Ara 05 2006
Îmânın Şartları
Salı, 05 Aralık 2006
Okunma; 373
ÎMÂNIN ŞARTLARI

(Bu zât yine sorarak, yâ Resûlallah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem"! (Îmânın ne olduğunu da bana bildir) dedi).  İslâmın ne olduğunu sordukdan ve cevâb verildikden sonra, Cebrâîl "aleyhisselâm", Resûl-i ekrem "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimizden, îmânın hakîkatini ve mâhiyyetini açıklamasını sordu. Îmân, lügatda bir kimseyi tâm doğru sözlü bilmek, ona inanmak demekdir. İslâmiyyetde îmân demek; Resûl-i ekremin "sallallahü aleyhi ve sellem", Allahü teâlânın peygamberi olduğunu ve Onun tarafından seçilmiş, haber verici nebî olduğunu doğru bilmek ve inanarak söylemek ve Onun Allahü teâlâ tarafından kısaca bildirdiklerine kısaca inanmak ve geniş bildirdiklerine etraflıca inanmak ve gücü yetdikçe, kelime-i şehâdeti dil ile de söylemekdir.Kuvvetli îmân şöyledir ki, ateşin yakdığına, yılanın zehrleyip öldürdüğüne yakîn üzere inanıp kaçdığı gibi, gönlünden tâm olarak, Allahü teâlâyı ve sıfatlarını büyük bilerek inanmak, Onun rızâsına ve cemâline koşmak ve gazabından, azâbından kaçmak ve îmânı, mermer üzerine yazılan yazı gibi sağlam olarak gönlüne yerleşdirmekdir. Îmân ile islâm birdir. Kelime-i şehâdetin ma'nâsına inanmak, her ikisinde de vardır. Ba'zı umûm ve husûs ayrılıkları var ise de, lügat ma'nâları ayrı olmakla berâber, islâmiyyetde ayrılıkları yokdur.

Îmân tek birşey midir, birkaç parçanın birleşiği midir? Birleşik ise, kaç parçadan yapılmışdır?Ameller, ibâdetler, îmândan mıdır, değil midir?Îmânım var derken, inşâallah demek câiz midir, değil midir?Îmânda azlık çokluk olur mu? Îmân mahlûk mudur? Îmân etmek, insanın elinde midir?Yoksa mü'minler zorla mı îmân etmişdir? Eğer îmânda zor, cebr varsa, herkesin îmân etmesi neden emr olunmuşdur?Bunları ayrı ayrı bildirmek çok uzun sürer.Bunun için herbirinin cevâbını burada ayrı ayrı bildirmiyeceğim.Şu kadar bilmelidir ki, Eş'arî ve Mu'tezile mezheblerine göre, mümkin olmıyan bir şeyin yapılmasını, Allahü teâlânın emr etmesi câiz değildir.Kendisi mümkin ise de, insanların gücü yetmediği şeyleri emr etmesi de, Mu'tezileye göre câiz değildir. Eş'arîye göre ise, bu câizdir. Fekat, emr etmemişdir. İnsanın havada uçmasını emr etmek böyledir. Îmân, ibâdetler ve amellerde, Allahü teâlâ, kullarından gücü yetmediği şeyleri istememişdir.Bunun için, müslimân iken deli olan, gâfil olan, uyuyan, ölen kimse, bu hâlinde tasdîk etmekde değil ise de, müslimânlıkları devâm etmekdedir. Bu hadîs-i şerîfde, îmânın lügat ma'nâsını düşünmemelidir. Çünki lügat ma'nâsı, tasdîk ve inanmak demek olduğundan, arab câhillerinden, bu ma'nâyı bilmiyen kimse yokdur. Nerde kaldı ki, Eshâb-ı kirâm "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" bilmemiş olsunlar. Cebrâîl aleyhisselâm, îmânın ma'nâsını Eshâb-ı kirâma öğretmek istiyordu. Bunun için, Resûlullaha "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" islâmiyyetde neye îmân denildiğini sormakdadır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" de, îmânın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle bildirdi:

1 - (Önce, Allahü teâlâya inanmakdır) buyurdu. Îmân demek, keşf ile bularak veyâ vicdânla bularak, yâhud bir delîl ile aklın anlaması yolundan veyâ seçilmiş, beğenilmiş bir söze güvenerek ve uyarak, belli altı şeye cân ve gönülden inanmak ve dil ile de söylemekdir. Bu altı şeyden birincisi, Allahü teâlânın vâcib-ül-vücûd ve hakîkî ma'bûd ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmakdır. Dünyâ âleminde ve âhiret âleminde bulunan herşeyi, maddesiz, zemânsız ve benzersiz olarak yokdan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmakdır. [Her maddeyi, atomları, molekülleri, elementleri, bileşikleri, organik cismleri, hücreleri, hayâtı, ölümü, her olayı, her reaksiyonu, her çeşid kuvveti, enerji nev'lerini, hareketleri, kanûnları, rûhları, melekleri, canlı cansız her varı, yokdan var eden ve hepsini, her ân varlıkda bulunduran, yalnız Odur.] Âlemlerde olan herşeyi, [hiçbiri yok iken, bir anda] yaratdığı gibi, [her zemân, birbirlerinden de var etmekdedir.Kıyâmet zemânı gelince, herşeyi bir ânda] yine yok edecekdir.Her varlığın hâlıkı, yaratanı, sâhibi, hâkimi Odur. Onun hâkimi, âmiri, üstünü yokdur diye inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat, Onundur. Onda, hiçbir kusûr, hiçbir noksan sıfat yokdur.Dilediğini yapabilir.Yapdıkları, kendine veyâ başkasına fâideli olmak için değildir.Bir karşılık için yapmaz. Bununla berâber, her işinde, hikmetler, fâideler, lutflar ve ihsânlar vardır.

Kullarına iyi olanı, fâideli olanı vermeğe, kimisine sevâb, kimisine azâb yapmağa mecbûr değildir. Âsîlerin, günâh işliyenlerin hepsini Cennete koysa, fadlına, ihsânına yakışır. İtâ'at, ibâdet edenlerin hepsini Cehenneme atsa, adâletine uygun olur. Fekat müslimânları ve ibâdet edenleri Cennete sokacağını, bunlara sonsuz ni'metler, iyilikler vereceğini, kâfirlere ise, Cehennemde sonsuz azâb edeceğini dilemiş ve bildirmişdir. O, sözünden dönmez. Bütün canlılar îmân etse, itâ'at etse, Ona hiçbir fâidesi olmaz. Bütün âlem kâfir olsa, azgın, taşkın olsa, karşı gelse, Ona hiçbir zarar vermez.Kul, birşey yapmak dileyince, O da isterse, o şeyi yaratır. Kullarının her hareketini ve her şeyi yaratan Odur. O dilemezse, yaratmazsa, hiçbir şey hareket edemez. O dilemezse, kimse kâfir olamaz. Kimse isyan edemez. Küfrü, günâhları diler ise de, bunlardan râzı değildir. Onun işine, kimse karışamaz. Niçin böyle yapdı. Şöyle yapsaydı demeğe, sebebini sormağa kimsenin gücü ve hakkı yokdur.Şirkden, küfrden başka, herhangi büyük günâhı işleyip, tevbesiz ölen kimseyi, dilerse afv eder.Küçük bir günâh için dilerse azâb eder. Kâfir, mürted olarak ölenleri hiç afv etmiyeceğini, bunlara sonsuz azâb edeceğini bildirmişdir.

Müslimân olan, ya'nî (Ehl-i kıble) olup, ibâdet eden, fekat, i'tikâdı (Ehl-i sünnet) i'tikâdına uymıyan ve tevbe etmeden ölen kimseye, Cehennemde azâb edecek ise de, böyle (Bid'at sâhibi) müslimânlar, Cehennemde sonsuz kalmıyacakdır.

Allahü teâlâyı, dünyâda baş gözü ile görmek câizdir. Fekat, kimse görmemişdir.Kıyâmet günü, mahşer yerinde, kâfirlere ve günâhı olan mü'minlere, kahr ve celâl ile; sâlih olan mü'minlere ise, lutf ve cemâl ile görünecekdir.Mü'minler, Cennetde, cemâl sıfatı ile görecekdir.Melekler ve kadınlar da görecekdir.Kâfirler, bundan mahrûm kalacaklardır. Cinnîlerin de mahrûm kalacaklarını bildiren haber kuvvetlidir. Âlimlerin çoğuna göre, (Mü'minlerin makbûl olanları, her sabâh ve akşam, derecesi aşağı olanlar ise, her Cum'a günü ve kadınlar, dünyâ bayramı gibi, yılda birkaç kerre, tecellî-i cemâl ile ve rü'yet ile müşerref olacaklardır).

[Şeyh Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, fârisî ( Tekmîl-ül-îmân) kitâbında buyuruyor ki: Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Kıyâmet günü Rabbinizi, ondördüncü ayı gördüğünüz gibi görürsünüz!). [Abdülhak-ı Dehlevî, 1052 [m. 1642] de Delhîde vefât etdi.] Allahü teâlâ dünyâda anlaşılamadan bilineceği gibi, âhiretde de anlaşılamadan görülecekdir. Ebül Hasen-i Eş'arî ve imâm-ı Süyûtî ve imâm-ı Beyhekî gibi büyük âlimler, meleklerin de Cennetde Allahü teâlâyı göreceklerini bildirmişlerdir. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe ve başka âlimler, cinnin sevâb kazanmıyacaklarını ve Cennete girmiyeceklerini, ancak mü'min olanlarının Cehennemden kurtulacaklarını bildirdiler. Kadınlar, dünyâdaki bayram günleri gibi senede birkaç kerre göreceklerdir. Mü'minlerin kâmil olanları, her sabâh ve akşam, diğerleri ise Cum'a günleri göreceklerdir.Bu fakîre göre, mü'min kadınlar ve melekler ve cin de bu müjdeye dâhildirler. Fâtımat-üz-zehrâ ve Hadîcet-ül-kübrâ ve Âişe-i sıddîka ve diğer ezvâc-i tâhirât ve Meryem ve Âsiye "radıyallahü teâlâ anhünne ecma'în" gibi kâmil ve ârif hâtûnların diğer kadınlardan müstesnâ tutulmaları uygun olur. İmâm-ı Süyûtî de buna işâret etmekdedir.]

Allahü teâlânın görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Çünki, Allahü teâlânın işleri akl ile anlaşılmaz. Dünyâ işlerine benzemez. [Fizik ve kimyâ bilgileri ile ölçülemez.] Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yokdur. Allahü teâlâ, madde değildir. Cism değildir. [Element değildir. Karışım, bileşik değildir.] Sayılı değildir. Ölçülmez. Hesâb edilmez. Onda değişiklik olmaz.Mekânlı değildir. Bir yerde değildir.Zemânlı değildir. Öncesi, sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yokdur. Bunun için, insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, Onun hiçbir şeyini anlıyamaz. Onun nasıl görüleceğini de kavrıyamaz. El, ayak, cihet, yer ve bunlar gibi, Allahü teâlâ için câiz olmıyan kelimelerin, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde bulunması, bizim anladığımız ve bildiğimiz, bugün kullanılan ma'nâlarda değildir.Böyle âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere (Müteşâbihât) denir. Bunlara inanmalı, ne ve nasıl olduklarını anlamağa kalkışmamalıdır. Yâhud, bunlar, kısaca veyâ uzun olarak, (Te'vîl) olunur. Ya'nî, Allahü teâlâya yakışacak başka ma'nâ verilir. Meselâ, el kelimesi, kudret, enerji demek olur.

Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlâyı, mi'râcda gördü. Bu görmesi, dünyâdaki baş gözü ile görmek gibi değildi. Bir kimse, Allahü teâlâyı dünyâda gördüm dese, o zındıkdır. Evliyânın "kaddesallahü teâlâ esrârehüm ecma'în" görmesi, dünyâ ve âhiret görmeleri gibi değildir.Ya'nî (Rü'yet) değildir. Onlara (Şühûd) hâsıl olmakdadır. [Ya'nî kalb gözü ile, misâlini görürler.] Evliyâ-i kirâmdan, gördüm diyenler oldu ise de, sekr hâlinde iken, ya'nî aklları başlarında değil iken, şühûdü, rü'yet sanmışlardır. Yâhud, te'vîl ederek anlaşılabilecek sözlerden biridir. Süâl: Allahü teâlânın dünyâda baş gözü ile görülmesinin câiz olduğu yukarıda bildirilmişdi. Câiz olan bir şeyin hâsıl olduğunu söyliyen kimse, niçin zındık olsun?Vâkı' olduğunu söyliyen kâfir olursa, o şeye câiz denilebilir mi?

Cevâb: Lügatde, câiz demek, olması da, olmaması da uygundur demekdir. Fekat, Eş'arî mezhebinde, rü'yetin câiz olması demek; Allahü teâlâ, bu dünyâda yakın olmanın, karşısında olmanın ve dünyâda yaratmış olduğu fizik kanûnları ile görmenin dışında olarak, insanda bambaşka bir görmek kuvveti yaratmağa kâdirdir demekdir. [Ebülhasen Alî bin İsmâîl Eş'arî, 330 [m. 941] de Bağdâdda vefât etdi.] Meselâ, Çinde bulunan kör bir kimseye, Endülüsdeki sivri sineği göstermeğe veyâ dünyâdaki insana, ayda ve yıldızda bulunanı göstermeğe kâdirdir ve câizdir. Böyle kuvvet, Allahü teâlâya mahsûsdur. İkinci olarak, dünyâda gördüm demek, âyet-i kerîmeye ve âlimlerin söz birliğine uygun değildir. Bunun için, böyle birşeyi söyliyen kimse (Mülhid) veyâ (Zındık) dır. Üçüncü cevâb olarak deriz ki, dünyâda rü'yetin câiz olması, Onu dünyâda, fizik kanûnları ile olan görmek câiz olur demek değildir.Hâlbuki, Allahü teâlâyı gördüm diyen kimse, başka şeyleri gördüğü gibi gördüm demekdedir.Bu ise, câiz olmıyan bir görmekdir.Bunun gibi, küfre sebeb olan şeyleri söyliyen kimseye mülhid veyâ zındık denir. [Mevlânâ Hâlid hazretleri], bu cevâblardan sonra (Dikkat ediniz!) buyuruyor. Bununla, ikinci cevâbın dahâ sağlam olduğuna işâret ediyor. [(Mülhid) ve (Zındık) , kendisinin müslimân olduğunu söyler. (Mülhid) bu sözünde samîmîdir. Kendisinin müslimân olduğuna, doğru yolda bulunduğuna inanmakdadır. (Zındık) ise, İslâm düşmanıdır. İslâmiyyeti içerden yıkmak, müslimânları aldatmak için müslimân görünmekdedir.]

Allahü teâlâ üzerinden, gece gündüz ve zemân geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmıyacağı için, geçmişde, gelecekde şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ, hiçbir şeye hulûl etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. Allahü teâlânın zıddı, tersi, benzeri, ortağı, yardımcısı, koruyucusu yokdur. Anası, babası, oğlu, kızı, eşi yokdur. Her zemân, herkes ile hâzır ve herşeyi muhît ve nâzırdır. Herkese can damarından dahâ yakındır. Fekat, hâzır olması, ihâta etmesi, berâber ve yakın olması, bizim anladığımız gibi değildir. Onun yakınlığı, âlimlerin ilmi, fen adamlarının zekâsı ve Evliyânın "kaddesallahü teâlâ esrârehüm ecma'în" keşf ve şühûdü ile anlaşılamaz. Bunların iç yüzünü, insan aklı kavrıyamaz. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir, hiçbirinde değişiklik, başkalaşmak olmaz. Allahü teâlânın ismleri (Tevkîfî) dir. Ya'nî, islâmiyyetde bildirilen ismleri söylemek câiz olup, bunlardan başkasını söylemek câiz değildir. [Meselâ Allahü teâlâya âlim denir. Fekat, âlim demek olan fakîh denmez. Çünki, islâmiyyet, Allahü teâlâya fakîh dememişdir. Bunun gibi, Allah adı yerine, tanrı demek câiz değildir. Çünki tanrı, ilah, ma'bûd demekdir. Meselâ, hindlilerin tanrıları öküzdür, denilmekdedir. (Birdir Allah, Ondan başka tanrı yok) denilebilir. Başka dillerdeki Dieu, Gott ve God kelimeleri de, ilah, ma'bûd ma'nâsına kullanılabilir. Allah adı yerine kullanılamaz.]

Allahü teâlânın ismleri sonsuzdur. Binbir ismi var diye meşhûrdur. Ya'nî, ismlerinden binbir dânesini insanlara bildirmişdir. Muhammed aleyhisselâmın dîninde, bunlardan doksandokuzu bildirilmişdir. Bunlara (Esmâ-i hüsnâ) denir.

Allahü teâlânın (Sıfat-ı zâtiyye) si altıdır. [Bunları yukarıda bildirmişdik.] (Sıfat-ı sübûtiyye) si, (Mâtürîdiyye) mezhebinde sekizdir. (Eş'ariyye) mezhebinde ise yedidir. Bu sıfatları da, zâtı gibi, ezelîdir, ebedîdir. Ya'nî sonsuz olarak vardırlar. Mukaddesdirler. Mahlûkların sıfatları gibi değildirler. Akl ile, zan ile ve dünyâdakilere benzetilerek anlaşılamazlar. Allahü teâlâ, bu sıfatlarından birer örnek, insanlara ihsân buyurmuşdur. Bunları görerek, Allahü teâlânın sıfatları biraz anlaşılabilir. İnsan, Allahü teâlâyı anlıyamıyacağı için, Allahü teâlâyı düşünmek, anlamağa kalkışmak câiz değildir. Allahü teâlânın sekiz sıfat-ı sübûtiyyesi, zâtının aynı da değildir, gayrı da değildir.Ya'nî sıfatları, kendisi değildir. Kendisinden başka da değildir.Bu sekiz sıfat:

Hayât, ilm, sem', basar, kudret, kelâm, irâde ve tekvîn' dir. Eş'ariyye mezhebinde, tekvîn sıfatı, kudret sıfatı ile birdir. Meşiyyet de, irâde demekdir.

Allahü teâlânın sekiz sıfatından herbiri basîtdir, bir hâldedir. Hiçbirinde, hiçbir değişiklik olmaz. Fekat, mahlûklara te'alluk bakımından herbiri çokdur. Bir sıfatın mahlûklara te'alluku, etkisi bakımından çok olması, bunun basît olmasına zarar vermez. Bunun gibi, Allahü teâlâ, bu kadar çeşidli mahlûkları yaratdı ve hepsini, her ân, yok olmakdan korumakdadır. Fekat, O, yine birdir. Onda değişiklik olmaz. Her mahlûk, her ân, her bakımdan Ona muhtâcdır. O, hiç kimseye muhtâc değildir.

2 - Îmân edilmesi, inanılması lâzım olan altı şeyden ikincisi: (Onun meleklerine inanmakdır). Melek, elçi, haber verici veyâ kuvvet demekdir. Melekler, cismdir. Latîfdir. Gaz hâlinden de dahâ latîfdirler. Nûrânîdirler. Diridirler. Akllıdırlar. İnsanlardaki kötülükler, meleklerde yokdur. Her şekle girebilirler. Gazlar, sıvı ve katı olduğu gibi ve katı olunca, şekl aldığı gibi, melekler de güzel şekller alabilirler. Melekler, büyük insanların bedeninden ayrılan rûhlar değildirler. Hıristiyanlar, melekleri, böyle rûh zan ediyor. Enerji, kuvvet gibi, maddesiz de değildirler. Eski felesoflardan bir kısmı, böyle zan ediyordu. Hepsine (Melâike) denir. Melekler, her canlıdan önce yaratıldı. Onun için, kitâblara îmândan önce, meleklere îmân edilmesi bildirildi. Kitâblar da, Peygamberlerden öncedir. Kur'ân-ı kerîmde de, inanılacak şeylerin ismi, bu sıra ile bildirilmekdedir.

Meleklere îmân şöyle olmalıdır: Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Ortakları değildir.Kızları değildir. Kâfirler, müşrikler, öyle zan etdiler. Allahü teâlâ, meleklerin hepsini sever. Allahü teâlânın emrlerine itâ'at ederler. Günâh işlemezler. Emrlere isyân etmezler. Erkek ve dişi değildirler. Evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayât sâhibi, diridirler. Abdüllah ibni Mes'ûddan "radıyallahü anh" gelen haberde, meleklerden bir kısmının çocukları olduğu, İblîs ve cin bunlardan olduğu bildirilmekde ise de, bunun cevâbı kitâblarda uzun yazılıdır. Allahü teâlâ, insanları yaratacağını buyurduğu zemân, (Yâ Rabbî! Yer yüzünü ifsâd edecek ve kan dökecek mahlûkları mı yaratacaksın?) gibi meleklerin (Zelle) denilen süâlleri, bunların ma'sûm, günâhsız olmalarına zarar vermez.

Sayısı ençok olan mahlûk meleklerdir. Bunların sayılarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Göklerde, meleklerin ibâdet etmedikleri, boş bir yer yokdur. Göklerin her yeri, rükû'da veyâ secdede olan meleklerle doludur. Göklerde, yerlerde, otlarda, yıldızlarda, canlılarda, cansızlarda, yağmur damlalarında, ağaçların yapraklarında, her molekülde, her atomda, her reaksiyonda, her hareketde, herşeyde meleklerin vazîfeleri vardır. Her yerde, Allahü teâlânın emrlerini yaparlar. Allahü teâlâ ile mahlûkları arasında vâsıtadırlar. Ba'zıları, diğer meleklerin âmiridir. Ba'zıları, Peygamberlere haber getirir. Ba'zıları, insanların kalbine iyi düşünce getirir ki, buna (İlhâm) denir. Ba'zılarının, insanlardan ve bütün mahlûklardan haberi yokdur. Allahü teâlânın cemâli karşısında kendilerinden geçmişlerdir. Herbirinin belli yeri vardır. Oradan ayrılamazlar.Ba'zısının iki, ba'zısının dört veyâ dahâ çok kanadı vardır. [Her hayvanın kanadı ve tayyârelerin kanadları, kendilerinin yapısında olup, birbirlerine benzemediği gibi, meleklerin kanadı da, kendi cinslerindendir. İnsan, görmediği, bilmediği birşeyin adını işitince, bunu bildiği şeyler gibi zan edip aldanır.Meleklerin kanadları vardır. İnanırız. Fekat, nasıl olduğunu bilemeyiz. Kiliselerde ve ba'zı mecmû'a ve filmlerde, melek diye görülen kanadlı kadın resmleri uydurmadır. Müslimânlar böyle resm yapmaz. Müslimân olmıyanların yapdığı bu bozuk resmleri doğru sanmamalı, düşmanlara aldanmamalıdır.] Cennet melekleri, Cennetdedir. Bunların büyüklerinin adı (Rıdvân) dır. Cehennem meleklerine (Zebânî) denir. Bunlar, Cehennemde emr olunan vazîfelerini yapar. Cehennem ateşi bunlara zarar vermez. Denizin balığa zararlı olmaması gibidir. Cehennem zebânîlerinin büyükleri ondokuzdur. En büyüğünün ismi (Mâlik) dir.

Her insanın hayr ve şer, bütün işlerini yazan, ikisi gece, ikisi gündüz gelen dört meleğe, (Kirâmen kâtibîn) veyâ (Hafaza melekleri) denir. Hafaza meleklerinin, bunlardan başka olduğu da, bildirilmişdir. Sağ tarafdaki melek, soldakinin âmiridir ve iyi işleri ve ibâdetleri yazar.Soldaki, kötülükleri yazar. Kabrlerde, kâfirlere ve âsî müslimânlara azâb edecek melekler ve kabrde süâl soracak melekler vardır.Süâl meleklerine (Münker ve Nekir) denir. Mü'minlere soranlara (Mübeşşir ve Beşîr) de denir.

Meleklerin birbirlerinden üstünlükleri vardır. En üstünleri dörtdür. Bunların birincisi (Cebrâîl) aleyhisselâmdır. Bunun vazîfesi, Peygamberlere (Vahy) getirmek, emr ve yasakları bildirmekdir. İkincisi (Sûr) denilen boruyu üfürecek olan (İsrâfîl) aleyhisselâmdır. Sûru iki def'a üfürecekdir. Birincisinde, Allahü teâlâdan başka her diri ölecekdir. İkincisinde, hepsi tekrâr dirilecekdir. Üçüncüsü, (Mikâîl) aleyhisselâmdır. Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk, [İktisâdî nizâm] yapmak, [ferahlık ve huzûr getirmek] ve her maddeyi hareket etdirmek, bunun vazîfesidir. Dördüncüsü, (Azrâil) aleyhisselâmdır. İnsanların rûhunu alan budur. [Fârisî dilinde rûha, can denir.] Bu dört melekden sonra üstün olan melekler, dört sınıfdır: (Hamele-i Arş) denen melekler, dört dânedir. Kıyâmetde sekiz olacaklardır.Huzûr-i ilâhîde bulunan meleklere, (Mukarrebîn) denir. Azâb meleklerinin büyüklerine, (Kerûbiyân) denir. Rahmet meleklerine, (Rûhâniyân) denir. Bunların hepsi, meleklerin, havâssı, ya'nî üstünleridir. Bunlar, Peygamberlerden başka "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", bütün insanlardan dahâ üstündür. Müslimânların sâlihleri ve velîleri, meleklerin avâmından, ya'nî, aşağılarından dahâ efdal, dahâ üstündür.Meleklerin avâmı, müslimânların avâmından, ya'nî âsî ve fâsıklardan efdaldir. Kâfirler ise, her mahlûkdan dahâ aşağıdır. Sûrun birinci üfürülmesinde, dört büyük melekden ve hamele-i Arşdan başka, bütün melekler de yok olacakdır. Bundan sonra, hamele-i Arş ve dahâ sonra dört melek yok olacakdır. İkincisinde, önce bütün melekler dirilecekdir. Hamele-i Arş ile bu dört melek, sûrun ikinci üfürülmesinden önce dirilecekdir.Demek ki, bu melekler, bütün canlılardan önce yaratıldıkları gibi, her canlıdan sonra yok olacaklardır.

3 - Îmân edilmesi lâzım olan altı şeyden üçüncüsü: (Allahü teâlânın indirdiği kitâblarına inanmakdır). Allahü teâlâ, bu kitâbları, melek ile, ba'zı Peygamberlerin mübârek kulaklarına söyliyerek, ba'zılarına ise, levha üzerinde yazılı olarak, ba'zılarına da, meleksiz işitdirerek indirdi. Bu kitâbların hepsi Allahü teâlânın kelâmıdır. Ebedî ve ezelîdirler. Mahlûk değildirler. Bunlar, meleklerin veyâ Peygamberlerin kendi sözleri değildir. Allahü teâlânın kelâmı, bizim yazdığımız ve zihnlerimizde tutduğumuz ve söylediğimiz kelâm gibi değildir.Yazıda, sözde ve zihnde bulunmak gibi değildir.Harfli ve sesli değildir. Allahü teâlânın ve sıfatlarının nasıl olduğunu, insan anlıyamaz. Fekat, o kelâmı, insanlar okur. Zihnlerde saklanır ve yazılır.Bizimle berâber olunca, hâdis olur.Allahü teâlânın kelâmı, insanlarla berâber olunca, mahlûk ve hâdisdir. Allahü teâlânın kelâmı olduğu düşünülünce, kadîmdir.

Allahü teâlânın indirdiği kitâbların hepsi hakdır, doğrudur. Yalan, yanlış olamaz. Cezâ, azâb yapacağım deyip de afv etmesi câiz denildi ise de, bizim bilemediğimiz şartlara veyâ Onun irâdesine, isteğine bağlıdır. Yâhud, kulun hak etdiği azâbı afv eder demekdir. Cezâyı, azâbı bildiren kelâm, birşeyi haber vermek değildir ki, afv edince, yalancılık olsun. Allahü teâlânın va'd etdiği ni'metleri vermemesi câiz değil ise de, azâbları afv etmesi câizdir. Akl da, âyet-i kerîmeler de, böyle olduğunu göstermekdedir.

Bir mâni', sıkıntı olmadıkça, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere, açıkça anlaşılan ma'nâları vermek lâzımdır.Bunlara benziyen başka ma'nâ vermek câiz değildir. [Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler Kureyş lügatı ve lehcesi iledir. Kelimelere, bindörtyüz sene önce, Hicâzda kullanılan ma'nâları vermek lâzımdır.Zemânla değişip, bugün kullanılan ma'nâları vererek terceme yapmak doğru değildir.] (Müteşâbihât) denilen âyet-i kerîmelerde, anlaşılamıyan gizli ma'nâlar vardır.Bunların ma'nâsını, ancak Allahü teâlâ bilir ve kendilerine (İlm-i ledünnî) verilen pek az seçilmiş büyükler, kendilerine bildirildiği kadar, anlıyabilirler.Başka kimse anlıyamaz. Onun için, müteşâbih âyetlerin, Allah kelâmı olduğuna îmân etmeli, ma'nâlarını araşdırmamalıdır. Eş'arî mezhebindeki âlimler, böyle âyetleri, kısaca veyâ geniş olarak (Te'vîl) etmek câiz olur dedi. Te'vîl demek, kelimenin çeşidli ma'nâları arasından meşhûr olmıyanı seçmek demekdir.Meselâ İsrâ sûresinde, (Allahın eli, onların ellerinin üstündedir) meâlindeki âyet-i kerîme, Allahü teâlânın kelâmıdır. Allahü teâlâ, bununla neyi murâd ediyor ise, öylece inandım demelidir. Bunun ma'nâsını ben anlıyamam, ancak Allahü teâlâ bilir demek, en iyi yoldur. Yâhud Allahü teâlânın ilmi, bizim ilmimiz gibi değildir. İrâdesi bizim irâdemize benzemez. Allahü teâlânın eli de, kulların elleri gibi değildir.

Allahü teâlânın indirdiği kitâblarda, ba'zı âyetlerin yalnız okunması, yâhud yalnız ma'nâsı veyâ ikisi birden (Nesh) edilmiş, Allahü teâlâ tarafından değişdirilmişdir. Kur'ân-ı kerîm, bütün kitâbları nesh etmiş, hükmlerini yürürlükden kaldırmışdır. Kur'ân-ı kerîmde, kıyâmete kadar, hiçbir zemân, yanlışlık, unutulmak, ziyâde ve noksanlık olmaz. Geçmişdeki ve gelecekdeki bütün ilmler, Kur'ân-ı kerîmde vardır. Bunun için, bütün semâvî kitâblardan üstün ve kıymetlidir.Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" en büyük mu'cizesi, Kur'ân-ı kerîmdir.Bütün insanlar ve cin bir araya gelse, hepsi, Kur'ân-ı kerîmin en kısa bir sûresi gibi bir söz söyliyebilmek için uğraşsalar, söyliyemezler. Arabistânın belîg, edîb, fasîh şâirleri bir araya geldi. Çok uğraşdılar. Üç kısa âyet gibi bir söz söyliyemediler.Kur'ân-ı kerîme karşı duramadılar. Şaşkına döndüler. Allahü teâlâ, islâm düşmanlarını, Kur'ân-ı kerîm karşısında âciz, mağlûb etmekdedir. Kur'ân-ı kerîmin belâgati, insan gücünün üstündedir. İnsanlar, onun gibi söylemekden âciz kalmakdadır. Kur'ân-ı kerîmin âyetleri, insanların nazmına, veznli olmıyan nesrine, kâfiyeli sözlerine benzemiyor. Bununla berâber, Arabistândaki edîblerin, kullandığı harflerle söylenmişdir.

Semâvî kitâblardan bize bildirileni yüz dörtdür. Bunlardan on suhuf (Âdem) aleyhisselâma, elli suhuf Şis (Şît) aleyhisselâma, otuz suhuf (İdrîs) aleyhisselâma, on suhuf (İbrâhîm) aleyhisselâma indirildiği meşhûrdur. (Tevrât) kitâbı Mûsâ aleyhisselâma, (Zebûr) kitâbı Dâvüd aleyhisselâma, (İncîl) kitâbı Îsâ aleyhisselâma ve (Kur'ân-ı kerîm) Muhammed aleyhisselâma indirilmişdir.

Bir insan, emr vermek veyâ yasak etmek veyâ birşey sormak, bir haber vermek istese, önce bunları zihnde düşünür, hâzırlar. Zihnde bulunan bu ma'nâlara (Kelâm-ı nefsî) derler. Bu ma'nâlara arabî, fârisî veyâ türkçe denemez. Çeşidli dillerde söylenmesi, bunların başka başka ma'nâlar almasına sebeb olmaz. Bu ma'nâları anlatan sözlere (Kelâm-ı lafzî) denir.Kelâm-ı lafzî, çeşidli dillerle anlatılabilir.Bundan anlaşılıyor ki, kelâm-ı nefsî, başka sıfatlar gibi, meselâ ilm, irâde, görmek... gibi, kelâm sâhibinde bulunan, basît, değişmez, ayrı bir sıfatdır. Kelâm-ı lafzî ise, kelâm-ı nefsîyi anlatan ve insanın kulağına gelen ve söyliyenin ağzından çıkan harfler topluluğudur. İşte Allahü teâlânın kelâmı, hiç susmak olmıyan ve mahlûk olmıyan ve zâtı ile bulunan, ezelî ve ebedî bir kelâmdır.Sıfat-ı zâtiyyesinden ve ilm, irâde gibi, sıfat-ı sübûtiyyelerinden başka olarak, başlı başına bir sıfatdır.

Kelâm sıfatı da basîtdir.Hiç değişmez. Harfli, sesli değildir. Emr, yasak, haber vermek gibi ve arabî, fârisî, ibrânî, türkçe, süryânî olmak gibi başkalaşması, parçalanması yokdur. Böyle şekller almaz. Yazılmaz. Zihn, kulak ve dil gibi âletlere, vâsıtalara muhtâc değildir.Hangi dil ile söylemek istense, söylenebilir. Böylece, arabî söylenirse, Kur'ân-ı kerîm denir. İbrânî olarak söylenirse, Tevrâtdır.Süryânî olunca, İncîldir. [(Şerh-ul-mekâsid) kitâbında, yunânî söylenirse İncîl, süryânî olunca, Zebûrdur diyor.] [Şerh-ül-mekâsidi Sa'düddîn Teftâzânî yazmış, 792 [m. 1389] da Semerkandda vefât etmişdir.]

Kelâm-ı ilâhî çeşidli şeyleri bildirir. Kıssaları, ya'nî olayları bildirirse (Haber) olur. Böyle olmazsa, (İnşâ) olur. Yapılması lâzım olan şeyleri bildirirse, (Emr) olur. Yasakları bildirirse, (Nehy) olur. Fekat, kelâm-ı ilâhîde hiç değişiklik ve çoğalmak olmaz. İnen kitâbların ve sahîfelerin hepsi, Allahü teâlânın kelâm sıfatındandırlar. Kelâm sıfatından, ya'nî kelâm-ı nefsîdendirler. Arabî olunca, Kur'ân-ı kerîmdir. Harfli olup, yazılan ve söylenen ve işitilen ve zihnde ezberlenen, nazm hâlinde indirilen vahye (Kelâm-ı lafzî) ve (Kur'ân-ı kerîm) denir. Bu kelâm-ı lafzî, kelâm-ı nefsîyi gösterdiği için, buna da, kelâm-ı ilâhî ve sıfat-ı ilâhî demek câizdir.Hepsine Kur'ân-ı kerîm denildiği gibi, parçalarına da Kur'ân denilir.

Kelâm-ı nefsînin mahlûk olmadığını, kadîm olduğunu, doğru yolun âlimleri sözbirliği ile söylemekdedir.Kelâm-ı lafzînin hâdis veyâ kadîm olmasında sözbirliği yokdur.Hâdis olduğunu bildirenlerden bir kısmı, kelâm-ı lafzînin hâdis olduğunu söylememelidir dedi. Eğer, hâdis denilirse, kelâm-ı nefsînin hâdis olduğu anlaşılabilir buyurdular. En iyi söz de budur. İnsanların zihni, birşeyi göstereni işitince, hemen o şeyi hâtırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Kur'ân-ı kerîm hâdisdir diyenlerin bu sözü, ağzımızla okuduğumuz, ses ve kelimelerin mahlûk olduğunu bildirmekdedir. Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile, kelâm-ı lafzînin de, nefsînin de, Allah kelâmı olduğunu söylediler.Bu sözde, mecaz yoluna sapanlar oldu ise de, Kelâm-ı nefsî Allah kelâmıdır demek, Allahü teâlânın kelâm sıfatıdır demekdir.Kelâm-ı lafzî Allah kelâmıdır demek, Allahü teâlâ onun hâlıkıdır demekdir.

Süâl: Yukarıdaki yazılardan anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın ezelî olan kelâmı işitilmez. Allah kelâmını işitdim demek, okunan ses ve kelimeleri işitdim demek olur. Yâhud, okunan ses ve ezelî olan kelâm-ı nefsîyi anladım demek olur.Bütün Peygamberler, hattâ herkes, bu iki şeklde de işitebilmekdedir.Mûsâ aleyhisselâmı, (kelîmullah) diye ayırmanın sebebi nedir?

Cevâb: Mûsâ aleyhisselâm, âdet-i ilâhiyyenin dışında olarak, harfsiz, sessiz olan kelâm-ı ezelîyi işitdi. Cennetde, anlaşılamaz ve anlatılamaz olarak, Allahü teâlâ görüleceği gibi, anlatılamaz olarak işitdi. Başka kimse, böyle işitmedi. Yâhud, Allah kelâmını, sesle işitdi. Fekat, yalnız kulakla değil. Vücûdünün her zerresi, her yandan işitdi. Yâhud, yalnız ağaç tarafından işitdi. Fekat, ses ile değildi. Hava titreşimi veyâ başka olaylarla işitmedi. Bu üç hâlden biri ile işitdiği için (Kelîmullah) adına kavuşdu. Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın, mi'râc gecesinde, kelâm-i ilâhîyi işitmesi ve Cebrâîl aleyhisselâmın vahy alırken işitmesi de böyle idi.

4 - Îmân edilmesi, inanılması lâzım olan altı şeyden dördüncüsü, (Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmakdır). İnsanları, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşdurmak, doğru yolu göstermek için gönderilmişlerdir.Rüsül, resûller demekdir.Lügatde, gönderilmiş zât ve haberci demekdir. İslâmiyyetde (Resûl) demek, yaratılışı, huyu, ilmi, aklı, zemânında bulunan bütün insanlardan üstün, kıymetli, muhterem bir zât demekdir. Hiçbir kötü huyu, beğenilmiyecek hâli yokdur.Peygamberlerde (İsmet) sıfatı vardır. Ya'nî Peygamber olduğu bildirilmeden önce ve bildirildikden sonra, küçük ve büyük hiçbir günâh işlemez. [İslâmiyyeti içerden yıkmak istiyen kâfirler, Muhammed aleyhisselâm Peygamber olmadan önce, heykellerin önünde kurban keserdi diyorlar ve mezhebsizlerin kitâblarını da vesîka olarak gösteriyorlar.Bu çirkin iftirâlarının yalan olduğu, yukarıdaki satırlardan anlaşılmakdadır.] Peygamber olduğu bildirildikden sonra, Peygamber olduğu yayılıncaya, anlaşılıncaya kadar, körlük, sağırlık ve benzerleri ayb ve kusûrları da olmaz.Her Peygamberde yedi sıfatın bulunduğuna inanmak lâzımdır: Emânet, sıdk, teblîg, adâlet, ismet, fetânet ve emnül-azl. Ya'nî Peygamberlikden azl edilmezler. Fetânet, çok akıllı, çok anlayışlı demekdir.

Yeni bir şerî'at getiren Peygambere (Resûl) denir. Yeni din getirmeyip, insanları, önceki dîne da'vet eden Peygambere (Nebî) denir. Emrleri teblîg etmekde ve insanları, Allahü teâlânın dînine çağırmakda, Resûl ile Nebî arasında bir ayrılık yokdur.Peygamberlere îmân etmek, aralarında hiçbir fark görmiyerek, hepsinin sâdık, doğru sözlü olduğuna inanmak demekdir. Onlardan birine inanmıyan kimse, hiçbirine inanmamış olur.

Peygamberlik; çalışmakla, açlık, sıkıntı çekmekle ve çok ibâdet yapmakla ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın ihsânı, seçmesi ile olur. İnsanların dünyâdaki ve âhiretdeki işlerinin düzgün ve fâideli olması için ve zararlı işlerden koruyup, selâmete, hidâyete, râhata kavuşdurmak için, Peygamberler vâsıtası ile dinler gönderilmişdir. Düşmanları çok olduğu ve alay etdikleri, üzdükleri hâlde, Allahü teâlânın, inanmak için ve yapmak için olan emrlerini insanlara teblîg etmekde, bildirmekde, düşmanlardan korkmamış, göz kırpmamışlardır. Allahü teâlâ, Peygamberlerin sıdk sâhibi olduklarını, doğru söylediklerini göstermek için, Onları mu'cizelerle kuvvetlendirdi. Hiç kimse bu mu'cizelere karşı gelemedi. Peygamberi kabûl edip inanan kimseye, o Peygamberin (Ümmeti) denir. Kıyâmet gününde, ümmetlerinden, günâhı çok olanlara şefâ'at etmeleri için izn verilecek ve şefâ'atleri kabûl olacakdır. Ümmetlerinden, âlim, sâlih, Velî olanlarına da, şefâ'at etmeleri için Allahü teâlâ izn verecek ve şefâ'atlerini kabûl buyuracakdır.Peygamberler "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", mezârlarında, bizim bilmediğimiz bir hayât ile diridir.Mübârek vücûdlarını toprak çürütmez. Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfde, (Peygamberler, mezârlarında, nemâz kılarlar ve hac ederl er) buyuruldu.

[Şimdi, Arabistânda bulunan (Vehhâbî) adındaki kimseler, bu hadîs-i şerîflere inanmıyorlar.Bunlara inanan hakîkî müslimânlara kâfir diyorlar. Ma'nâları açık olmayıp, şübheli olan nassları yanlış te'vîl etdikleri için, kendileri kâfir olmuyor ise de, (Bid'at sâhibi) oluyorlar.Müslimânlara çok zarar veriyorlar. Vehhâbîlik, Muhammed bin Abdülvehhab isminde Necdli bir ahmak tarafından kuruldu. İngiliz câsûsu Hempher, İbni Teymiyyenin sapık fikrlerini ileri sürerek, bunu aldatdı. Abduh ismindeki bir Mısrlının kitâbları ile, türklere ve her yere yayıldı. [Ahmed ibni Teymiyye, 728 [m. 1328] de Şâmda vefât etdi. Muhammed Abduh, 1323 [m. 1905] de Mısrda vefât etdi.] Bunların beşinci mezheb değil, dalâletde, yanlış yolda olduklarını, (Ehl-i sünnet) âlimleri, yüzlerce kitâblarında bildirmişlerdir. (Se'âdet-i ebediyye) ve (Kıyâmet ve Âhiret) kitâblarında bunlar uzun bildirilmişdir. Allahü teâlâ, genç din adamlarını vehhâbîlik yoluna kaymakdan muhâfaza buyursun. Hadîs-i şerîfler ile medh olunan (Ehl-i sünnet) âlimlerinin yolundan ayırmasın!]

Peygamberlerin "aleyhimüsselâm" mübârek gözleri uyurken, kalb gözleri uyumaz. Peygamberlik vazîfelerini görmekde, Peygamberlik üstünlüklerini taşımakda, bütün Peygamberler müsâvîdir.Yukarıda bildirdiğimiz yedi şey, hepsinde vardır. Peygamberler, Peygamberlikden azl edilmez, atılmaz. Velîlerden ise, evliyâlık alınabilir.Peygamberler "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" insandan olur. Cinden, melekden insanlara Peygamber olmaz. Cin ve melek, Peygamberlerin derecelerine yükselemez. Peygamberlerin, birbirleri üzerinde, şerefleri, üstünlükleri vardır.Meselâ ümmetlerinin çok olması, gönderildikleri memleketlerin büyük olması, ilm ve ma'rifetlerinin çok yerlere yayılması, mu'cizelerinin dahâ çok ve devâmlı olması ve kendileri için ayrı kıymetler ve ihsânlar bulunması gibi üstünlükler bakımından, âhir zemân Peygamberi (Muhammed) aleyhisselâm, bütün Peygamberlerden dahâ üstündür. Ülül'azm olan Peygamberler, böyle olmıyanlardan ve Resûller, resûl olmıyan Nebîlerden dahâ üstündürler.

Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" sayısı belli değildir.Yüzyirmidörtbinden çok oldukları meşhûrdur. Bunlardan üçyüzonüç veyâ üçyüzonbeş adedi Resûldür. Bunların içinden de, altısı dahâ yüksekdir. Bunlara (Ülül'azm) Peygamberler denir. Ülül'azm Peygamberler, Âdem, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed Mustafâ dır "aleyhimüssalâtü vesselâm". Peygamberlerin içinde otuzüç adedi meşhûrdur. Bunların ismleri: Âdem, İdrîs, Şît veyâ (Şîs), Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Lût, İsmâ'îl, İshak, Ya'kûb, Yûsüf, Eyyûb, Şu'ayb, Mûsâ, Hârun, Hıdır, Yûşa' bin Nûn, İlyâs, Elyesa', Zülkifl, Şem'un, İşmoil, Yûnü s bin Metâ, Dâvüd, Süleymân,Lokmân, Zekeriyyâ, Yahyâ, Uzeyr, Îsâ bin Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâmdır.

Bunlardan, yalnız yirmisekizinin ismleri Kur'ân-ı kerîmde bildirilmişdir.Şît, Hıdır, Yûşa', Şem'un ve İşmoil bildirilmemişdir.Bu yirmisekizden Zülkarneyn ve Lokmân ve Uzeyrin Peygamber olup olmadıkları kat'i belli değildir.Zülkifl aleyhisselâmın ikinci ismi Harkıldır.Bunun İlyâs veyâ İdrîs yâhud Zekeriyyâ aleyhisselâm olduğunu söyliyenler de vardır. İbrâhîm aleyhisselâm, Halîlullahdır. Çünki, bunun kalbinde, Allahü teâlânın sevgisinden başka, hiçbir mahlûkun sevgisi yokdu. Mûsâ aleyhisselâm, Kelîmullahdır. Çünki, Allahü teâlâ ile konuşdu. Îsâ aleyhisselâm, Kelimetullahdır. Çünki, babası yokdur. Yalnız (OL) kelime-i ilâhiyyesi ile anasından dünyâya geldi. Bundan başka, Allahü teâlânın hikmet dolu kelimelerini, va'z vererek, insanların kulaklarına ulaşdırırdı.

Âdem oğullarının en üstünü, en şereflisi, en kıymetlisi ve mahlûkların yaratılmasına sebeb olan Muhammed aleyhisselâm, Habîbullahdır. Onun Habîbullah olduğunu ve büyüklüğünü, üstünlüğünü gösteren şeyler pek çokdur. Bunun için, Ona, mağlûb olmak, bozguna uğramak gibi sözler söylenemez.Kıyâmetde, herkesden önce kabrden kalkacakdır. Mahşer yerine önce gidecekdir. Cennete herkesden önce girecekdir. Mu'cizeleri, sayılmakla bitmez ve saymağa insan gücü yetişmez ise de, mi'râc mu'cizesini yazmakla, yazılarımızı süsliyelim:

Resûlullah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" yatağında iken uyandırılıp, mübârek bedeni ile, Mekke şehrinden Kudüsdeki Mescid-i aksâya ve oradan göklere ve yedinci gökden sonra, Allahü teâlânın dilediği yerlere götürüldü. Mi'râca, böylece inanmak lâzımdır. [İsmâ'îlî sapık fırkasında olanlar ve islâm âlimi şekline bürünen din düşmanları, mi'râc bir hâl idi, yalnız rûh ile oldu. Beden ile gitmedi diyerek ve yazarak gençleri aldatmağa çalışıyorlar. Böyle bozuk kitâbları almamalı, bunlara aldanmamalıdır. Mi'râcın nasıl olduğu, birçok kıymetli kitâblarda, meselâ (Şifâ-i şerîf) de uzun yazılıdır. [Şifâyı yazan kâdı İyâd mâlikî, 544 [m. 1150] de Merrâküşde vefât etdi.] (Se'âdet-i ebediyye) kitâbında da geniş anlatılmışdır.] Mekke-i mükerremeden (Sidre-tül-müntehâ) ya kadar, Cebrâîl aleyhisselâm ile birlikde gitdi. (Sidre-tül-müntehâ), altıncı ve yedinci göklerde bir ağaçdır ki, bütün bilgiler ve bütün yükselişler oradan ileri geçemez. Resûl-i ekrem "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz, Sidrede, Cebrâîl aleyhisselâmı, altıyüz kanadı ile kendi şeklinde gördü. Cebrâîl aleyhisselâm Sidrede kaldı. Mekkeden Kudüs-i şerîfe kadar veyâ yedinci göke kadar, (Burak) üstünde götürüldü. (Burak), beyâz renkli, katırdan küçük ve merkebden büyük bir Cennet hayvanıdır. Dünyâ hayvanlarından değildir. Erkekliği, dişiliği yokdur. Çok hızlı giderdi. Gözün görebildiği uzaklığa ayağını basardı. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", (Mescid-i aksâ) da, Peygamberlere imâm olup, yatsı yâhud sabâh nemâzını kıldırdı. Peygamberlerin rûhları, kendi insan şekllerinde orada bulundu. (Kudüs) den yedinci göke kadar (Mi'râc) adındaki bilinmeyen bir merdivenle bir anda çıkarıldı. Yolda melekler, sağa sola dizilmiş, Resûlullahı medh-u senâ ederlerdi.Her göke gelince Cebrâîl aleyhisselâm Resûlullahın teşrîf etdiğini haber ve müjde verirdi. Her birinde, bir Peygamberi görüp selâmlaşdı. (Sidre) de şaşılacak çok şeyler gördü. Cennetdeki ni'metleri, Cehennemdeki azâbları gördü. Cenâb-ı Hakkın cemâlini görmek arzûsundan ve zevkınden, Cennetdeki ni'metlerin hiçbirine bakmadı. Sidreden ileriye, yalnız olarak, nûrlar arasında ilerledi. Meleklerin kalemlerinin seslerini işitdi. Yetmişbin perdeden geçdi. İki perde arası, beşyüz senelik yol gibi idi. Bundan sonra, güneşden dahâ parlak (Refref) adında bir döşek üzerinde Kürsîden geçdi. Arş-ı ilâhîye erişdi. Arşdan, zemândan, mekândan, madde âlemlerinden dışarı çıkdı. Cenâb-ı Hakkın kelâmını işitecek makâma vardı. Zemânsız ve mekânsız olarak, âhiretde Allahü teâlânın görüleceği gibi, anlaşılamıyan ve anlatılamıyan bir hâlde, Allahü teâlâyı gördü. Harfsiz ve sessiz olarak, Allahü teâlâ ile konuşdu. Allahü teâlâyı, tesbîh, hamd ve senâ eyledi. Sayısız ikrâmlara, şereflere kavuşdu. Kendine ve ümmetine elli vakt nemâz farz oldu ise de, Mûsâ aleyhisselâmın işâreti ile, yavaş yavaş beş vakte indirildi. Bundan önce, yalnız sabâh ile ikindi yâhud yatsı nemâzları kılınırdı. Bu kadar uzun yolculukdan ve ikrâmlara, ihsânlara kavuşdukdan sonra ve şaşılacak nice şeyler görüp işitdikden sonra, yatağına geldi. Yeri dahâ soğumamış idi. Bildirdiklerimizin bir kısmı, âyet-i kerîmelerle, bir kısmı da, hadîs-i şerîflerle haber verilmişdir. Hepsine inanmak vâcib değil ise de, Ehl-i sünnet âlimleri bildirdiği için, bu haberleri kabûl etmiyen, Ehl-i sünnetden ayrılmış olur. Âyet-i kerîmeye veyâ hadîs-i şerîflere inanmıyan ise, kâfir olur.

Muhammed aleyhisselâmın (Seyyid-ül-enbiyâ) olduğunu, ya'nî Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" en üstünü olduğunu gösteren sayısız şeylerden birkaçını bildirelim:

Kıyâmet günü, bütün Peygamberler "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", Onun sancağı altında gölgeleneceklerdir. Allahü teâlâ, her Peygambere, [Mahlûklarımın içinde, seçip sevdiğim, habîbim Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğu zemâna erişirseniz, Ona îmân ediniz ve yardımcı olunuz!] diye emr etdi. Bütün Peygamberler de, ümmetlerine böyle vasiyyet ve emr eyledi.

Muhammed aleyhisselâm, (Hâtem-ül-enbiyâ) dır. Ya'nî Ondan sonra hiç Peygamber gelmiyecekdir. Mübârek rûhu, her Peygamberden önce yaratıldı.Peygamberlik makâmı, en önce Ona verildi. Peygamberlik, Onun dünyâya teşrîf etmesi ile temâmlandı. Îsâ aleyhisselâm, kıyâmete doğru, hazret-i Mehdî zemânında, gökden Şâma inecek ise de, yer yüzüne, Muhammed aleyhisselâmın dînini yayacakdır. Onun ümmetinden olacakdır.

[Hicrî kamerî 1296 ve mîlâdî 1880 senesinde, Hindistânda İngilizlerin ortaya çıkardıkları (Kâdıyânî) denilen sapıklar, Îsâ aleyhisselâm için de, çirkin ve yalan söyliyorlar.Kendilerine müslimân diyorlar ise de, islâmiyyeti içerden yıkmakdadırlar. Müslimân olmadıklarına fetvâ verilmişdir. Bunlara (Ahmedî) de denilmekdedir.

Hindistânda ortaya çıkan bid'at ehli ve zındıklardan birisi, (Cemâ'atüt-teblîgıyye) fırkasıdır. Bunu 1345 [m.1926]de, İlyâs isminde bir câhil kurdu. (Müslimânlar dalâlete düşdü. Bunları kurtarmak için rü'yâda emr aldım) diyordu. Hocaları, sapık, Nezîr Hüseyn, Reşîd Ahmed Kenkühî ve Halîl Ahmed Sehârenpûrînin kitâblarından öğrendiklerini söyliyordu. Müslimânları aldatmak için, hep nemâzın ve cemâ'atin kıymetini anlatıyorlar. Hâlbuki, bid'at ehlinin, ya'nî (Ehl-i sünnet) mezhebinde olmıyanların nemâzları ve hiçbir ibâdetleri kabûl olmaz. Bunların Ehl-i sünnet kitâblarını okuyarak, evvelâ bid'at inanışlarından kurtulup, hakîkî müslimân olmaları lâzımdır. Kur'ân-ı kerîmde, kapalı bildirilmiş olan âyetlerden yanlış ma'nâ çıkaranlara (Bid'at ehli) veyâ (Sapık) denir. Âyet-i kerîmelere, kendi hâin, sapık düşüncelerine göre, yanlış ma'nâ veren islâm düşmanlarına (Zındık) denir. Zındıklar, Kur'ân-ı kerîmi ve islâmiyyeti değişdirmeğe çalışıyorlar. Bunları ortaya çıkaran ve besleyen ve dünyânın her tarafına yaymak için milyarlar sarf eden, en büyük düşman, ingilizlerdir. İngiliz kâfirinin tuzaklarına düşmüş olan câhil ve soysuz (Teblîg-ı cemâ'atcı) lar, kendilerine, (Ehl-i sünnet) diyerek ve nemâz kılarak, yalan söyliyor, müslimânları aldatıyorlar. Abdüllah bin Mes'ûd buyuruyor ki, (Dîni olmadığı hâlde nemâz kılan kimseler olacakdır). Bunlar, Cehennemin dibinde sonsuz yanacaklardır. Bunlardan bir kısmı, minâre tepesindeki leylek yuvası gibi, büyük sarıkları, sakalları ve cübbeleri ile, âyet-i kerîmeler okuyup, bunlara yanlış ma'nâ vererek, müslimânları aldatıyorlar. Hâlbuki hadîs-i şerîfde (İnnallahe lâ yenzuru ilâ süveriküm ve siyâbiküm ve lâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve niyyâtiküm), (Allahü teâlâ şekllerinize ve elbiselerinize değil, kalblerinize ve niyyetlerinize bakar) buyuruldu. Beyt:

Kadd-i bülend dâred, destâr pâre pâre,
Çün âşiyân-ı leklek, ber kelle-i minâre.

Bu câhillerin, ahmakların yaldızlı sözlerinin yalan olduklarını isbât eden, (İhlâs Vakfı) nın kitâblarına cevâb veremedikleri için, (İhlâs Vakfının kitâbları yanlışdır, bozukdur. Bu kitâbları okumayın) diyorlar. İslâm düşmanı sapıkların, zındıkların en büyük alâmeti, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarına ve bunları neşr eden hakîkî din kitâblarına bozukdur, bunları okumayınız demeleridir. İslâmiyyete yapdıkları zararları ve Ehl-i sünnet âlimlerinin cevâbları, (Fâideli Bilgiler) kitâbımızda uzun yazılıdır.]

Muhammed aleyhisselâm, peygamberlerin en üstünü, âlemlerin rahmetidir. Onsekizbin âlem, Onun rahmet deryâsından fâidelenmekdedir. Sözbirliği ile, bütün insanların ve cinnin Peygamberidir. Meleklere, nebâtâta, hayvanlara ve her maddeye de Peygamber olduğunu bildirenler çokdur. Diğer Peygamberler, belli bir memleketde, belli bir kavme gönderilmişdi. Resûl-i ekrem "sallallahü aleyhi ve sellem" ise, bütün âlemlere, canlı, cansız her mahlûka Peygamberdir. Allahü teâlâ, başka Peygamberleri ismleri ile söylemişdir. Muhammed aleyhisselâmı ise, ey Resûlüm, ey Peygamberim diyerek taltîf buyurmuşdur.Başka Peygamberlerin herbirine verilen her mu'cizenin benzeri, kendisine de ihsân buyurulmuşdur. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine, o kadar çok ikrâmda bulunmuşdur, o kadar çok mu'cize vermişdir ki, başka hiçbir Peygamberine böyle vermemişdir.Mübârek parmağı ile işâret buyurunca, ayın ikiye ayrılması, mübârek avucuna aldığı taşların tesbîh etmesi, ağaçların (yâ Resûlallah) diyerek, kendisine selâm vermesi, Resûlullah yanından ayrıldığı için, (Hannâne) adındaki kuru odunun sesle ağlaması, mübârek parmaklarının arasından saf su akması, âhiretde kendisine (Makâm-ı Mahmûd), (Şefâ'at-i kübrâ), (Kevser havuzu), (Vesîle) ve (Fadîle) adındaki makâmların verilmesi, Cennete girmeden önce, cemâl-i ilâhîyi görmekle şereflenmesi ile ve dünyâda hulk-ı azîm, dinde yakîn, ilm, hilm, sabr, şükr, zühd, iffet, adl, mürüvvet, hayâ, şecâ'at, tevâzu', hikmet, edeb, semâhat (iyilik yapıcı), merhamet (re'fet) ve bitmez tükenmez fazîletler ve şereflerle, bütün Peygamberlerin üstüne çıkarılmışdır. Ona verilen mu'cizelerin sayısını, Allahü teâlâdan başkası bilemez. Onun dîni, bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükden kaldırmışdır. Dîni, bütün dinlerin en iyisi, en yükseğidir. Onun ümmeti, bütün ümmetlerden üstündür. Onun ümmetinin Evliyâsı, başka ümmetlerin Evliyâsından dahâ şereflidir. Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin Evliyâsı arasında, Resûlullahın halîfesi olmağa hak kazanan ve hilâfete, başkalarından dahâ lâyık olan, imâmların, Velîlerin baş tâcı (Ebû Bekr-i Sıddîk) "radıyallahü anh", Peygamberlerden sonra, gelmiş ve gelecek bütün insanların, en hayrlısı, en üstünüdür. Hilâfet derecesini, şerefini önce kazanan Odur. Müslimânlık meydâna çıkmadan önce de, Allahü teâlânın lutfü ve ihsânı ile, putlara tapmadı. Kâfirlik ve sapıklık ayblarından muhâfaza buyurdu. [Resûlullahın, nübüvvetden önce putlara tapdığını sanan ve yazanların ne kadar zevallı ve câhil olduklarını buradan da anlamalıdır.]

Bundan sonra, insanların en üstünü, Fârûk-i a'zam, Allahü teâlânın, Habîbine arkadaş olarak seçdiği, ikinci halîfe (Ömer bin Hattâb) dır "radıyallahü teâlâ anh". Bundan sonra, insanların en üstünü, Resûlullahın üçüncü halîfesi, iyilikler, ihsânlar hazînesi, hayâ, îmân ve irfân kaynağı, Zinnûreyn (Osmân bin Affân) dır "radıyallahü teâlâ anh". Bundan sonra insanların en hayrlısı, Resûlullahın dördüncü halîfesi, şaşılacak üstünlükler sâhibi, Allahü teâlânın arslanı (Alî bin ebî Tâlib) dir "radıyallahü teâlâ anh". Bundan sonra, (Hazret-i Hasen) halîfe oldu. Hadîs-i şerîfde bildirilen otuz sene halîfelik, bunun ile temâm oldu. [Hasen bin Alî 49 [m. 669] da Medîne-i münevverede zehrlenerek vefât etdi.] Bundan sonra, insanların en üstünü, Resûlullahın "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", iki gözünün nûru (Hüseyn bin Alî) dir "radıyallahü teâlâ anhüm".

Bu üstünlükler, sevâbın dahâ çok olması, dîn-i islâm uğrunda, vatanlarını, sevdiklerini terk etmek, başkalarından dahâ önce müslimân olmak,Resûlullaha "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" son derece uymak, Onun sünnetine sımsıkı sarılmak, dînini yaymağa uğraşmak, küfrü, fitneyi, fesâdı önlemek demekdir. Alî "radıyallahü anh", her ne kadar, Ebû Bekrden "radıyallahü anh" başka, herkesden önce müslimân oldu ise de, o zemân, çocuk olduğu için ve malsız olduğu için ve Resûlullahın evinde ve hizmetinde olduğu için, onun önce îmân etmesi, başkalarının îmân etmesine, ibret almalarına ve kâfirlerin bozguna uğramasına sebeb olmadı. Hâlbuki diğer üç halîfenin îmâna gelmeleri, islâmı kuvvetlendirdi. İmâm-ı Alî ve çocukları "radıyallahü anhüm", Resûlullahın en yakın akrabâsı ve Resûlullahın mübârek kanından oldukları için,Sıddîk-i ekberden ve Fârûk-ı a'zamdan dahâ üstün denilebilir ise de, bu üstünlükleri, her bakımdan üstünlük demek değildir.Her bakımdan, o büyüklerin önünde olmalarını sağlamaz.Hızır aleyhisselâmın, Mûsâ aleyhisselâma birkaç şey öğretmesine benzer. [Kan bakımından dahâ yakın olan, dahâ üstün olsaydı, hazret-i Abbâs, hazret-i Alîden dahâ üstün olurdu. Kan bakımından çok yakın olan Ebû Tâlibde ve Ebû Lehebde ise, mü'minlerin en aşağısında bulunan şeref ve üstünlük hiç yokdur.] Kan bakımından yakın olduğu için, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hadîce ile hazret-i Âişeden "radıyallahü anhünne" dahâ üstündür. Fekat, bir bakımdan üstünlük, her bakımdan üstün olmasını göstermez. Bu üçünden en üstün hangisi olduğunu, âlimlerimiz başka başka söylemişdir.Hadîs-i şerîflerden anlaşıldığına göre, üçü de ve hazret-i Meryem ve Fir'avnın hâtunu hazret-i Âsiye "radıyallahü teâlâ anhünne ecma'în", dünyâ kadınlarının en üstünüdürler. Hadîs-i şerîfde, (Fâtıma, Cennet hâtunlarının üstünüdür. Hasen ve Hüseyn de, Cennet gençlerinin yüksekleridir) buyuruluyor ki, bu, bir bakımdan üstünlükdür. Bunlardan sonra, Eshâb-ı kirâmın en üstünleri (Aşere-i mübeşşere) den ya'nî Cennet ile müjdelenmiş on kişiden olanlardır. Bunlardan sonra, Bedr gazâsında bulunan üçyüzonüç kişi üstündür. Onlardan sonra Uhud gazâsındaki yediyüz arslanın arasında bulunanların hepsi, dahâ sonra da (Bi'at-ür-rıdvân), ya'nî ağaç altında Resûlullaha söz veren bindörtyüz kişi üstündür. Resûl-i ekrem "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimizin yolunda, canlarını, mallarını fedâ eden, Ona yardım eden Eshâb-ı kirâmın "radıyallahü anhüm ecma'în" hepsinin ismlerini, saygı ile, sevgi ile söylememiz, bize vâcibdir. Onların büyüklüğüne yakışmıyan sözler söylememiz, aslâ câiz değildir. İsmlerini saygısızca söylemek, dalâletdir, sapıklıkdır.

Resûlullahı seven kimsenin, Onun Eshâbının hepsini de sevmesi lâzımdır. Çünki, bir hadîs-i şerîfde, (Eshâbımı seven, beni sevdiği için sever. Onları sevmiyen kimse, beni sevmemiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâyı inc itmiş olur. Allahü teâlâyı inciten kimse, elbette azâb görecekdir) buyuruldu. Başka bir hadîs-i şerîfde de, (Allahü teâlâ, benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Eshâbımın sevgisini yerleşdirir. Onların hepsini canı gibi sev er) buyuruldu. Bunun için, Eshâb-ı kirâm arasında olan muhârebeleri; kötü düşüncelerle ve halîfeliği ele geçirmek, nefsin arzûlarını yerine getirmek için yapdıklarını sanmamalıdır. Böyle sanmak ve bunun için o büyüklere dil uzatmak, münâfıklıkdır ve felâkete sürüklenmekdir. Çünki, Resûlullahın huzûrunda oturmakla, Onun mübârek sözlerini işitmekle, te'assub [ya'nî inâdcılık, çekememek] ve mevkı' arzûsu ve dünyâya düşkün olmak, hepsinin kalblerinden sıyrılmış, gitmişdi. Hırs [doymazlık, düşkünlük], kin ve kötü huydan kurtulmuş, tertemiz olmuşlardı. O yüce Peygamberin "sallallahü aleyhi ve sellem" ümmetinin Evliyâsından biri ile birkaç gün bir arada bulunan bir kimse, o Velînin güzel huylarından ve üstünlüklerinden fâideleniyor, temizleniyor, dünyâya düşkün olmakdan kurtuluyor da, Eshâb-ı kirâm efendilerimiz, Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" herşeyden çok sevdikleri, mallarını, canlarını, Onun için fedâ etdikleri, vatanlarını terk etdikleri, Onun, rûhlara gıdâ olan sohbetine âşık oldukları hâlde, bunların kötü huylardan kurtulamadıkları, nefslerinin temizlenmediği, geçip tükenici dünyâ cîfesi için döğüşecekleri nasıl düşünülebilir? O büyükler, elbette herkesden dahâ temizdir.Bunların ayrılığını, muhârebelerini, bizim gibi bozuk niyyetli kimselere benzetmek, dünyâ için, nefslerinin bozuk isteklerine kavuşmak için döğüşdüler demek hiç yakışır mı? Eshâb-ı kirâm için böyle çirkin şeyler düşünmek, câiz değildir. Böyle söyliyen bir kimse, hiç düşünmez mi ki, Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmek, onları terbiye eden, yetişdiren, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimize düşmanlık etmek olur. Onları kötülemek, Resûlullahı kötülemek olur. Bunun için, din büyükleri buyurdular ki, (Eshâb-ı kirâmı büyük bilmiyen, onlara saygı göstermiyen bir kimse, Resûlullaha îmân etmemiş olur). Deve ve Sıffîn muhârebeleri, onları kötülemeğe sebeb olamaz. Bu muhârebelerde, hazret-i Alîye karşı gelenlerin hepsini kötü olmakdan kurtaran, hattâ sevâba kavuşduran dînî sebebler vardır. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Yanılan müctehide bir sevâb, doğruyu bulana iki veyâ on sevâb vardır. İki sevâbdan birincisi, ictihâd etmek sevâbıdır. İkincisi, doğruyu bulmak sevâbıdır.) Bu din büyüklerinin aralarında olan çekişmeler, döğüşmeler, inâd ile, düşmanlık ile değildi. İctihâdları sebebi ile idi. İslâmiyyetin emrinin yerine getirilmesini istedikleri için idi. Eshâb-ı kirâmın herbiri müctehid idi. [Meselâ, Amr ibni Âs'ın "radıyallahü teâlâ anh" müctehid olduğu, (Hadîka) nın ikiyüzdoksansekizinci sahîfesindeki hadîs-i şerîfde bildirilmekdedir.] Her müctehidin, kendi ictihâdı ile bulduğu, edindiği bilgiye uygun iş yapması farzdır. Kendi ictihâdı, hernekadar, kendinden dahâ büyük bir müctehidin ictihâdına uygun olmaz ise de, yine kendi ictihâdına uyması lâzımdır.Başkasının ictihâdına uyması câiz değildir. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin talebesi olan Ebû Yûsüf ile Muhammed Şeybânî ve imâm-ı Muhammed Şâfi'înin talebesi olan Ebû Sevr ve İsmâ'îl Müzenî, çok yerde, hocalarına uymadılar. [Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sâbit, 150 [m. 767] de Bağdâdda vefât etdi. Muhammed bin İdrîs Şâfi'î 204 [m. 820] de Mısrda vefât etdi.] Hocalarının harâm dediklerinden ba'zılarına halâl dediler.Halâl buyurduklarından ba'zılarına harâm dediler. Bundan dolayı, bunlara günâh işledi, kötü oldular denilemez. Böyle söyliyen hiç yokdur. Çünki, bunlar da, hocaları gibi müctehiddirler.

Evet, Alî "radıyallahü anh" efendimiz, Mu'âviyeden ve Amr ibni Âsdan "radıyallahü anhümâ" dahâ yüksek, dahâ âlim idi. Kendini onlardan ayıracak, pekçok üstünlükleri vardır. İctihâdı da, o ikisinin ictihâdlarından dahâ çok kuvvetli ve isâbetli idi. Fekat, Eshâb-ı kirâmın hepsi müctehid oldukları için, ikisinin de; bu büyük imâmın ictihâdına uymaları câiz değil idi. Kendi ictihâdlarına göre hareket etmeleri lâzım idi.

Süâl: Cemel ve Sıffîn muhârebelerinde, Muhâcirlerden ve Ensârdan pekçok Sahâbî, imâm-ı Alî ile birlikde idi. Ona itâ'at etdiler. Ona uydular. Bunların hepsi müctehid iken, imâm-ı Alîye uymağı vâcib bildiler. Bundan anlaşılıyor ki, imâm-ı Alîye uymak, müctehid olanlara da vâcib imiş. İctihâdları uymasa da, onunla birleşmeleri lâzım imiş denirse:

Cevâb: Alîye "radıyallahü teâlâ anh" uyanlar, onunla birlikde harb edenler, onun ictihâdına uydukları için birleşmedi. Kendi ictihâdları da, İmâmın ictihâdına uygun olduğu için, onların ictihâdı, imâm-ı Alîye uymağı vâcib göstermişdi. Bunun gibi, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden çoğunun ictihâdları, imâm-ı Alînin ictihâdına uymadı. O büyük imâm ile harb etmeleri vâcib oldu. O zemân Eshâb-ı kirâmın ictihâdları üç dürlü olmuşdu. Bir kısmı, imâm-ı Alînin haklı olduğunu anladı. Bunların, imâm-ı Alîye uymaları vâcib oldu. Bir kısmı ise, onunla harb edenlerin ictihâdını haklı gördü. Bunların da, Alî "radıyallahü anh" ile harb edenlere uymaları, onunla harb etmeleri vâcib oldu. Üçüncü kısm, her iki tarafa da uymamak, döğüşmemek lâzımdır dedi. Bunların ictihâdı, muhârebelere karışmamağı îcâb etdirdi. Her üç kısm da, elbette haklı idi ve sevâb kazandılar.

Süâl: Yukarıdaki yazı, imâm-ı Alî "radıyallahü teâlâ anh" ile muhârebe edenlerin de haklı olduğunu gösteriyor.Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimleri, imâm-ı Alînin haklı olduğunu, karşısındakilerin yanıldıklarını, özrleri olduğu için, afv olunduklarını veyâ sevâb da aldıklarını bildirmekdedir. Buna ne denilir?

Cevâb: İmâm-ı Şâfi'î ve Ömer bin Abdül'azîz gibi din büyükleri, Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri için yanıldı demek câiz olmaz buyurdu. Bunun için, (Büyüklere yanıldı demek yanlışdır) buyurmuşlardır. Küçüklerin, büyükler için, (doğru yapdı, yanlış yapdı, beğendik, beğenmedik) gibi şeyleri söylemeleri câiz değildir. Allahü teâlâ, ellerimizi o büyüklerin kanlarına bulaşdırmadığı gibi, biz de, haklı ve haksız gibi sözleri söylemekden dillerimizi korumalıyız. Derin âlimler, delîlleri kavrıyarak ve olayları inceliyerek, imâm-ı Alî haklı idi, karşısında bulunanlar yanıldı buyurdular ise de,bu sözleri ile (Alî "radıyallahü anh", karşı tarafda olanlarla konuşabilseydi, onların da kendi gibi ictihâd etmelerini sağlıyabilirdi) demek istemişlerdir.Nitekim Zübeyr bin Avvâm hazretleri, deve muhârebesinde, hazret-i Alîye karşı olduğu hâlde, olayları dahâ derin inceliyerek, ictihâdı değişdi. Muhârebeden vazgeçdi. İşte Ehl-i sünnet âlimlerinden hatâyı câiz görenlerin sözleri, böyle anlaşılmalıdır. Yoksa, hazret-i Alî ve onunla birlikde olanlar hak yolda, karşı tarafda olan Âişe-i Sıddîka vâlidemiz ve bununla birlikde olan Eshâb-ı kirâm bâtıl işde idi demek, câiz değildir.

Eshâb-ı kirâmın bu muhârebeleri, ahkâm-ı şer'ıyyenin dallarında olan ictihâd ayrılıklarında idi. İslâmiyyetin temel, belli başlı işlerinde hiç ayrılıkları yokdu. Şimdi ba'zı kimseler, Mu'âviye ile Amr ibni Âs "radıyallahü anhümâ" gibi din büyüklerine dil uzatıyor, saygısızlık gösteriyorlar. Eshâb-ı kirâmı incitmenin,Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" incitmek ve küçültmek olacağını anlıyamıyorlar. İmâm-ı Mâlik bin Enesin (Mu'âviyeye veyâ Amr ibni Âsa "radıyallahü anhümâ" söğen, kötüliyen kimse, onlara söylediği söze lâyık bir kimsedir. Onlara karşı edebsizlik yapanlara, söyliyenlere ve yazanlara ağır cezâ vermek lâzımdır) buyurduğu, (Şifâ-i şerîf) de yazılıdır. [Mu'âviye bin Ebû Süfyân, 60 [m. 680] de Şâmda vefât etdi. Amr ibni Âs 43 [m. 663] de Mısrda vefât etdi.] Allahü teâlâ, kalblerimizi, Habîbinin Eshâbının sevgisi ile doldursun! O büyükleri, sâlih ve müttekî olanlar sever. Münâfık ve şakî olan sevmez.

[Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" Eshâbının kıymetlerini, üstünlüklerini anlıyarak, hepsini sevenlere, hepsine saygı gösterenlere ve onların yolunda gidenlere, (Ehl-i sünnet) denir. Birkaçını severiz, başkalarını sevmeyiz diyerek çoğunu kötüliyenlere, böylece hiçbirinin yolunda bulunmıyanlara, (Râfızî) ve (Şî'î) denir. Râfızîler,Îrânda, Hindistânda ve Irâkda çokdur.Türkiyede hiç yokdur. Bunlardan ba'zısı, yurdumuzdaki müslimân, temiz Alevîleri aldatmak için, kendilerine (Alevî) dedi. Hâlbuki, Alevî, Alîyi "radıyallahü anh" seven müslimân demekdir. Bir kimseyi sevmek için, onun yolunda olmak, onun sevdiklerini sevmek lâzımdır. Bunlar, Alîyi "radıyallahü anh" sevmiş olsalardı, onun yolunda giderlerdi. Alî "radıyallahü anh", Eshâb-ı kirâmın hepsini severdi. İkinci halîfe olan Ömerin de "radıyallahü anhümâ" müşâviri, derd ortağı idi. Fâtımadan "radıyallahü anhâ" olan kızı Ümm-i Gülsümü, Ömere "radıyallahü anh" nikâh etdi. Hutbede, hazret-i Mu'âviye için (Kardeşlerimiz, bizden ayrıldı. Onlar kâfir ve fâsık değildir. İctihâdları böyle oldu) buyurdu. Kendisine karşı harb eden Talha "radıyallahü anh" şehîd olunca yüzünden toprakları sildi. Nemâzını kendi kıldırdı. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, (Mü'minlerin kardeş olduğunu) bildiriyor. Feth sûresinin son âyet-i kerîmesi, (Eshâb-ı kirâmın birbirleri ile sevişdiklerini) haber veriyor. Eshâb-ı kirâmdan birisini bile sevmemek ve hele düşmanlık etmek, Kur'ân-ı kerîme inanmamak olur. Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı kirâmın "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" üstünlüklerini iyi anladılar.Hepsini sevmemizi emr etdiler.Müslimânları felâketden kurtardılar.

Ehl-i beyti ya'nî Alîyi "radıyallahü anh" ve bütün evlâdını, soyunu sevmiyenlere ve Ehl-i sünnetin göz bebeği olan bu büyüklere düşmanlık edenlere, (Hâricî) denir. Bugün hâricîlere (Yezîdî) denilmekdedir. Yezîdîlerin, dinleri, îmânları çok bozukdur.

Eshâb-ı kirâmın hepsini severiz deyip de, onların yolunda bulunmıyan, kendi bozuk düşüncelerine, Eshâbın yoludur diyenlere, (Vehhâbî) denir. Vehhâbîlik, mezhebsiz din adamı Ahmed ibni Teymiyyenin kitâblarındaki sapık fikrleri ile, Hempher denilen ingiliz câsûsunun yalanlarının karışımından hâsıl oldu. Vehhâbîler, Ehl-i sünnet âlimlerini, tesavvuf büyüklerini ve şî'îleri beğenmiyor, hepsini kötüliyorlar. Müslimân, yalnız, kendilerini sanıyorlar. Kendileri gibi olmıyanlara müşrik diyor. Bunların malı, canı vehhâbîlere halâldir diyorlar. (İbâhî) oluyorlar.Nasslardan, ya'nî Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden, yanlış, bozuk ma'nâlar çıkararak, müslimânlığı bu ma'nâlar zan ediyorlar. Edille-i şer'iyyeyi ve hadîs-i şerîflerin çoğunu inkâr ediyorlar. Dört mezhebin âlimleri, Ehl-i sünnetden ayrılanların, dalâlete sapdıklarını, islâmiyyete çok zarar verdiklerini, birçok kitâblarında vesîkalarla isbât etdiler. Dahâ geniş bilgi almak için türkçe (Kıyâmet ve Âhiret), (Se'âdet-i Ebediyye) kitâblarını ve arabî (Minha-tül-vehbiyye), (Et-Tevessül-ü bin-Nebî ve bis-Sâlihîn), (Sebîl-ün-necât) ve fârisî (Seyf-ül-ebrâr) kitâblarını okuyunuz! Bu kitâblar ve bid'at ehline red olarak yazılmış birçok kıymetli kitâblar İstanbulda (Hakîkat Kitâbevi) tarafından basdırılmışdır. (İbni Âbidîn) in üçüncü cildinde bâgîleri anlatırken ve türkçe (Nimet-i islâm) kitâbının nikâh bahsinde, vehhâbîlerin ibâhî oldukları açıkca yazılıdır. [Muhammed Emîn ibni Âbidîn 1252 [m. 1836] da Şâmda vefât etdi.] Sultân ikinci Abdülhamîd hânın amirallerinden Eyyüb Sabri pâşa, (Mir'ât-ül-haremeyn) ve (Târîh-i vehhâbiyyân) kitâblarında ve Ahmed Cevdet pâşa, târîhinin yedinci cildinde, vehhâbîleri türkçe olarak uzun uzun yazmakdadırlar. [Eyyûb Sabri pâşa, 1308 [m. 1890] da vefât etdi.] Yûsüf Nebhânînin Mısrda basılan arabî (Şevâhid-ül-hak) kitâbı da, vehhâbîlere ve İbni Teymiyyeye uzun cevâb vermekdedir. Bu kitâbdan elli sahîfe, 1972 de İstanbulda arabî olarak neşr edilen (İslâm âlimleri ve vehhâbîler) kitâbında mevcûddur.

Eyyüb Sabri pâşa "rahime-hullahü teâlâ" diyor ki: (Vehhâbîlik, 1205 [m. 1791] yılında Arabistân yarımadasında kanlı, işkenceli bir ihtilâl ile meydâna çıkdı.) Vehhâbîliği ve mezhebsizliği kitâbları ile dünyâya yaymağa uğraşanlardan biri, Mısrlı Muhammed Abduhdur. Bir mason olan ve Kâhire mason locası başkanı Cemâleddîn-i Efgânîye hayrânlığını açıkça yazan Abduh büyük islâm âlimi, ilerici fikr adamı, kıymetli reformcu denilerek, gençliğin önüne sürüldü. [Cemâlüddîn Efgânî, 1314 [m. 1897] de vefât etdi.] Ehl-i sünneti yıkmak, islâmiyyeti bozguna uğratmak için pusuda duran islâm düşmanları da, din adamı kılığına girerek, yaldızlı kelimelerle müslimânlığı överek, sinsice bu fitneyi körüklediler. Abduh göklere çıkarıldı. Ehl-i sünnetin büyük âlimlerine, mezheb imâmlarına câhil denildi. İsmleri söylenilmez oldu. Fekat, islâmiyyet için kanlarını döken, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" aşkına canlarını veren ecdâdımızın, şanlı şerefli şehîdlerin temiz ve asîl evlâdları, bu propagandalara ve milyonlarca lira verilerek yapılan reklâmlara aldanmadı. Hattâ, bu şişirme din kahramanlarını duymadı ve tanımadı. Cenâb-ı Hak, şehîd yavrularını, alçakça yapılan bu hücûmlardan korudu. Bugün de, Mevdûdî, Seyyid Kutb ve Hamîdullah ve (Teblîg-ı cemâ'atcı)lar gibi mezhebsizlerin kitâbları terceme edilerek gençliğin önüne sürülmekdedir. [Mevdûdî, Hindistândaki (Cemâ'at-ül-islâmiyye)nin müessisidir. 1399 h [m. 1979] da vefât etdi. Seyyid Kutb 1386 [m. 1966] da Mısrda idâm edildi.] Dev gibi reklâmlarla ballandıra ballandıra medh edilen bu tercemelerde, islâm âlimlerinin bildirdiklerine uymıyan sapık fikrlerin bulunduğunu görüyoruz. Su uyur, düşman uyumaz. Allahü teâlâ, habîbi, çok sevdiği Peygamberi Muhammed "aleyhisselâm" hurmetine, müslimânları, gaflet uykusundan uyandırsın. Düşmanların yalanlarına, iftirâlarına aldanmakdan muhâfaza buyursun! Âmîn. Yalnız düâ etmekle kendimizi aldatmıyalım! Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesine uymadan, sebeblere yapışmadan, çalışmadan düâ etmek, Allahü teâlâdan mu'cize istemek demekdir.Müslimânlıkda, hem çalışılır, hem de düâ edilir. Önce sebebe yapışmak, sonra düâ etmek lâzımdır. Küfrden kurtulmak için birinci sebeb, islâmiyyeti öğrenmek ve öğretmekdir. Zâten, Ehl-i sünnet i'tikâdını ve farzları, harâmları öğrenmek, kadın erkek, herkese farzdır. Birinci vazîfedir.

Ehl-i sünnet i'tikâdını ve ilm-i hâlini öğrenmiyen ve çocuklarına öğretmiyenler, müslimânlıkdan ayrılmak, küfr felâketine düşmek tehlükesindedir. Böyle kimselerin düâları zâten kabûl olmaz ki, küfrden korunabilsinler. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz buyurdu ki, (İlm bulunan yerde müslimânlık vardır. İlm bulunmıyan yerde müslimânlık kalmaz.)

Ölmemek için, yimek, içmek lâzım olduğu gibi, kâfirlere aldanmamak, dinden çıkmamak için de, dînini, îmânını öğrenmek lâzımdır. Ecdâdımız, her zemân toplanırlar, ilmihâl kitâblarını okurlar, dinlerini öğrenirlerdi. Ancak, böyle müslimân kaldılar. İslâmiyyetin zevkıni aldılar. Bu se'âdet ışığını bizlere, doğru olarak ulaşdırabildiler. Bizim de müslimân kalmamız, yavrularımızı içimizdeki ve dışımızdaki kâfirlere kapdırmamamız için, birinci ve en lüzûmlu çâre, herşeyden önce Ehl-i sünnet âlimlerinin hâzırladığı ilmihâl kitâblarını okumak ve öğrenmekdir. Çocuğunun müslimân olmasını istiyen ana-baba, çocuğuna Kur'ân öğretmelidir. Fırsat elde iken okuyalım, öğrenelim ve çocuklarımıza, sözümüzü dinliyenlere öğretelim! Mektebe gitdikden sonra öğrenmeleri güç olur.Hattâ imkânsız olur. Felâket gelince, âh etmek fâide vermez. İslâm düşmanlarının, zındıkların, tatlı, yaldızlı kitâblarına, gazetelerine, mecmû'a, televizyon ve radyolarına ve filmlerine aldanmamalıdır. İbni Âbidîn "rahime-hullahü teâlâ", üçüncü cildde buyuruyor ki, (hiçbir dîne inanmadığı hâlde, müslimân görünüp, küfre sebeb olan şeyleri müslimânlıkmış gibi anlatarak, müslimânları dinden çıkarmağa çalışan sinsi kâfirlere (Zındık) denir).

Süâl: Mezhebsizlerin bozuk kitâblarından terceme edilmiş yazıları okuyan biri diyor ki, (Kur'ân-ı kerîm tefsîrlerini okumalıyız. Dînimizi, Kur'ân-ı kerîmi anlamayı, din âlimlerine bırakmak, tehlükeli ve korkunç bir düşüncedir. Kur'ân-ı kerîmde (Ey din âlimleri) denmez. (Ey îmân edenler), (Ey insanlar) gibi hitâblar kullanılır. Bunun için, her müslimân, Kur'ân-ı kerîmi kendisi anlıyacak, başkasından beklemiyecekdir).

Bu kimse, herkesin tefsîr, hadîs okumasını istiyor. İslâm âlimlerinin, Ehl-i sünnet büyüklerinin kelâm, fıkh ve ilmihâl kitâblarını okumağı tavsiye etmiyor. Diyânet işleri başkanlığının yayınladığı Mısrlı Reşîd Rızânın 1394 [m. 1974] târîh ve 157 sayılı (İslâmda Birlik ve Fıkh Mezhebleri) kitâbı da, okuyanları büsbütün şaşırtdı. [Reşîd Rızâ, Muhammed Abduhun talebesidir. 1354 [m. 1935] de vefât etdi.] Bu kitâbın birçok yerinde, meselâ altıncı konuşmasında diyor ki:

(Müctehid imâmlarını Peygamberler "salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma'în" kadar yükseltdiler. Hattâ,Peygamberin "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" hadîsine uymıyan bir müctehidin sözünü tercîh edip, hadîsi bırakdılar.Bu hadîsin nesh edilmiş olması veyâ imâmımızın nezdinde başka bir hadîsin bulunması muhtemeldir dediler. Bu taklîdciler, hükmde hatâ etmesi veyâ bilmemesi câiz olan kimselerin sözü ile amel edip de, hatâdan berî olan Peygamberin hadîsini terk etmekle, müctehidleri taklîdden de ayrılmış oluyorlar. Kur'ândan bile ayrılmış oluyorlar.Müctehid imâmdan başka kimse Kur'ânı anlıyamaz diyorlar. Fıkhcıların ve diğer taklîdcilerin bu gibi sözleri, yehûdîlerden ve hıristiyanlardan intikâl etdiğini gösteriyor. Hâlbuki Kur'ânı ve hadîsi anlamak, fıkhcıların yazdığı kitâbları anlamakdan dahâ kolaydır. Arabca kelime ve üslûbları hazm edenler,Kur'ânı ve hadîsi anlamak için zorluk çekmezler. Allahü teâlânın kendi dînini açıkça anlatmağa kâdir olduğunu kim inkâr eder?Resûlullahın Allahın murâdını herkesden iyi anladığını ve anlatmağa başkalarından dahâ muktedir olduğunu kim inkâr edebilir?Hz. Peygamberin açıklamaları ümmete kâfî değildir demek, Onun teblîg vazîfesini tam olarak îfâ edemediğini söylemeğe varır. İnsanların çoğu, Kur'ân-ı kerîmi ve sünneti anlıyamasalardı, cenâb-ı Hak, o kitâb ve sünnetdeki hükmler ile bütün insanları mükellef kılmazdı. İnsan, inandığı şeyleri, delîlleri ile bilmelidir. Cenâb-ı Hak taklîdciliği takbîh etmişdir. Baba ve dedelerini taklîd etmelerinin ma'zûr görülmiyeceğini açıklamışdır. Âyetler gösteriyor ki, taklîd Allah katında aslâ makbûl değildir. Dînin fürû' kısmını delîllerinden anlamak, îmân kısmını anlamakdan dahâ kolaydır. Güç olanı teklîf edince, güç olmıyanla nasıl mükellef kılmaz?Ba'zı nâdir hâdiselerin hükmünü çıkarmak güç olur ise de, bunları bilmemek ve yapmamak özr sayılır. Fıkhcılar, kendiliklerinden bir takım mes'eleler îcâd etdiler.Bunlar için hükmler ihdâs eylediler. Bunlara, re'y, kıyâs-ı celî, kıyâs-ı hafî gibi şeyleri delîl getirmeğe kalkışdılar. Bunlar, akl yolu ile bilgi edinmek mümkin olmayan ibâdetler sâhasına da taşırıldı. Böylece dîni genişleterek, birkaç katına çıkardılar. Müslimânları külfete sokdular.Ben kıyâsı inkâr etmiyorum. İbâdet sâhasında kıyâs yokdur diyorum. Îmân ve ibâdetler, hazret-i Peygamber zemânında temâmlandı. Kimse, bunlara birşey ilâve edemez. Müctehid imâmlar, insanları taklîdden men'etmiş, taklîdi harâm kılmışlardır).

Bu kitâbdan özetlediğimiz yukarıdaki yazılar, mezhebsizlerin bütün kitâbları gibi, müslimânların dört mezheb imâmını taklîd etmelerini men'ediyor. Herkesin tefsîr ve hadîs öğrenmesini emr ediyor. Buna ne dersiniz?

Cevâb: Mezhebsizlerin yazıları dikkat ile okunursa, sapık düşüncelerini ve bölücü görüşlerini, çürük mantık zincirleri ile ve yaldızlı kelimelerle süsliyerek müslimânları aldatmağa çalışdıkları hemen görülür. Câhiller, bu yazıları mantık, akl çerçevesinde, ilme dayanıyor sanarak inanır, arkalarına takılırlar ise de, ilm ve keskin görüş sâhibleri, aslâ bunların tuzaklarına düşmez. Müslimânları sonsuz felâkete sürükliyen mezhebsizlik tehlükesine karşı gençleri uyarmak için islâm âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ", ondört asrdan beri binlerce kıymetli kitâb yazmışlardır. Yukarıdaki süâle cevâb olmak üzere, Yûsüf Nebhânînin (Huccet-ullahi alel-âlemîn) kitâbının yediyüzyetmişbirinci sahîfesinden başlıyarak, bir mikdâr terceme etmeği uygun gördük [Yûsüf Nebhânî, 1350 [m. 1932] de Beyrûtda vefât etdi.]:

Kur'ân-ı kerîmden ahkâm çıkarmak, herkesin yapabileceği şey değildir. Müctehid imâmlar bile, Kur'ân-ı kerîmdeki ahkâmın hepsini çıkaramıyacakları için, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Kur'ân-ı kerîmdeki ahkâmı, hadîs-i şerîfleri ile açıklamışdır. Kur'ân-ı kerîmi, ancak Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" açıkladığı gibi, hadîs-i şerîfleri de, yalnız Eshâb-ı kirâm ve müctehid imâmlar anlıyabilmişler ve açıklamışlardır.

Bunu anlıyabilmeleri için, Allahü teâlâ, müctehid imâmlara aklî ve naklî ilmleri ve idrâk kuvveti ve keskin zihn ve ziyâde akl ve dahâ nice üstünlükler ihsân eylemişdir. Bu üstünlüklerin başında, takvâ gelmekdedir. Bundan sonra, kalblerindeki nûr-u ilâhî gelmekdedir. Müctehid imâmlarımız, bu üstünlükler yardımı ile, Allahü teâlânın ve Resûlullahın kelâmlarından onların murâdlarını anlamışlar, anlıyamadıklarını (Kıyâs) ile bildirmişlerdir. Dört mezheb imâmının herbiri, kendi re'yi ile konuşmadığını bildirmiş ve talebelerine (sahîh hadîse rastlarsanız, benim sözümü bırakın. Resûlullahın hadîsine uyun!) demişdir. Mezheb imâmlarımız, bu sözü, kendileri gibi müctehid olan derin âlimlere söylemişlerdir. Bu âlimler, dört mezhebin delîllerini bilen, tercîh ehli olanlardır. Bunlar, mezheb imâmının ictihâdının delîli ile yeni öğrenilen sahîh hadîsin senedlerini, râvîlerini ve hangisinin sonra vârid olduğunu ve dahâ birçok şartları inceliyerek hangisinin tercîh edileceğini anlarlar. Yâhud müctehid imâm, bir mes'eleye delîl olacak hadîs-i şerîf kendisine ulaşmadığı için, kıyâs yaparak hükm eylemişdir. Talebeleri bu mes'eleye sened olacak hadîs-i şerîfi öğrenerek, başka dürlü hükm vermişlerdir. Fekat talebeleri böyle ictihâd yaparken, mezheb imâmının kâidelerinden dışarı çıkmazlar. Dahâ sonra gelen müctehid müftîler de, böyle fetvâ vermişlerdir. Bütün bu yazılanlardan anlaşılıyor ki, dört mezheb imâmlarını ve bunların mezheblerinde yetişmiş olan müctehidleri taklîd eden müslimânlar, Allahü teâlânın ve Resûlünün hükmlerine tâbi' olmakdadırlar. Bu müctehidler,Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden başkalarının anlıyamıyacağı hükmleri anlamışlar, anladıklarını bildirmişlerdir. Müslimânlar da, onların kitâb ve sünnetden anlayıp bildirdiklerini taklîd etmişlerdir. Çünki, Nahl sûresinin kırküçüncü âyet-i kerîmesinin meâl-i şerîfi, (Bilmiyor iseniz, bilenlerden sorunuz!) dir.

Bu âyet-i kerîme, herkesin Kitâbı ve Sünneti doğru anlıyamıyacağını, anlıyamıyanların da bulunacağını göstermekdedir. Anlıyamıyanların, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlamağa çalışmalarını değil, anlamış olanlardan sorup öğrenmelerini emr etmekdedir. Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ma'nâlarını herkes doğru anlıyabilseydi yetmişiki sapık fırka meydâna çıkmazdı. Bu fırkaları çıkaranların hepsi de derin âlim idi. Fekat hiçbiri, Nassların, ya'nî, Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ma'nâlarını doğru anlıyamadı. Yanlış anlıyarak, doğru yoldan ayrıldılar.Milyonlarca müslimânın felâkete sürüklenmelerine de sebeb oldular. Nasslardan yanlış ma'nâlar çıkarmakda, ba'zıları o kadar taşkınlık yapdılar ki, doğru yoldaki müslimânlara kâfir, müşrik diyecek kadar sapıtdılar.Türkçeye terceme ederek, el altından yurdumuza sokulan (Keşf-üş-şübühât) ismindeki kitâbda, Ehl-i sünnet i'tikâdında olan müslimânları öldürmek ve mallarını yağma etmek mubâhdır denilmekdedir.

Allahü teâlâ, mezheb imâmlarının ictihâd etmelerini ve mezheblerini kurmalarını ve bütün müslimânların bu mezhebler üzerinde toplanmalarını, yalnız sevgili Peygamberinin "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" ümmetine ihsân etmişdir. Cenâb-ı Hak, bir yandan i'tikâd imâmlarını yaratarak, sapıkların, zındıkların, mülhidlerin ve insan şeytânlarının i'tikâd ve îmân bilgilerini bozmalarına mâni' olduğu gibi, mezheb imâmlarını da yaratarak, dînini bozulmakdan korumuşdur. Hıristiyanlıkda ve yehûdîlikde bu ni'met olmadığı için, dinleri bozulmuş, oyuncak hâline gelmişdir.

Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtından dörtyüz sene sonra, ictihâd edebilecek derin âlim kalmadığını islâm âlimleri sözbirliği ile bildirdiler. Şimdi, ictihâd etmeli diyen kimsenin akl hastası veyâ din câhili olduğu anlaşılır.Büyük âlim Celâleddîn-i Süyûtî "rahime-hullahü teâlâ", ictihâd derecesine yükselmiş olduğunu söylemişdi. [Süyûtî Abdürrahmân, 911 [m. 1505] de Mısrda vefât etdi.] Zemânındaki âlimler kendisine bir süâl sorup, buna iki çeşid cevâb verilmiş olduğunu, bunlardan hangisinin dahâ sağlam olduğunu bildirmesini söylediler. Cevâb veremedi. İşinin çok olduğundan, buna vakt ayıramıyacağını bildirdi. Hâlbuki kendisinden istenilen şey, fetvâda ictihâd yapması idi. Bu ise, ictihâd derecelerinin en aşağısıdır. İmâm-ı Süyûtî gibi derin bir âlim, fetvâda ictihâddan kaçınınca, müslimânları mutlak ictihâd yapmağa sürükliyenlere deli veyâ din câhili denilmez de, ne denir?İmâm-ı Gazâlî "rahime-hullahü teâlâ", kendi zemânında müctehid bulunmadığını, (İhyâ-ül-ulûm) kitâbında bildirmişdir. [İmâm-ı Muhammed Gazâlî, 505 [m. 1111] de Tûs şehrinde vefât etdi.]

Müctehid olmıyan bir müslimân, bir sahîh hadîs öğrenip, mezhebi imâmının buna uymıyan hükmünü yapmak kendine ağır gelirse, bu müslimânın, dört mezheb arasında, bu hadîse uygun ictihâd etmiş olan müctehidi arayıp bulması ve bu işini onun mezhebine göre yapması lâzımdır.Büyük âlim İmâm-ı Nevevî "rahime-hullahü teâlâ" (Ravdat-üt-tâlibîn) kitâbında bunu uzun açıklamakdadır. [Yahyâ Nevevî, 676 [m. 1277] de Şâmda vefât etdi.] Çünki, ictihâd derecesine yükselmemiş olanların Kitâbdan ve Sünnetden ahkâm çıkarmaları câiz değildir. Şimdi, ba'zı câhiller, kendilerinin mutlak ictihâd derecesine yükseldiklerini, Nasslardan, ya'nî Kitâbdan ve Sünnetden ahkâm çıkarabileceklerini ve dört mezhebden birini taklîd etmeğe ihtiyâcları kalmadığını söyliyorlar. Senelerden beri taklîd etmiş oldukları mezhebi terk ediyorlar.Bozuk düşünceleri ile mezhebleri çürütmeğe kalkışıyorlar. Bizim gibi olan din adamlarının re'ylerine uyamayız gibi câhilce, ahmakca şeyler söyliyorlar. Şeytânın vesvesesi ve nefslerinin tahrîki ile üstünlük iddi'â ediyorlar. Böyle sözleri ile, üstünlüklerini değil, ahmaklıklarını ve alçaklıklarını ortaya koymuş olduklarını anlıyamıyorlar. Bunlar arasında, herkes tefsîr okumalı, tefsîrden ve Buhârîden ahkâm çıkarmalıdır diyen ve yazan câhilleri ve sapıkları da görmekdeyiz.Sakın müslimân kardeşim! Böyle ahmaklar ile arkadaşlık etmekden, bunları din adamı sanmakdan çok sakın! İmâmının mezhebine sımsıkı sarıl! Dört mezhebden dilediğini ve beğendiğini seçebilirsin. Fekat, mezheblerin kolaylıklarını araşdırmak, ya'nî mezhebleri (Telfîk) etmek câiz değildir. [ (Telfîk) demek, mezheblerin kolaylıklarını karışdırarak yapılan bir işin bu mezheblerden hiçbirine uymaması demekdir.Bir işi yaparken dört mezhebden birine uydukdan sonra, ya'nî bu iş, bu mezhebe göre sahîh oldukdan sonra, ayrıca diğer üç mezhebde de sahîh ve makbûl olması için gerekli şeylere de, mümkin olduğu kadar uyulursa, buna (Takvâ) denir ki, çok sevâb olur.]

Hadîs-i şerîfleri okuyup iyi anlıyabilen bir müslimânın, önce kendi mezhebinin delîlleri olan hadîsleri öğrenmesi, sonra hadîslerin medh etdiği işleri yapıp, korkutduklarından sakınması, dîn-i islâmın büyüklüğünü, kıymetini ve Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" ve Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının kemâlâtını ve Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" hayâtını ve fazîletlerini ve mu'cizelerini ve dünyânın, âhiretin, Cennetin ve Cehennemin hâllerini ve melekleri, cin ve geçmiş ümmetleri ve Peygamberleri ve kitâblarını ve Kur'ân-ı kerîmin ve Resûlullahın üstünlüklerini ve Onun Âlinin ve Eshâbının "rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în" hâllerini ve kıyâmet alâmetlerini ve dahâ nice dünyâ ve âhiret bilgilerini öğrenmesi lâzımdır.Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" hadîs-i şerîflerinde dünyâ ve âhiretin bütün bilgileri toplanmışdır.

Bu yazdıklarımız anlaşılınca, hadîs-i şerîflerden çıkarılmıyan din hükmlerinin fâidesi olmaz diyen kimsenin ne kadar câhil olduğu ortaya çıkar. Hadîs-i şerîflerin bildirdikleri sayısız ilmler arasında, ibâdetleri ve mu'âmelâtı bildiren hadîs-i şerîfler pek az kalmakdadır. Ba'zı âlimlere göre beşyüz kadardır. [Tekrâr edilmiş olanları da katılırsa, üçbini geçmez.] Bu kadar az hadîs-i şerîf arasından sahîh bir hadîsi, dört mezheb imâmından hiçbirinin işitmemiş olması düşünülemez.Sahîh hadîsleri dört mezheb imâmından en az birisi delîl olarak almışdır.Kendi mezhebindeki bir işin, sahîh olan bir hadîs-i şerîfe uygun olmadığını gören bir müslimânın, bu hadîs-i şerîfe göre ictihâd etmiş olan başka bir mezhebe uyarak bu işi yapması lâzımdır.Kendi mezhebi imâmı da belki bu hadîs-i şerîfi işitmiş, fekat dahâ sahîh olduğunu anladığı veyâ dahâ sonra olup birincisini nesh eden başka bir hadîs-i şerîfe uyarak veyâ müctehidlerin bileceği başka sebeblerden dolayı, bu hadîsi delîl olarak almamışdır.Bir hadîsin sahîh olduğunu anlıyan bir müslimânın, mezhebinin bu hadîs-i şerîfe uymıyan hükmünü bırakıp, bu hadîse uyması güzel olur ise de, bu kimse için, bu hadîsden hükm çıkarmış olan başka mezhebi taklîd etmesi lâzımdır. Çünki, o mezhebin imâmı, ahkâmın delîllerinden onun bilmediklerini bilerek, o hadîs ile amel etmeğe mâni' birşey bulunmadığını anlamışdır. Bununla berâber, bu işi kendi mezhebine uyarak yapması da câizdir. Çünki mezhebinin imâmının öyle ictihâd etmesi, muhakkak sağlam bir delîle dayanmışdır.Mukallidin bu delîli bilmemesini islâmiyyet özr saymakdadır. Çünki, dört mezheb imâmlarının hiçbiri, ictihâd ederken,Kitâbdan ve Sünnetden ayrılmamışlardır. Bunların mezhebleri, Kitâbın ve Sünnetin açıklamalarıdır.Kitâbın ve Sünnetin ma'nâlarını ve hükmlerini müslimânlara açıklamışlardır. Onların anlıyabilecekleri şeklde anlatmışlar, kitâblara geçirmişlerdir.Mezheb imâmlarının "rahime-hümullahü teâlâ" bu işleri, islâm dînine o kadar mu'azzam bir hizmetdir ki, Allahü teâlâ kendilerine yardım etmeseydi, bunu yapmağa insan gücü yetişemezdi. Bu mezhebler, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" hak Peygamber olduğunu ve islâm dîninin sahîh olduğunu bildiren en kuvvetli vesîkalardan biridir.

Din imâmlarımızın ictihâdlarında birbirlerinden ayrılmaları, yalnız fürû'-i din, ya'nî fıkh mes'elelerindedir. Usûl-i dinde, ya'nî i'tikâd ve îmân bilgilerinde hiç ayrılıkları yokdur. Dinde zarûrî bilinen ve delîlleri tevâtür ile bildirilmiş hadîs-i şerîflerden alınan fürû' bilgilerinde de, ayrılıkları yokdur. Fürû-i din bilgilerinin ba'zısında ayrılmışlardır. Bunların, delîllerinin kuvvetlerini anlamadaki ayrılıkları, buna sebeb olmuşdur. Bu ufak ayrılıkları da, bu ümmete rahmetdir.Müslimânların, diledikleri, kolaylarına gelen mezhebe uymaları câizdir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bu ayrılığı müjde olarak bildirmiş ve bildirdiği gibi olmuşdur.

İ'tikâd bilgilerinde, ya'nî inanılacak şeylerde ictihâd etmek câiz değildir.Dalâlete, sapıklığa yol açar.Büyük günâh olur. İ'tikâd bilgilerinde doğru olan tek yol vardır. Bu da, (Ehl-i sünnet vel-cemâ'at) mezhebidir. Hadîs-i şerîfde, rahmet olduğu bildirilen ayrılık, fürû'da, ya'nî ahkâmda olan ayrılıkdır.

Dört mezhebin hükmlerinin ayrıldıkları bir mes'elede, içlerinden yalnız birinin hükmü doğrudur. Bu doğru hükmü taklîd edenlere iki sevâb, doğru olmıyan hükmleri taklîd edenlere bir sevâb vardır.Mezheblerin rahmet olması, bir mezhebi bırakıp başka mezhebi taklîd etmenin câiz olacağını göstermekdedir. Fekat, dört mezhebden başka, Ehl-i sünnetden olan mezhebleri ve hattâ Eshâb-ı kirâmı taklîd etmek câiz değildir. Çünki, onların mezhebleri kitâblara geçmemiş, unutulmuşdur. Bilinen dört mezhebden başkasını taklîd etmek imkânı kalmamışdır.

Eshâb-ı kirâmı taklîd etmek câiz olmadığını islâm âlimlerinin sözbirliği ile bildirdiklerini, İmâm-ı Ebû Bekr-i Râzî "rahime-hullahü teâlâ"da, haber vermekdedir. [Ebû Bekr Ahmed Râzî, 370 [m. 980] de vefât etdi.] Mezheblerin ve müctehidlerin ve bilhâssa dört mezheb imâmının üstünlüklerini ve mezheblerinin Kitâbdan ve Sünnetden dışarı çıkmadıklarını ve icmâ' ile, kıyâs ile bildirdikleri hükmlerin kendi re'yleri olmayıp, Kitâbdan ve Sünnetden alınmış olduklarını iyi anlamak istiyenlere, İmâm-ı Abdülvehhâb-ı Şa'rânînin "rahime-hullahü teâlâ" (Mîzân-ül-kübrâ) ve (Mîzân-ül-hıdriyye) kitâblarını okumalarını tavsiye ederiz.

(Huccetullahi alel'âlemîn) kitâbından terceme burada temâm oldu. Yukarıdaki yazıların hepsi, arabî aslından terceme edilmişdir.Bütün yayınlarımızda olduğu gibi, burada da, başka kitâblardan aldığımız ilâveler köşeli parantez içine alınmış, böylece ilâvelerimizin kitâbın yazıları ile karışdırılmaması sağlanmışdır. (Huccetullahi alel'âlemîn) kitâbından yukarıdaki yazıların arabî aslı, 1394 [m. 1974] senesinde, ofset yolu ile İstanbulda basdırılmışdır. (Kur'ân-ı kerîmde din âlimleri denmez) sözü doğru değildir. Çeşidli âyet-i kerîmeler, âlimleri ve ilmi övmekdedir. Abdülganî Nablüsî hazretleri (Hadîka) kitâbında buyuruyor ki: Enbiyâ sûresi, yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bilmediklerinizi, zikr sâhiblerinden sorunuz!) buyuruldu. Zikr, ilm demekdir. Bu âyet-i kerîme, bilmiyenlerin, âlimleri bulup onlardan sorup, öğrenmelerini emr etmekdedir. İmrân sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Müteşâbih âyetlerin ma'nâlarını ancak ilm sâhibleri anlar) ve onsekizinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın var ve bir olduğunu, ilm sâhibleri anlar ve bildirirler) ve Kasas sûresinin seksenbirinci âyetinde meâlen, (İlm sâhibleri, onlara, size yazıklar olsun! Îmân edip, amel-i sâlih işliyenlere Allahü teâlânın vereceği sevâblar, dünyâ ni'metlerinden dahâ iyidir dediler) ve Rum sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (İlm ve îmân sâhibleri, dünyâda iken inkâr etdiğiniz kıyâmet günü, işte bu gündür diyeceklerdir) ve İsrâ sûresinin yüzsekizinci âyetinde meâlen, (İlm sâhibleri, Kur'ân-ı kerîmi işitince secde ederler ve sâhibimizde hiçbir kusûr yokdur. O, verdiği sözden dönmez derler) ve Hac sûresi 54. cü âyetinde meâlen, (İlm sâhibleri, Kur'ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğunu anlar) ve Ankebût sûresinin ellinci âyetinde meâlen, (Kur'ân-ı kerîm, ilm sâhiblerinin kalblerinde yerleşmişdir) ve Sebe' sûresinin altıncı âyetinde meâlen, (İlm sâhibleri, Kur'ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğunu ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşdurduğunu bilirler) ve Mücâdele sûresinin onbirinci âyetinde meâlen, (İlm sâhiblerine Cennetde yüksek dereceler verilecekdir) ve Fâtır sûresinin yirmiyedinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan ancak ilm sâhibleri korkar) ve Hucurât sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (En kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır) buyurulmuşdur.

(Hadîka) nın üçyüzaltmışbeşinci sahîfesindeki hadîs-i şerîflerde, (Allahü teâlâ ve melekler ve her canlı, insanlara iyilik öğretene düâ ederler) ve (Kıyâmet günü önce Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehîdler, şefâ'at edeceklerdir) ve (Ey insânlar, biliniz ki, ilm âlimden işiterek öğrenilir), (İlm öğreniniz! İlm öğrenmek ibâdetdir. İlm öğretene ve öğrenene cihâd sevâbı vardır. İlm öğretmek, sadaka vermek gibidir. Âlimden ilm öğrenmek, teheccüd nemâzı kılmak gibidir) buyuruldu. (Hülâsa) fetvâ kitâbının sâhibi Tâhir Buhârî "rahime-hullahü teâlâ" diyor ki: (Fıkh kitâbı okumak, geceleri nemâz kılmakdan dahâ sevâbdır). [Tâhir Buhârî, 542 [m. 1147] de vefât etdi.] Çünki, farzları, harâmları, [âlimlerden veyâ yazmış oldukları] kitâblardan öğrenmek farzdır. Kendisi yapmak ve başkalarına öğretmek için fıkh kitâbları okumak, tesbîh nemâzı kılmakdan dahâ sevâbdır. Hadîs-i şerîflerde, (İlm öğrenmek, bütün nâfile ibâdetlerden dahâ sevâbdır. Çünki, kendine de, öğreteceği kimselere de fâidesi vardır ) ve (Başkalarına öğretmek için öğrenen kimseye, Sıddîklar sevâbı verilir) buyuruldu. İslâm bilgileri, ancak üstâddan ve kitâbdan öğrenilir. İslâm kitâblarına ve rehbere lüzûm yokdur diyenler, yalancıdır, zındıkdır. Müslimânları aldatmakda, felâkete sürüklemekdedir. Din kitâblarındaki bilgiler,Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarılmışdır. (Hadîka) dan terceme, temâm oldu. [Hadîkanın müellifi Abdülganî Nablüsî, 1143 [m. 1731] de vefât etdi.]

Allahü teâlâ, Resûlünü, Kur'ân-ı kerîmi teblîg etmek, öğretmek için gönderdi.Eshâb-ı kirâm, Kur'ân-ı kerîmdeki bilgileri Res&ucir