olunduğu zaman, Rabbimiz gadâba gelir. (Hadîs-i şerîf-Beyhekî, İbn-i Adî)

Kızını fâsığa veren mel'ûndur. (Hadîs-i şerîf-Zevâcir)

Öğrenilmesi farz ve vâcib olan fıkıh (din) bilgilerini öğrenmemek fısktır, günahtır.

Fâsıkların şâhidliği kabûl olmadığı için, şâhidlere îtirâz olunduğu zaman, hâkim şâhidlere

fıkıhtan sorar. (İbn-i Âbidîn)

Fâsıkın, bid'at sâhibinin (inanışı bozuk olanın) ve âsînin evine, ziyâfetine, ancak zarûret

olunca veya bir kimsenin işini görmek için gidilir. (İmâm-ı Gazâlî)

FÂSİD:

Bozan, bozuk.

1. Bir ibâdetin, bâtıl olması, geçersiz olması. Bâtıl.

Namaz kılarken göğüs özürsüz olarak kıbleden çevrilirse, namaz hemen fâsid olur.

(Halebî)

Namazda konuşmak ve boğazından özürsüz öksürük gibi ses çıkarmak namazın fâsid

olmasına sebeb olur. (Halebî)

Oruçlu iken ve namaz kılarken boğaza yağmur, kar kaçsa, oruç da namaz da fâsid olur.

(Tahtâvî)

2. Aslı İslâmiyet'e uygun olup, sıfatı uygun olmayan muâmele, akid.

Veresiye yapılan satışta ödeme târihi belirtilmezse, fâsid olur. (Kâşânî)

Fâsid Akd:

Aslı İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan her çeşit sözleşme.

Fâsid Bey':

Aslı İslâmiyet'e uygun olup sıfatı uygun olmayan satış. (Bkz. Bey')

Fâsid bey aslında sahihdir, câizdir. Çünkü mütekavvim (kullanılması mübah ve

kullanılabilir) olan malın satışıdır. Fakat sıfatı dîne uygun olmayıp sahih (geçerli) değildir.

Semen (bedel) mütekavvim olmayınca veya mebîin (satılan malın) veya semenin miktarı veya

evsafı yahut veresiye satışta semenin verileceği zaman belli olmayınca bu satış fâsid olur.

(İbn-i Âbidîn)

Fâsid İcâre:

Aslı İslâmiyet'e uyduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan icâre (kirâya verme).

Bir mal dînen ve aklen nerede kullanılabilirse, o maksadla kullanmak için kirâya verilir.

Kumaşı, ev ve mutfak eşyâsını, süs, gösteriş olarak bulundurmak için; evi, oturmayıp, köleyi,

altını, gümüşü ve otomobili kullanmayıp, başkasına gösteriş yapmak için kirâ ile almak fâsid

icâre olur. (Ali Haydar Efendi)

Koyun otlatmak için tarlayı, yünü için hayvanı kirâya vermek câiz değildir, fâsid icâredir.

(İbn-i Âbidîn)

Fâsid Kan:

Üç günden yâni yetmiş iki saatten -beş dakika bile az olsa- gelen kan, yeni başlayan

(baliğa, ergen) olan için on günden çok sürüp, onuncu günden sonra gelen kan, yeni

olmayanlarda (kadınlarda) âdetten çok olup on günü de aştığında âdetten sonraki günlerde

gelen kan, hâmile ve âyise (ihtiyar) kadınlardan ve dokuz yaşından küçük kızlardan gelen

kan. İstihâza kanı. (Bkz. İstihâza)

Fâsid Temizlik:

Sahîh olmayan temizlik.Kadınlarda hayız kanının kesilmesinden sonra on beş gün

geçmeden önce kan görme hâli.

Hayız müddeti dışında istihâza denilen kan görüldüğü günler, fâsid temizlik günleridir.

(İbn-i Âbidîn)

Hayız kanının durmadan akması lâzım değildir. İlk görülen kan kesilip, üç gün sonra

tekrar görülürse, aradaki temizlik, fâsid temizlik olup, sözbirliği ile hep aktı kabûl edilir.

(İbn-i Âbidîn)

FASL-I HİTÂB:

Kolay, açık ve anlaşılır söz söyleme.

Doğru söyliyenlerin en iyisi ve kendilerine Fasl-ı hitâb ve hikmet (ilim) verilenlerin en

üstünü olan sâhibimiz ve efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve O'nun temiz Âline

(akrabâsına) ve insanlar arasından O'nun için seçilmiş olan Eshâbına (arkadaşlarına) salât ve

selâm (hayırlı duâlar) olsun. (Ahmed Mekkî Efendi, Sekkâkî)

FÂTIMÎLER:

Aslen mecûsî olan Meymûn el-Kaddah'ın neslinden gelen Ubeydullah bin Sa'îd'in

etrâfında toplanan, kendilerinin hazret-i Fâtıma'nın neslinden geldiklerini iddiâ eden; Mısır,

Kuzey Afrika, Filistin ve Sûriye'de 910-1171 seneleri arasında hüküm süren, Eshâb-ı kirâm

düşmanlığını yaymaya çalışan hânedân Ubeydîler.

İki yüz altmış sene müddetle Ehl-i sünnet müslümanlara zulmeden Fâtımîler, pek çok

mâsum (günâhsız) kimseyi öldürdüler. Abbâsî halîfelerinin hilâfetini kabûl etmeyerek İslâm

birliğini parçaladılar. Zaman zaman Abbâsî halîfelerine ve Selçuklulara karşı hıristiyanlarla

birleşerek müslümanlar aleyhine ittifak (birlik) kurdular. Fâtımîler kurdukları medreselerde

bâtınî (İsmâilî) dâî (propagandacı) yetiştirdiler. (İmâm-ı Süyûtî)

Fâtımî hükümdârlarından Muiz Lidînillah şimdiki Kâhire şehrinin bulunduğu yere

Kâhire-i Muizziyye adında bir şehir kurdu. Ezândaki Hayyealessalâh ibâresini kaldırarak,

yerine bâtınîliğin alâmeti olarak Hayyealâ hayr'il amel ibâresini koydurdu. (Nişâncızâde)

FÂTIR SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin otuz beşinci sûresi. Melâike sûresi de denilmektedir.

Fâtır sûresi Mekke'de nâzil oldu (indi). Kırk beş âyet-i kerîmedir. İlk âyet-i kerîmede

geçen ve yaratıcı mânâsı olan "Fâtır" kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûrede başlıca; Allahü

teâlânın üstün ve eşsiz yaratma kudreti, mü'min ile kâfir arasındaki fark, insan kalbinin

kötülüklerden temizlenmesi ve güzel ahlâk ile bezenmenin lüzûmu anlatılmaktadır. (İbn-i

Abbâs, Taberî)

Allahü teâlâ Fâtır sûresinde meâlen buyuruyor ki:

Allah dilediği kimseleri eğri, sapık yollara kor, dilediği kimselere hidâyet eder. Doğru,

iyi yolu gösterir. (Âyet: 8)

Kim Fâtır sûresini okursa, dilediğinden girmesi için Cennet'in sekiz kapısına dâvet

edilir. (Hadîs-i şerîf-Kâdı Beydâvî)

FÂTİHA SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin birinci sûresi.

Fâtiha sûresi Mekke'de nâzil oldu (indi). Yedi âyet-i kerîmedir. Kur'ân-ı kerîmin başında

olup, okumaya onunla başlandığı için Fâtiha, Kur'ân-ı kerîmdeki mânâların asl olduğundan,

Ümmü'l-Kur'ân, hadîs-i şerîfte şifâ olduğu bildirildiğinden Sûretü'ş-Şâfiye veya Sûretü'ş-Şifâ

denilmiştir. Diğer isimleri; el-Esâs, el-Vâfiye, el-Kâfiye, es-Seb-ül-mesânî ve el-Kenz'dir.

Sûre, Allahü teâlâya hamd ü senâyı (övgü ve şükrü), O'nun sıfatlarını ve mühim bir duâyı

içerisinde bulundurmaktadır. (Senâullah Dehlevî, Taberî)

Allahü teâlâ Fâtiha sûresinde meâlen buyuruyor ki:

Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahim ve din günü (kıyâmet günü) nün sâhibi olan

Allahü teâlâya mahsustur. Yalnız sana ibâdet eder, yalnız senden yardım isteriz. Bizi doğru

yola, kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna ilet. Gazâba uğrayanlarınkine

(yahûdîlerinkine), sapıklarınkine (hıristiyanlarınkine) değil. (Âyet: 1-7)

Yatağına uzandığında Fâtiha ve İhlâs sûrelerini okuduğun zaman, ölüm dışında kalan

her şeyden emîn olursun. (Hadîs-i şerîf-Mecma-uz-Zevâid)

Kim Fâtiha'yı ve İhlâs sûresini okursa, sanki o kişi Kur'ân-ı kerîmin üçte birini

okumuş (gibi sevâb sâhibi) olur. (Hadîs-i şerîf-Metâlib-ül-Aliyye)

Fâtiha (sûresi) her hastalığın şifâsıdır. (Hadîs-i şerîf-Dârimî)

Yedi defâ Fâtiha sûresi okuyup dert ve ağrı olan uzva üflenirse, şifâ hâsıl olur. Âyet-i

kerîmenin ve duânın tesir etmesi için okuyanın ve okutanın, ehl-i sünnet îtikâdında olması,

haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret

istememesi şarttır. (Ebü'l-Hasen-i Şâzilî)

FAZÎLET:

1. Üstünlük. İyi ahlâklılık.

Fazîlet ehlinin değerini, ancak fazîlet ehli bilir. (Hadîs-i şerîf-Bostân-ül-Ârifîn)

Namazı cemâat ile kılmak, yalnız kılmaktan yirmi yedi derece daha fazîletlidir. (Hadîs-i

şerîf-El-Fıkh alel Mezâhibi Erbe'a)

Dört halîfenin fazîlet ve üstünlükleri hilâfetteki sıralarına göredir. (İmâm-ı Gazâlî)

İlim sâhibleri, diğer mü'minlerden yedi yüz derece daha fazîletlidir. (İbn-i Abbâs)

İmâm-ı Şâfiî'ye bir mes'ele soruldu; sükût etti. "Niçin sustun?" dediklerinde; "Fazîletin

sükûtta mı cevapta mı, nerede olduğunu anlayıncaya kadar sükûtu tercîh ettim" buyurdu.

(İmâm-ı Gazâlî)

Hazret-i Ebû Bekr'in fazîleti; îmânda ve çok mal vermekte, nefsini bu yolda hizmetçi

etmekte, en önde olması sebebiyledir. (İmâm-ı Rabbânî)

2. Farz ve vâciblerin hâricindeki nâfile ibâdetler yâni müstehâb ve sünnetler.

Din üç kısımdır: Emirler, yasaklar ve fazîletler. (Muhammed Rebhâmî)

FECR:

Sabaha karşı, güneş doğmadan önce, ufkun gün doğusu tarafında görünen aydınlık, tan

yerinin ağarması.

Resûlullah efendimiz mîlâdın 571. senesi Nisan ayının 20. Pazartesi sabâhı fecr ağarırken,

Mekke şehrinde dünyâyı teşrîf etti. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

Fecr-i Kâzib (Aldatıcı fecr):

Fecr-i sâdıktan iki derece kadar önce doğuda görülen ve sonra kaybolan geçici beyazlık.

İmsak vakti.

Fecr-i Sâdık (Gerçek fecr):

Fecr-i kâzibi tâkibeden tam karanlıktan sonraki beyazlık. Sabah namazının ve orucun

başlama vakti.

Sabah namazı, dört mezhebde de fecr-i sâdıkın şarktaki ufk-i mer'îden (görünen ufuktan)

aydınlanmaya yüz tutması ile başlar. (Kedüsî)

Orucun farzı üçtür: 1) Niyet etmek, 2) Niyeti ilk ve son vakitleri arasında yapmak, 3)

Fecr-i sâdıktan, güneşin batmasına kadar olan zaman içinde orucu bozan şeylerden sakınmak.

(Kutbüddîn-i İznikî)

Fecr Sûresi:

Kur'ân-ı kerîmin seksen dokuzuncu sûresi.

Fecr sûresi, Mekke'de nâzil oldu (indi). Otuz âyet-i kerîmedir. İlk âyet-i kerîmede geçen

Fecr kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûrede eski kavimlere âit kıssalar ve insanoğlunun

kötülüğe yönelmesi, bunun kötü sonuçları, dünyâ hayâtından sonraki hayât ve oradaki

durumlar kısaca bildirilmektedir. (İbn-i Abbâs, Taberî)

Allahü teâlâ Fecr sûresinde meâlen buyuruyor ki:

Ey mutmainne (İslâmiyet'e uymayan şeylerden uzaklaşmış) olan nefs! Râzı olmuş ve râzı

olunmuş olarak Rabbine dön! (Âyet: 28)

Kim her gün Fecr sûresini okursa, o, kıyâmet günü kendisi için bir nûr olur. (Hadîs-i

şerîf-Kâdı Beydâvî Tefsîri)

FEDÂİL:

Farz ve vâcib olmayan nâfile ibâdetler.

Yâ Ali! İnsanlar fedâil ile meşgûl oldukları zaman, sen farzları tamamlamaya çalış.

(Hadîs-i şerîf-Miftâh-un-Necât)

İbâdetler, ferâiz (farzlar) ve fedâil olmak üzere ikiye ayrılır. Beş vakit namazın sünnetleri,

farzlardaki noksanları, kusûrları tamamlar. Yoksa, sünnet namazı, kılınmayan farz namaz

yerine geçmez. (Abdülhakîm Arvâsî)

FEHM:

Anlayış; iyiyi kötüden ayıran anlama kuvveti.

Ahmak insan kendisini aldanmaktan koruyamaz. Akıl ve fehm, insanın yaratılışında

olacak. Yaratılışında akıl ve fehimden mahrûm olanlar, bunları sonradan te'min edemezler.

(İmâm-ı Gazâlî)

FELÂH:

Kurtuluş, selâmet, mutluluk, hayır ve nîmetlerde, râhatta dâim olmak.

Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyurdu ki:

Sizden öyle bir cemâat (topluluk) bulunmalıdır ki, (onlar herkesi) hayra çağırsınlar,

iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışsınlar. İşte onlar felâha erenlerin tâ

kendileridir. (Âl-i İmrân sûresi: 104)

Mü'minler (Allahü teâlânın birliğine inananlar) muhakkak felâh bulmuştur. (Mü'minûn

sûresi: 1)

İlmi, kibirlenmek, kendini büyük göstermek için istiyenlerden hiç biri felâh bulmamıştır.

İlmi; tevâzû (alçak gönüllülük) ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felâh bulur. (İmâm-ı

Şâfiî)

Başkalarının zarar görmesine sevinen kişi felâha kavuşamaz. (Bennân el-Hammâl)

FELAK SÛRESİ:

Kur'ân-ı kerîmin yüz on üçüncü sûresi.

Felak sûresi, Medîne-i münevverede nâzil oldu (indi). Beş âyet-i kerîmedir. İlk âyet-i

kerîmede geçen Felak kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûrede Allahü teâlâ; görünen ve

görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün kötü şeylerden kullarının kendisine sığınmalarını,

güvenilecek ve sığınılacak tek varlığın kendisi olduğunu bildirmektedir. (Senâullah Dehlevî,

İbn-i Abbâs)

Allahü teâlâ, Felak sûresinde meâlen buyuruyor ki:

(Yâ Muhammed!) Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin

şerrinden, (büyücülerin ipliklere bağladıkları) düğümlere üfüren (nefes)lerin (büyücü ve

üfürükcülerin) şerrinden, hased edenin, hased ettiği zaman şerrinden, karanlığı yırtan

nûrun Rabbine sığınırım de! (Âyet: 1-5)

Ey Ukbe! Felak sûresini oku. Zîrâ sen, Allahü teâlâya Felâk sûresinden daha sevimli

gelen ve daha beliğ olan hiç bir sûre okuyamazsın. Mümkün olursa onu çok oku. (Hadîs-i

şerîf-Müsned-i Ahmed ibni Hanbel)

FELEK:

Yörünge.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir

felekte yüzmeye (akıp gitmeye) devâm ederler. (Yâsîn sûresi: 40)

FELS:

Altın ve gümüşten başka mâdenlerden basılmış para. Çoğulu fülûstur.

Satılan veya satın alınan malın, bir felsin îtibârî kıymetinden aşağı olmaması lâzımdır. Bir

felsten aşağı alış-veriş câiz değildir. (İbn-i Nüceym)

Para olarak felslerin îtibârî kıymetleri (râyic değerleri), şimdi kullanılan kâğıt paralarda

olduğu gibi, kendi değerlerinden katkat fazladır ve hep değişmektedir. Râyic değerleri altın ve

gümüş değerinden hesaplanır. Bir felsin îtibârî kıymeti şimdi bir altın liranın kıymeti olan

kâğıt lira adedinin on beşte biri kadar kuruş olmaktadır. Mes