Okunma; 417 Bir müddet Bağdâdda kaldım. Sonra, Londraya dönmek için emir geldi. Ben de döndüm. Londrada sekreter ve bazı nezâret mensûbları ile görüştüm. Onlara uzun seferimde yaptıklarımı ve müşâhedelerimi anlattım. Irâkla alâkalı mâlûmatlarıma çok sevindiler ve memnûniyyetlerini bildirdiler. Daha önce gönderdiğim raporu da görmüşlerdi. Safiyye de, benim raporuma mutâbık bir rapor yollamış. Yine öğrendim ki, her seferimde, nâzırlığın adamları, beni tâkîb etmişler. Onlar da, gönderdiğim raporlara ve sekretere anlattıklarıma mutâbık raporlar vermişler.
Sekreter, Nâzır ile görüşmem için bana vakit verdi. Nâzırı makamında ziyâret ettiğimde, beni İstanbuldan döndüğüm seferden farklı bir şekilde karşıladı. Kalbinde, müstesnâ bir yer işgâl etmiş olduğumu anladım.
Nâzır, Necdli Muhammedi elde ettiğime çok memnun oldu. (O, nâzırlığımızın aradığı bir silâh idi. Ona her nevi' sözü ver. Bütün mesâ'in, sâdece onu elde etmek için olsa dahî değer) dedi.
Ben de: (Necdli Muhammed için çok endîşeli idim. Zîrâ fikrinden dönmüş olabilir) dedim. (Kalbin rahat olsun. Ondan ayrıldığında sahip olduğu fikirlerden dönmemiştir ve İsfahanda nâzırlığımızın câsûsları, onunla görüşmüşler, nâzırlığa onun bozulmadığını haber vermişlerdir) dedi. Kendi kendime dedim ki: (Necdli Muhammed nasıl sırlarını başkasına anlatabilir)? Bunu nâzıra sormaya cesaret edemedim. Fakat, sonra Necdli Muhammed ile görüştüğümde anladım ki, İsfahanda Abdülkerîm isminde bir adam onunla görüşmüş ve (Ben Şeyh Muhammedin [Beni kast ediyor] kardeşiyim. Sizin hakkınızda ne biliyorsa hepsini bana söyledi) diyerek, Necdli Muhammedi aldatmış ve onun sırlarını öğrenmiş.
Necdli Muhammed bana: (Safiyye benimle İsfahana geldi ve iki ay daha, onunla müt'a nikâhı ile yaşadık. Abdülkerîm de, benimle Şirâza geldi ve Safiyyeden daha güzel ve daha câzib Âsiye isminde bir kadın daha buldu. O kadınla da müt'a nikâhı ile, hayatımın en neşeli dakikalarını geçirdim) dedi.
Daha sonra öğrendim ki, Abdülkerîm, İsfahan havâlîsinden Celfa'da oturan, nâzırlığın hıristiyan bir ajanıdır. Âsiye ise, Şirâz yahudilerinden olup, nâzırlığın başka bir ajanıdır. Dördümüz, Necdli Muhammedi ileride kendisinden bekleneni en güzel bir şekilde yapabilecek sûrette yetiştirdik.
Ben, hâdiseleri Nâzıra, sekreter ve tanımadığım iki Nezâret mensûbunun huzurunda anlatınca, Nâzır bana: (Sen nâzırlığın en büyük madalyasını hak ettin. Zîrâ sen, nâzırlığın en mühim ajanları arasında birincisin. Sekreter sana, vazîfende yardımcı olacak bazı devlet sırları söyleyecek) dedi.
Sonra, âilemle görüşmek için, bana on günlük izin verdiler. Ben de, doğru evime gittim. Bana çok benziyen oğlumla en tatlı dakikalar geçirdim. Oğlum bazı kelimeleri konuşuyordu ve o kadar güzel bir yürüyüşü vardı ki, o yürürken, sanki benim vücûdümden bir parça yürüyor gibiydi. Bu on günlük iznim çok sevinçli ve neşeli geçti. Sevincimden sanki uçacaktım. Vatanıma ve âileme kavuşmaktan, büyük bir haz duydum. Bu on günlük izin içinde, beni çok seven ihtiyâr halamı da ziyâret ettim. Halamı ziyâret etmem çok iyi oldu. Zîrâ, ben üçüncü sefere çıktıktan sonra, hayata veda' etmişti. Onun vefâtına çok üzülmüştüm.
Bu on günlük izn, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necefteki hastalık günlerimi hâtırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti.
Nâzırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güleryüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zâhir oluyordu.
Bana: (Nâzırımızın ve müstemlekelerle vazîfeli hey'etin emri ile, sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim. İlerde, bu iki sırdan çok istifâden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam itimat edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi.
Elimden tutarak, Nâzırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok câzib bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrâfında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı pâdişâhının kıyâfetinde idi. Türkçe ve ingilizce biliyordu. İkincisi, İstanbuldaki Şeyhul-islâmın kıyâfetinde idi. Üçüncüsü, Îrân Şâhının kıyâfetinde idi. Dördüncüsü, Îrân serâyındaki vezîrin kıyâfetinde idi. Beşincisi, şî'îlerin tâbi olduğu Necefteki en büyük âlimin kıyâfetinde idi. Bu son üç kişi, farsça ve ingilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtib bulunuyordu. Bu kâtibler aynı zamanda, bu adamlara, câsûsların İstanbul, Îrân ve Necefteki, onların aslları olan beş kişi hakkında topladıkları mâlûmatı bildiriyorlardı.
Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsîl ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, aslları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Neceftekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabûl eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tesbîtimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutâbıktır. İstersen, tecribe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin. Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi.
Ben de peki dedim. Zîrâ, daha önce, Necefteki şî'anın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı husûslar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, sünnî ve mütaassıb olduğu için, hükûmete harb açmamız câiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, sünnî olduğu için hükûmete harb açmamız câiz değildir. Zîrâ, bütün müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harb açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil mâruf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.
Ben, (Hocam, yahudi ve hıristiyanların necis olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet onlar necistirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakârete karşı misillemede bulunmaktır. Zîrâ onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzîb ederler. Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik îmandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerif) [Hz. Alînin türbesinin etrâfı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hattâ, ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz). Cevaben: (Evet, hakîkaten temizlik îmandandır. Fakat ne yapalım, şî'îler, temizliğe önem vermeyince, böyle olur) dedi.
Nâzırlıktaki bu adamın cevapları, Necefteki şî'î âliminin cevaplarına tıpa tıp mutâbık idi. Bu adamın Necefteki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam farsça biliyordu.
Sekreter: (Şâyed sen diğer dört kişinin aslları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asllarına ne kadar mutâbık olduğunu görebilirdin) dedi. Ben dedim ki: (Şeyh-ul-islâmın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünki, benim İstanbuldaki hocam Ahmed efendi, Şeyh-ul-islâmı bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (O zaman buyur, onun da nümûnesi ile görüşebilirsin) dedi.
Şeyh-ul-islâmın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halîfeye itaat etmek farz mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itaat etmek farz olduğu gibi, bu da vâcibdir) dedi. (Bunun delîli nedir?) dedim. Cevaben dedi ki: (Cenâb-ı Allahın bu âyetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülül emre itaat ediniz). [Nisâ sûresi, âyet: 59] Ben, (Allah bize, askerine Medîneyi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halîfe Yezîde ve içki içen Velîde itaat etmeyi emreder öyle mi?) dedim. Cevabı şuydu: (Oğlum, Yezîd Allah tarafından Emîr-ül-müminin idi. Hüseyni öldürmeyi emretmedi. Sen, şi'îlerin yalanlarına inanma! Kitapları iyi oku! Hatâ yaptı. Sonra tevbe de etti. Medîne-i münevvereyi yağmalamayı helâl edişinde isâbet etmiştir. Çünki, Medîne halkı azıp bâgî olmuş ve itaati bırakmıştı. Velîde gelince, evet o fâsık idi. Halîfenin yaptıklarını taklîd değil, şeriate uygun olan emirlerine itaat etmek vâcibdir.) Bunları hocam Ahmed efendiye de, daha önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım.
Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hazırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu üsûl ile sultânın ve şî'î olsun, sünnî olsun, müslüman âlimlerinin düşünce kâbiliyyetlerini öğreniyoruz. Siyâsî ve dînî mevzû'larda, onlar ile mücâdele etmemize yardımcı tedbîrler bulmaya çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hazırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perîşân edersin. Fakat, onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dâir getirecekleri delîlleri bilirsen, onların delîllerini çürütebilecek karşı delîller hazırlaman mümkin olur ve o karşı delîllerle onların akîdelerini sarsabilirsin) dedi.
Sonra, adı geçen temsîlî beş adamın askerlik, mâliye, meârif ve dînî sahâlarla alâkalı aralarında geçen mütâle'a ve plânların netîcelerini ihtivâ eden, bin sayfalık bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitabı alıp eve götürdüm. Üç haftalık tâtîlim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütâle'a ettim.
Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zîrâ, ihtivâ ettiği mühim cevaplar ve ince mütâle'aları sahih gibiydi. Kanaatimce, temsîlî beş adamın cevapları da, asllarının cevaplarına yüzde yetmişten fazla mutâbık idi. Zaten sekreter de, daha önce, cevapların yüzde yetmiş nisbetinde isâbetli olduğunu söylemişti.
Bu kitabı okuduktan sonra, devletime olan itimadım biraz daha arttı ve Osmanlı İmperatorluğunun bir asırdan daha az bir zaman içinde yıkılması plânlarının hazırlandığını yakînen anladım. Sekreter, bana dedi ki: (Buna benzer diğer odalarda, şu anda sömürdüğümüz veya sömürmeyi plânladığımız devletler için de, böyle masalar vardır.)
Sekretere, (Bu kadar titiz ve muktedir adamları nerden buluyorsunuz?) dedim. Cevaben: (Bütün dünya ülkelerindeki ajanlarımız, devamlı bize mâlûmat veriyorlar. Gördüğün bu temsîller, işlerinde mütehassıstırlar. Tabîîdir ki, sen falanca adamın bildiği bütün özel bilgilerle donatılırsan, onun gibi düşünebilir ve onun verdiği hükmleri verebilirsin. Zîrâ, artık sen, onun nümûnesi mesâbesindesin) dedi.
Sekreter, sözüne devam ederek, (Bu, Nezâretimizin sana söylememi emrettiği birinci sır idi.
İkinci sırrı da bir ay sonra, bin sayfalık kitabı iâde ettiğinde söyliyeceğim) dedi.
Ben kitabı, kısm kısm baştan sonuna kadar itina ile okudum. Bu sâyede, Muhammedîlerle alâkalı mâlûmatım arttı. Onların nasıl düşündüğünü, onların zayıf noktalarını, kuvvetli noktalarını, ayrıca, kuvvetli noktalarını zayıf nokta hâline getirmenin üsûllerini iyice öğrenmiş oldum.
Kitabın kayd ettiği, müslümanların zayıf noktaları şunlardır:
1- Sünnî-şî'î ihtilâfı, Pâdişâh ve halk ihtilâfı, [Bu söz çok yanlıştır. Pâdişâha itaat etmek farz olduğunu yukarıda kendi de yazmıştır.] Türk-Îrân ihtilâfı, aşîretler ihtilâfı, âlimler ile devlet arasındaki ihtilâf. [Bu da iftirâdır. Osmanlı devletinin âlimlere verdiği kıymet ve îtibar, Osman gâzînin vasiyyetnâmesinde uzun yazılıdır. Bütün pâdişâhlar, âlimlere en yüksek mevkı'leri vermişlerdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdîyi, Hasetçileri, ikinci Mahmûd hâna şikâyet ve idamını taleb ettikleri zaman, (âlimlerden devlete zarar gelmez) dediği ve talebi red ettiği meşhûrdur. Osmanlı sultânları, âlimlere ev, erzak ve bol maaş verirlerdi.]
2- Çok az bir istisnâ ile, müslümanlar câhildirler. [Binlerce Osmanlı âliminin, din, ahlâk, îman ve fen üzerindeki kitapları, dünyaca bilinmektedir. En câhil sanılan köylüler, dinlerini ve ibâdetlerini ve sanatlarını iyi bilirlerdi. Bütün köylerde câmiler, mektepler, medreseler vardı. Buralarda, okuma, yazma, din ve dünya ilimleri öğretilirdi. Köylü kadınlar, Kur'an-ı kerim okurlardı. Köylerde yetiştirilen âlimler ve Evliyâ pek çoktu.]
3- Mâneviyatsızlık, bilgisizlik ve şu'ûrsuzluk. [Osmanlı müslümanlarının Mâneviyatı çok kuvvetli idi. Millet, şehitlik derecesine kavuşmak için, cihâda koşardı. Her namazdan sonra ve Cuma hutbelerinde, din adamları halîfelere, devlete duâ eder, herkes âmîn derdi. Hıristiyan köylüleri okuma yazma bilmez, dinden, dünya bilgilerinden habersiz, papazların yalanlarını, efsânelerini din sanırlar. Şu'ûrsuz, hayvan sürüsü gibidirler.]
4- Tamamen dünyayı bırakıp, sâdece âhiret ile meşgûl olmaları. [İslâmiyet, hıristiyanlıkta olduğu gibi, din ile dünyayı ayırmamıştır. Dünya işleri ile meşgûl olmak da ibâdettir. Peygamberimiz: (Hiç ölmiyecek gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de, âhiret için çalışınız! )buyurdu. Hâlbuki, İncîlde, dünya için çalışmak men edilmektedir.]
5- Hükümdârların diktatör ve zâlim olmaları. [Hükümdârlar, şeriati tatbîk etmek için baskı yaparlardı. Avrupadaki krallar gibi zulüm yapmazlardı.]
6- Yollar emniyyetsiz, nakliyat ve seyâhatin kesik oluşu. [Yollar o kadar emniyyetli idi ki, Bosnadan kalkan bir müslüman, Mekkeye kadar rahat ve parasız gider, yolda, köylerde, yir, içer, geceler, hediyeler alırdı.]
7- Her sene onbinlerce kişiyi ölüme götüren veba, kolera gibi hastalıklara karşı tedbirsizlik ve sağlığa önem vermemeleri. [Her yerde hastahâneler, şifâhâneler vardı. Napolyonu bile Osmanlılar tedâvi etti. Bütün müslümanlar, (Îmanı olan, temiz olur) hadis-i şerifine uyarlar.]
8- Şehirlerin virâneliği ve su şebekelerinin yokluğu. [Bu iftirâlara cevap vermeye bile değmez. Delhî sultânı, Fîrûz şâh 790 [m. 1388] de vefât etti. Bunun yaptırdığı 240 kilometrelik, geniş su yolunun suladığı bahçeler, bostanlar, İngiliz işgâli zamanında çöl hâline geldi. Osmanlı mi'mârîsinin, bakıyyeleri bile, şimdi turistlerin gözünü kamaştırmaktadır.]
9- İdârenin âsîlere, bâgîlere karşı âciz oluşu, ölçüsüzlük ve o kadar övündükleri Kur'anın kanûnlarını yok denebilecek kadar az tatbîk etmeleri. [Osmanlıları, fransız krallarının pisliklerini Sen nehrine döken generallerin madalya almaları gibi sanıyorlar.]
10- Ekonomik çöküntü, fakirlik ve geri kalmışlık.
11- Nizâmî bir ordunun olmayışı, silâhsızlık ve silâhların klâsik ve çürük oluşu. [726 [m. 1326] senesinde tahta çıkan Orhan gâzînin kurduğu nizâmî orduyu ve Yıldırım Bâyezîd hânın 799 [m. 1399] da Niğboluda büyük haçlı ordusunu mağlup eden mükemmel ordusunu bilmiyor mu?]
12- Kadın haklarının çiğnenmesi. [İngilizlerin ticâretten, sanattan, silâhdan ve kadın haklarından haberleri yok iken, Osmanlılarda bunların âlâsı vardı. İsveç ve Fransız krallarının Osmanlılardan yardım istediklerini de inkâr edebilirler mi?]
13- Çevre sağlığının ve temizliğin yokluğu. [Sokaklar tertemizdi. Hattâ, tükrükleri temizlemek için bile vazîfeliler vardı.]
Kitap, (Müslümanların zayıf noktaları) olarak, zikrettiği yukarıdaki maddelerden sonra, müslümanları, dinleri olan İslâmiyetin maddî ve mânevi üstünlüğünden câhil bırakmanın lâzım olduğunu tavsiye ediyordu. Ayrıca, islâmiyet hakkında, şu bilgilere de yer veriyordu:
1- İslâm, birlik ve berâberliği emredip, tefrikayı yasaklıyor. Kur'anda, (Topyekün Allahın ipine sarılın) [Âli İmrân sûresi, âyet: 103] deniliyor.
2- İslâm şu'ûrlanmağı ve bilgi edinmeyi emrediyor. Kur'anda, (Yeryüzünde dolaşın) [Âli İmrân sûresi, âyet: 137] deniliyor.
3- İslâm, ilim öğrenmeyi emrediyor. Bir hadiste, (İlm öğrenmek, her erkek ve kadın müslümana farzdır) deniliyor.
4- İslâm, dünya için çalışmağı emrediyor. Kur'anda, (Onlardan bazıları, Ey Rabbimiz bize dünyada da âhirette de güzeli nasip eyle) [Bekara sûresi, âyet: 201] deniliyor.
7- İslâm, müslümanlara sıhhatlarını korumalarını emrediyor. Bir hadiste, (İlm dörttür: 1) Dînin muhâfazası için fıkh ilmi, 2) Sıhhatin korunması için tıb ilmi, 3) Lisanın muhâfazası için sarf ve nahv ilmi, 4) Vakitlerin bilinmesi için astronomi ilmi) deniliyor.
8- İslâm, imârı emrediyor. Kur'anda, (Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yaratmıştır) [Bekara sûresi, âyet: 29] deniliyor.
10- İslâm, ekonomide kuvvetli olmayı emrediyor. Bir hadiste, (Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyan için, yarın ölecekmiş gibi de, âhiretin için çalış) deniliyor.
11- İslâm, çok kuvvetli silâhlarla mücehhez bir ordu kurmayı emrediyor. Kur'anda, (Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın) [Enfâl sûresi, âyet: 60] deniliyor.
12- İslâm, kadınların haklarına ri'âyeti ve ona kıymet vermeyi emrediyor. Kur'anda, (Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların da, onların üzerinde (hakları) vardır) [Bekara sûresi, âyet: 228] deniliyor.
13- İslâm, temizliği emrediyor. Bir hadiste, (Temizlik îmandandır) deniliyor.
Kitabın, bozulmasını, yok edilmesini emrettiği kuvvet noktaları da şunlardır:
1- İslâm, ırk, dil, örf, âdet ve milliyetçilik teassubunu ortadan kaldırmıştır.
2- Fâiz, ihtikâr, zinâ, içki ve domuz eti yasaktır.
3- Müslümanlar, sımsıkı bir şekilde âlimlerine bağlıdırlar.
4- Sünnî müslümanlar Halîfeyi Peygamberin vekîli olarak kabûl eder. Allaha ve Peygambere gösterilmesi lâzım olan hurmeti, ona da göstermenin farz olduğuna inanırlar.
5- Cihâd farzdır.
6- Şî'î müslümanlara göre, gayrı müslim olan bütün insanlar ve sünnî müslümanlar necistirler.
7- Bütün müslümanlar, İslâmın biricik hak din olduğuna îman ederler.
8- Müslümanların çoğu, yahudi ve hıristiyanların Arab yarımadasından çıkarılmasının farz olduğuna inanırlar.
9- İbâdetlerini, meselâ (namazı, orucu, haccı...) çok güzel bir şekilde edâ ederler.
10- Şî'î müslümanlar, İslâm memleketlerinde kiliselerin inşâsının haram olduğuna inanırlar.
12- Şî'î müslümanlar, (Humüs)ün yâni ganîmetin beşte birini âlimlere verilmesini farz bilirler.
13- Müslümanlar, çocuklarını öyle büyütüyorlar ki, ecdatlarının yolundan ayrılmaları mümkin değildir.
14- Müslüman kadınlar, o kadar güzel örtünüyorlar ki, onlara fesatın bulaşması kâbil değildir.
15- Müslümanları her gün beş defa biraraya getiren, cemaat namazları vardır.
16- Onlara göre, Peygamber, Ali ve sâlihlerin kabirleri mukaddes olduğu için, oralarda da toplanırlar.
17- Peygamberlerinin neslinden gelen [Seyyid ve şerif ismi verilen] ler Peygamberi hâtırlatır ve müslümanların gözünde, Onun canlı kalmasını te'mîn ederler.
18- Müslümanlar toplandıkları zaman, vâizler, onların îmanlarını kuvvetlendirir ve ibâdete teşvîk ederler.
19- Emr-i bil-mâruf [iyiliği emretme] ve nehy-i anil-münker [kötülükten men etme] farzdır.
20- Müslümanların çoğalması için, evlenmek ve birden fazla kadın nikâh etmek sünnettir.
21- Müslüman için, bir insanı İslâma getirmek, bütün dünyaya sahip olmaktan daha iyidir.
22- Müslümanlar arasında, (Kim hayrlı bir yol açarsa, onun sevabına ve o yolda giden her insânın kazandığı sevaplara nâil olur) hadisi meşhûrdur.
23- Müslümanlar, Kur'ana ve hadislere çok büyük hurmet gösterirler. Onlara tâbi olmanın, Cennete girmeye biricik sebep olduğuna inanırlar.
Kitap, müslümanların kuvvetli noktalarını bozup, zayıf noktalarını yaymağı tavsiye ediyor ve bunu yapabilmek için, gerekli yolları sıralıyor.
Zayıf noktaları yaymak için şunları tavsiye ediyor:
2- Mekteplerin açılmasını, kitapların neşredilmesini men etmek, yakılması ve yok edilmesi mümkin olan din kitaplarını yakmak ve yok etmek. Din adamları hakkında muhtelif iftirâlar uydurmakla, müslümanları, çocuklarını dînî mekteplere vermekten vazgeçirerek, câhil kalmalarını te'mîn etmek.[Bu yol, islâmiyete büyük zarâr vermektedir.]
3-4- Onların yanında Cenneti övüp, dünya hayatını te'mîn etmekle mükellef olmadıklarını söylemek. Tesavvuf halkalarını genişletmek. (Zühd)ü tavsiye eden Gazâlînin (İhyâ-ül-ulûmiddîn)i, Mevlânânın (Mesnevî)si ve Muhyiddîn-i Arabînin eserleri gibi kitapları okumağı teşvîk etmekle, şu'ûrsuz kalmalarını te'mîn etmek. [Tesavvuf kitaplarının medh ettikleri (Zühd), dünya işlerini terk etmek değildir. Dünyaya düşkün olmamaktır. Yâni, şeriate uygun olarak çalışıp kazanmak ve kullanmak, ibâdet yapmak gibi sevaptır.]
5- Hükmdârları zulüm ve diktatörlük yapmaya teşvîk etmeliyiz: Siz Allahın yeryüzündeki gölgesisiniz. Zaten Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Emevîler ve Abbâsîlerin herbiri, kaba kuvvet ve kılınçla işbaşına gelmişler ve tek başlarına hükmranlık etmişlerdir. Meselâ, Ebû Bekr, Ömerin kılıcı ile ve Fâtımanın evi gibi, itaat etmeyenlerin evini yakmakla, iktidâra gelmiştir. [Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Alînin halîfe olacaklarına, hadis-i şeriflerde işaretler vardır. Fakat hiçbirinin vakti açık bildirilmemiştir. Resûlullah bu işi, Eshâbının seçmesine bırakmıştı. Halîfe seçmekte, Eshâbın ictihâdları üç dürlü oldu. Halîfelik, akrabâya verilmesi lâzım olan bir miras malı değildi. En önce müslüman olup, başkalarını da îmana getiren ve Peygamberimizin imam yapıp arkasında namaz kıldığı ve berâber hicret ettiği Ebû Bekri seçmek uygun idi. Bazıları Hz. Alînin evine geldi. İçlerinden Ebû Süfyân (Elini uzat! Sana bî'at edeyim. İstersen, her yeri suvârî ve piyâde ile doldururum) dedi. Hz. Ali, bunu kabûl etmedi ve (Müslümanları parçalamak mı istiyorsunuz? Evden çıkmamam, halîfe olmak için değildir. Resûlullahın ayrılığı beni çarptı. Çılgına döndüm) dedi. Mescide geldi. Herkesin yanında, Ebû Bekre bî'at eyledi. Ebû Bekr de, (Halîfe olmak istemedim. Fitne çıkmasın diye, çâresiz kabûl ettim) dedi. Ali de, (Halîfe olmaya, sen daha lâyıksın) dedi. Hz. Alînin, o gün, Ebû-Bekri öven sözleri (Saadet-i Ebediyye) kitabımızın ikinci kısm, 23. maddesinde yazılıdır. Hz. Ömer, Hz. Aliyi evine kadar uğurladı. Hz. Ali, (Resûlullahdan sonra, bu ümmetin en üstünü Ebû Bekr ve Ömerdir) derdi. Şî'îlerin yalanlarına, iftirâlarına aldananlar, müslümanların bugünkü hâle düşmesine sebep oldu. İngilizler, bu fitneyi hâlâ körüklemektedirler. ] Ömer de, Ebû Bekrin tavsiyesi ile halîfe olmuştur. Osman ise, Ömerin emri ile devlet başkanı olmuş. Aliye sıra gelince, o da, eşkıyânın seçmesi ile devlet reîsi olmuştur. Muaviye de, kılınçla işbaşına gelmiştir. [Hz. Muaviye, Hz. Hasenin bî'at etmesi ile, meşru halîfe oldu. (Hak Sözün Vesîkaları) kitabını okuyunuz!]
Sonra, Emevîlerde de hükmdârlık babadan oğula geçerek devam etmiştir. Abbâsîlerde de, aynı olmuştur. Bunlar, İslâmdaki hükmrânlıkların cebrî ve diktatörlük olduğunun delîlidir, demeliyiz.
6- Adam öldürenleri idam etmek maddesini kânûnlardan çıkarmak. [Adam öldürmeye, eşkiyâlığa karşı tek çâre idam cezâsıdır. İdâm cezâsı olmadıkca, anarşi, eşkiyâlık önlenemez.] Yol kesici ve hırsızları cezâlandırmaktan hükûmeti alıkoymak ve yol kesicileri silâhlandırarak, bu işi yapmalarını teşvîk etmek ve yolların emniyyetsizliğini devam ettirmek.
7- Şu şekilde, onların hastalık içinde yaşamalarını sağlayabiliriz: Her şey Allahın kaderi ile olur. Tedâvînin iyileşmede hiçbir te'sîri yoktur. Allah Kur'anda, (Rabbim beni yidirir ve içirir. Hasta olduğum zaman da, O bana şifâ verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek Odur) [Şuarâ sûresi, âyet: 79-80-81.] dememiş mi? Öyleyse, Allahın irâdesi dışında kimse, ne şifâ bulur ve ne de ölümden kurtulur. [İngilizler, müslümanları aldatmak için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mâna veriyorlar. Tedâvî olmak sünnettir. Allahü teâlâ, ilâclarda, şifâ yaratmıştır. Peygamberimiz ilâc kullanmağı emretti. Şifâyı veren, her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Fakat, herşeyi sebeplerle yaratmakta, sebeplere yapışmamızı emretmektedir. Çalışıp, sebepleri arayıp, bulup, kullanmamız lâzımdır. (O bana şifâ verir) demek, şifâ verici sebepleri verir demektir. Çalışıp, sebepleri aramak emrolundu. Peygamberimiz, (Erkeklerin de, kadınların da, çalışıp, ilim öğrenmeleri farzdır), bir kere de, (Allahü teâlâ, çalışıp kazananları sever) buyurdu.]
8- Zulüm yapılmasını te'mîn için şunları söyleyebiliriz: İslâm, ibâdet dînidir. Onun devlet işleriyle hiçbir alâkası yoktur. Bunun için, Muhammed ve Halîfelerinin, ne nâzırları ve ne de kanûnları vardı. [İbâdet, yalnız namaz, oruç, hac değildir. Dünya işlerini, Allahü teâlâ emrettiği için ve şeriate uygun olarak yapmak hep ibâdettir. Faydalı işleri yapmak için çalışmak çok sevaptır.]
9- İktisâdî çöküntü de, bahsi geçen zararlı işlerin tabîî bir netîcesidir. Mahsûlâtı çürütmek, ticâret gemilerini batırmak, çarşıları yakmak, bendleri, barajları yıkıp zirâat sâhalarını ve sanayi merkezlerini su altında bırakmak ve içme suyu şebekelerine zehir katmak suretiyle tahrîbâtı arttırabiliriz. [Kendilerine medenî diyen ve insan haklarını dillerinden düşürmiyen ingilizlerin müslümanlara karşı hazırladıkları vahşete, zulmlere bakınız!]
10- Devlet adamlarını, [kadın ve spor gibi] fitneye ve parçalanmaya sebep olacak arzulara ve içki, kumar, rüşvete ve hazîne mallarını, kendi şahsî işlerinde harcamaya alıştırmak, vazîfelileri bu işleri yapmaya teşvîk edip, bize hizmet edenleri mükâfatlandırmak lâzımdır.
Sonra kitap, şu tavsiyelerde bulunuyor: Bu işlerle vazîfeli ingiliz câsûslarını, gizli ve açık olarak korumak, onlardan müslümanların eline geçenleri kurtarmak için, her çeşid masrafı yapmak lâzımdır.
11- Fâizin her şeklini yaymak lâzımdır. Zîrâ fâiz, millî ekonomiyi harap ettiği gibi, müslümanları, Kur'anın ahkâmına karşı gelmeye de alıştırır. Zîrâ insan, bir kânûnun bir maddesini ihlâl edince, artık diğer maddelerini de ihlâl etmesi kolay olur. Onlara, fâizin kat kat olanının haram olduğunu, çünki Kur'anda, (Fâizi kat kat olarak yimeyin) [Âli İmrân sûresi, âyet: 130] denildiğini ve binâenaleyh fâizin her şeklinin haram olmadığını söylemek lâzımdır. [Ödünc verirken, vakit tâyîn edilmez. Edilirse, fâiz olur. Belli zaman sonra, aynı miktâr ödemesi şart edilirse, hanefîde bu da fâiz olur. Fazlasını ödemesi sözleşilirse de, fâiz olur. Bu fâizde, bir dirhem bile fazla ödemeyi şart etmek büyük günahtır. Veresiye satışta ise, ödeme vaktinin bildirilmesi lâzımdır. Ödeme vakti gelince, ödeyemediği için, ödenecek miktâr ve ödeme zamanı arttırılırsa, buna (Mudâ'af fâiz) denir. Yukarıdaki âyet-i kerime, ticâretteki bu mudâ'af fâizi bildirmektedir.]
12- Âlimlere kötü isnâdlarda bulunup, aleyhlerine âdî ithâmlar uydurarak, müslümanların onlardan soğumalarını te'mîn etmek lâzımdır. Câsûslarımızın bir kısmını, onların kıyâfetine sokacağız. Sonra, bunlara kabîh, çirkin işler yaptıracağız. Böylece bunlar, âlimler ile karışmış olacak ve her âlimden şüphe edilecek. Bu câsûsları, El-Ezhere, İstanbula, Necef ve Kerbelâya sokmak zarûrîdir. Müslümanları âlimlerden soğutmak için mektepler, kolejler açacağız. Bu mekteplerde, rûm ve ermeni çocuklarını, müslümanlara düşman olarak yetiştireceğiz. Müslüman çocuklarına da kendi ecdatlarının câhil olduklarını aşılayacağız. Bu çocukları, Halîfe ve âlimler ve devlet adamlarından soğutmak için, onların hatâlarını, kendi zevkleri ile meşgûl olduklarını, Halîfenin câriyelerle vakit geçirip, halkın malını kötü yollarda kullandığını, hiçbir işte Peygambere uymadıklarını aşılayacağız.
13- İslâmın, kadına hakâret ettiğini yaymak için, (Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler) [Nisâ sûresi, âyet: 34] âyetini ve (Kadının tamamı şerdir) hadisini söyleyeceğiz. [Hadis-i şerifte, (Şeriate uyan kadın, Cennet nîmetlerindendir. Hislerine uyan, şeriate uymayan kadın şerdir) buyuruldu. Kız olsun, dul olsun, evli olmıyan fakir kadına babası bakmaya mecbûrdur. Bakmazsa habs olunur. Babası yoksa veya fakirse, zengin mahrem akrabâsı bakacaktır. Bunlar da yoksa, hükûmet maaş bağlıyacaktır. Müslüman kadının, çalışıp kazanmaya hiç ihtiyacı yoktur. İslâm dîni, kadının bütün ihtiyaçlarını erkeğin sırtına yüklemiştir. Erkeğin bu ağır yüküne karşılık, mirasın hepsinin yalnız erkeğe verilmesi lâzım iken, Allahü teâlâ, kadınlara burada da ihsânda bulunarak, erkek kardeşlerinin yarısı kadar miras almalarını emir buyurmuştur. Zevc, zevcesini, evin içinde veya dışında çalışmaya zorlayamaz. Kadın arzu ederse ve zevci izin verirse, erkek bulunmıyan yerlerde, mestûre olarak çalışması câiz ise de, kazandığı kendi mülkü olur. Hiç kimse, bunları ve mirastan eline geçeni ve mehrini kadından zorla alamaz. Kendisinin ve çocukların ve evin herhangi bir ihtiyacına sarf etmesi için zorlanamaz. Bunların hepsini zevcin alıp getirmesi farzdır. Komünist memleketlerde, kadın da, erkeklerle birlikte, buğaz tokluğuna, hayvanlar gibi, en ağır işlerde zorla çalıştırılıyor. Hür dünya dedikleri hıristiyan memleketlerde ve islâm ülkeleri denilen bazı arab memleketlerinde, (Hayat müşterektir) denilerek, kadınlar da, fabrikalarda, tarlalarda, ticârette, erkekler gibi çalışıyorlar. Çoğunun, evlendiklerine pişman oldukları, mahkemelerin boşanma davâları ile dolu olduğu, günlük gazetelerde sık sık görülmektedir. Resûlullahın mübârek ağzından çıkan sözler üç kısmdır: Birincisi, kelimeler de, mânaları da, Allahü teâlâdan gelmiştir. Bu sözlere (âyet-i kerime), hepsine (Kur'an-ı kerim) denir. (Size gelen her iyi, faydalı şeyi, Allahü teâlâ dileyip göndermektedir. Her fena, zararlı şeyi, nefsiniz dilemektedir. Hepsini, Allahü teâlâ yaratıp göndermektedir) sözü, (Nisâ) sûresinin 78. âyetidir. İkincisi, kelimeleri Peygamberimizden, mânaları Allahü teâlâdan olan sözleridir. Bu sözlerine (Hadis-i kudsî) denir. (Nefsinizi düşman biliniz! Çünki o, bana düşmandır) sözü hadis-i kudsîdir. Bu düşmanlık, nefsin emirlerine uymamaktır. Üçüncüsü ise, kelimeleri de, mânaları da, Peygamberimizdendir. Bunlara (Hadis-i şerif) denir. (Şeriate uyan kadın, Cennet nîmetlerindendir. Nefsine uyan kadın, şerdir) sözü hadis-i şeriftir. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, (Müsâmerât) kitabının birinci cildinde, bu hadis-i şerifi îzâh etmektedir. İngiliz câsûsu, hadisin baş tarafını saklayıp, yalnız sonunu bildiriyor. Bütün dünya kadınları, islâm dîninin kendilerine verdiği kıymeti, rahatı, huzuru, hürriyyeti ve boşanma hakkına mâlik olduklarını bilmiş olsalar, hemen müslüman olurlar ve islâmiyetin her memlekete yayılması için çalışırlar. Fakat, ne yazık ki, bu hakîkatleri anlıyamıyorlar. Allahü teâlâ, bütün insanlara, islâm dîninin ışıklı yolunu, doğru olarak öğrenmek nasip eylesin!]
14- Pislik, susuzluğun netîcesidir. Suyun arttırılmasına mani olmaya çalışmalıyız.
Müslümanların kuvvetli noktalarını tahrîb etmek için de, şu tavsiyelerde bulunuyor:
1- Müslümanların arasında, ırkçılık, milliyyetçilik taassubunu körükliyecek ve onların dikkatlerini, İslâmiyetten evvelki kahramanlıklarına çekeceksiniz. Mısrda Firavunluğu, Îrânda Mecûsîliği, Irâkta Bâbilliliği, Osmanlılarda Attilâ ve Cengiz zamanını [vahşetini] ihyâ edeceksiniz [Kitapta bu husûsta uzun bir cedvel vardı].
2- Şu dört şeyi, gizli ve âşikâr yaymak lâzımdır: İçki, kumar, zinâ ve domuz eti [ve spor kulüplerinin birbirleri ile kavgaları]. Bu işi yapmak için, İslâm memleketlerinde yaşayan hıristiyan, yahudi, mecûsî ve diğer gayri müslimlerden azami derecede istifâde etmek ve bu iş için çalışanlara Müstemlekeler nezâretinin bütçesinden bol maaş bağlamak lâzımdır. Bunun için, siyâsî fırkaların ve spor kulüplerinin çoğalmasını sağlayacağız. Partileri ve kulüpleri birbirlerine düşman yapacağız. Birbirleri ile uğraşacaklar, din kitabı okumaya, dinlerini öğrenmeye vakit bulamıyacaklardır. Avladığımız kimselere günlük gazete, dergi çıkartacağız. Gazetelerini, dergilerini, bol para ile, menfaatlar ile besleyeceğiz. Satın aldığımız kimseleri, kurtarıcı, kahraman gibi ismlerle medh ettireceğiz. Şeriati ve şeriate bağlı olan idarecileri kötületeceğiz. Din terbiyesinin kaynağı olan âile yuvalarını yok edeceğiz. Bunun için, spor, güreş ismi altında, avret mahalleri, edeb yerleri açık kız ve oğlan resmleri neşrederek, gençleri fuhşa, livâtaya, cinsî sapıklığa sürükliyeceğiz. İslâm ahlâkını bozunca, islâmiyeti yok etmek kolay olur. Çok câmi yapacağız. Fakat, câmilerde, hocaları değil, misyonerleri ve mezhepsizleri konuşturacağız.İslâm müziği ismi altında, çalgıları, şarkıları, radyoları câmilere sokacağız. Câmileri birer tuzak olarak kullanacağız. Câmilere giden ve kadınları örtünen devlet memurlarını ve subayları, câsûslarımız tesbît edecek, bunlar, vazîfelerinden uzaklaştırılacaklardır. Şeriate uyan gençler, üniversitelere alınmıyacak, girmiş olanların diploma almaları engellenecektir. Sekreter, bu bilgileri gizli tutmamızı, Necdli Muhammedden de saklamamızı sıkı tenbîh etti. Ben de bu hâtıralarımı mahkemeye vererek, elli seneden evvel açılmamasını vasıyyet ettim. [Şunu iyi bilmelidir ki, câmi, kubbesi, minâresi olan binâ demek değildir. İçinde hergün beş kere, cemaat ile namaz kılınan binâ demektir. Namazdan evvel veya sonra, bu cemaate vaaz vermek de câizdir. Vaaz, ehl-i sünnet îtikatında olan bir müslümanın, ehl-i sünnet âlimlerinden birinin, bir kitabına bakarak okuduğu veya ezberden söylediği bir sözünü açıklaması demektir. Mezhepsizlerin, ingiliz câsûslarının ve misyonerlerin konuşmalarına vaaz denmez, nutuk ve konferans vermek denir. Câmilerde nutuk ve konferans vermek ve bunları dinlemek câiz değildir. Ehl-i sünnet âlimlerinin her sözü, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerin tefsîrleri, îzâhlarıdır.]
3- Cihâdın muvakkat bir farz olduğunu, vaktinin son bulduğunu telkîn edeceksiniz.
4- Şî'îlerin kalblerinden, kâfirlerin necis olduğu fikrini çıkaracaksınız. Kur'anda, (Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helâl olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlar için helâldir) [Mâide sûresi, âyet: 5] denildiğini, Peygamberin Safiyye isminde yahudi ve Mâriye isminde hıristiyan bir hanımı olduğunu, Peygamberin hanımının necis olamayacağını söyleyeceksiniz. [İngilizin yahudi dediği Hz. Safiyye müslüman olmuştu. Mısrlı olan Mâriye ise, Resûlullahın mübârek zevcelerinden değildir. Câriye idi. Bu da müslüman oldu. Cenâzesinin namazını, halîfe Ömer kıldırdı. Ehl-i sünnet îtikatına göre, hıristiyan kadın, câriye de olur. Zevce de olur. Şî'îlerin inandıkları gibi, kâfirlerin kendileri necis değildir. Îtikatları olan küfür necistir.]
5- Müslümanlara, Peygamberin, İslâmdan kastının mutlak din olduğunu ve bu dînin yahudilik ve hıristiyanlık da olabileceğini, sâdece İslâm dîninin olmadığı inancını aşılıyacaksınız. Bunun delîli de şudur diyeceksiniz: Kur'an, her dînin mensûblarına müslüman diyor. Meselâ Yüsûf Peygamberin, (Beni müslüman olarak öldür), [Herhangi bir Peygamberin Allahü teâlâdan getirdiği bilgilere inanmaya (Îman) denir. Îman edilecek bilgiler iki kısmdır: Yalnız inanılacak bilgiler. Hem inanılacak, hem de yapılacak bilgiler. Birinci kısm bilgiler, îmanın aslı olup, altı dânedir. Her Peygamberin bildirdiği îmanların aslları aynıdır. Bugün islâm düşmanlarının, ilerici diyerek hayran kaldıkları, benzemeye çalıştıkları, bütün yahudiler, hıristiyanlar, dünyadaki fen adamları, devlet adamları, kumandanların hepsi, âhirete, yâni öldükten sonra tekrar dirilmeye, Cennete, Cehenneme inanıyorlar. Kendilerine ilerici diyen ve onlara benzemeye özenen din câhillerinin de, bunlar gibi inanmaları Îcap etmez mi? Peygamberlerin şeriatleri, yâni emir ve yasak edilen bilgileri aynı değildir. Îman edip, şeriate tâbi olmaya (İslâm) denir. Şeriatleri başka olduğu için, her Peygamber zamanındaki islâm, birbirlerinin aynı değildir. Her Resûl gelince, yeni bir (İslâmiyet) gelmiş, eski Peygamberler zamanlarındaki islâmlıkların hükmleri kalmamıştır. Son Peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın getirdiği islâm, kıyâmete kadar devam edecektir. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin 19 ve 85. âyetlerinde, yahudilere ve hıristiyanlara eski islâmlıklarını bırakmalarını emrediyor. Muhammed aleyhisselâma tâbi olmıyanların, Cennete giremiyeceklerini, Cehennemde sonsuz yanacaklarını bildiriyor. İbrâhîm, İsmâ'îl ve Yûsüf ve Ya'kûb peygamberler, kendi zamanlarında mûteber olan islâmı istediler. O müslümanlıklar ve kiliselere gitmek, şimdi mûteber değildirler. Bu husûsta, arabî (El-envâr) kitabının sonundaki, Zerkânînin (Mevâhib) şerhinde tafsîlât vardır. Câmi'ul-ezher müderrislerinden Muhammed Zerkânî Mâlikî 1122 [m. 1710] da vefât etti. ] İbrâhîm ve İsmâ'îl Peygamberlerin de, (Ey Rabbimiz, bizi kendine müslüman kıl ve zürriyyetimizden kendine müslüman bir ümmet getir), [Bekara sûresi, âyet: 128] Ya'kûb Peygamberin ise, oğullarına, (Ancak ve ancak müslüman olarak ölünüz), [Bekara sûresi, âyet: 132] dediklerini naklediyor.
6- Kilise yapmanın haram olmadığını, Peygamber ve Halîfeleri onları yıkmadığını, bil'aks onlara hurmet gösterdiğini ve Kur'anda, (Allah insanların bir kısmını diğeriyle def' etmeseydi [savmasaydı], manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allahın adı çok zikredilen câmiler yıkılıp giderdi) [Hac sûresi, âyet: 40] denildiğini, İslâmın ibâdethânelere hurmetkâr olduğunu, onları yıkmadığını, yıkanlara mani olduğunu çokça söyleyeceksiniz.
7- (Yahudileri Arab yarımadasından çıkarınız) ve (Arab yarımadasında iki din olmaz) hadisleri hakkında, müslümanları şüpheye düşürecek ve (Bu iki hadis doğru olsaydı, Peygamberin, biri yahudi, biri de hıristiyan hanımı olmazdı ve Necran hıristiyanları ile anlaşma yapmazdı) [Yukarıdaki kısımda açıklaması yapıldı!. Kitabın orjinalinde, 59. sayfada, 2. hâşiyeye [dip nota] bakınız!] diyeceksiniz!
8- Müslümanları, ibâdetlerinden men etmeye çalışacak ve (Allah insanların ibâdetlerine muhtaç değildir) diyerek, onları ibâdetlerin faydaları hakkında tereddüde düşüreceksiniz. [İbâdetler, Allahü teâlâ emrettiği için yapılmaktadır. Evet, Allahü teâlâ, kullarının ibâdetlerine muhtaç değildir. Fakat kullar, ibâdet yapmaya muhtaçdırlar. Kendileri, akın akın kiliseye gidiyorlar. Müslümanların câmilere gitmelerine mani oluyorlar.] Hacca gitmek ve cemaat ile namaz kılmak gibi, onları bir araya getiren ibâdetlerden men edeceksiniz. Aynı şekilde, câmilerin, türbelerin ve medreselerin inşâsına ve Kâbenin tâmîrine mani olmaya çalışacaksınız.
9- Harbde düşmandan ganîmet olarak alınan malın beşte birinin [Humusun], âlimlere verilmesi husûsunda, şüphelendirecek ve bunun ticâret kazancıyla bir alâkasının olmadığını îzâh edeceksiniz. Sonra, (Humus, Peygambere veya Halîfeye verilir, âlime verilmez. Zîrâ âlimler, onunla evler, serâylar, hayvanlar ve bahçeler alıyorlar. Bunun için, (Humus)u onlara vermek câiz değildir) diyeceksiniz!
10- Müslümanların akîdelerine bid'atler sokup, İslâmı gericilik ve terör dîni olmakla ithâm edeceksiniz. İslâm memleketlerinin geri kaldığını, sarsıntılara mâruz kaldığını söyleyecek ve böylece onların İslâma olan bağlılıklarını zayıflatmış olacaksınız. [Hâlbuki müslümanlar, dünyanın en büyük, medenî devletlerini kurdular. Dîne bağları gevşedikce, küçüldüler.]
11- Çok mühimdir! Çocukları babalarından uzaklaştırıp, büyüklerinin dînî terbiyelerinden mahrum kalmalarını sağlayacaksınız. Onları, biz yetiştireceğiz. Binâenaleyh, çocuklar babalarının terbiyelerinden koptukları an, akîdeden, dinden ve âlimlerden kopmaya mahkûm olacaklardır.
12- Kadını tahrik edip, örtüsünü açmasına sebep olacaksınız. Sebep olarak da, örtü gerçek İslâmî bir emir değildir. Abbâsîler zamanında ihdâs edilmiş bir âdettir. Bunun için, insanlar Peygamberin zevcelerini görüyorlardı ve kadın bütün işlere katılıyordu diyeceksiniz. Kadını açtıktan sonra, gençleri ona karşı tahrîk edip, her ikisinin arasında fesat hâsıl olması için çalışacaksınız! Müslümanlığı yok etmek için, bu iş, çok te'sîrlidir. Evvelâ, bu işi gayrı müslim kadınlara yaptıracaksınız. Sonra, müslüman kadın kendiliğinden bozulup, bunların yaptığını yapacaktır. [Hicâb yâni tesettür, örtünme âyeti gelmeden evvel, kadınlar örtünmezler, Resûlullaha gelip, bilmediklerini sorar, öğrenirlerdi. Resûlullah birinin evine gitse, kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifâde ederlerdi. (Beydâvî)de ve (Buhârî)nin tefsîr bâbında bildirildiği gibi, hicretten üç sene sonra, (Ahzâb) ve beş sene sonra (Nûr) sûrelerindeki hicâb âyetleri gelip, kadınların yabancı erkekler yanında, oturmaları, bunlarla konuşmaları yasak edildi. Bundan sonra, Resûlullah, kadınların bilmediklerini, mübârek zevcelerinden sormalarını emreyledi. Kâfirler, hicâb âyetinin sonra geldiğini, kadınların sonra örtündüklerini söylemiyerek, müslümanları aldatıyorlar.
Resûlullahın mübârek zevcesi Ümm-i Seleme diyor ki, mübârek zevcelerinden Meymûne ile birlikte Resûlullahın yanında idik. İbn-i Ümm-i Mektûm izin isteyip içeri girdi. Resûlullah bunu görünce, bize (Perde arkasına çekiliniz!) buyurdu. (O âmâ değil midir? Bizi görmez) dedim. (Siz de mi körsünüz? Onu görmez misiniz?) buyurdu. Yâni, o kör ise de, siz kör değilsiniz ya, buyurdu. Bu hadis-i şerifi, imam-ı Ahmed ve Tirmüzî ve Ebû Dâvüd “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdiler. Bu hadis-i şerife göre, erkeğin yabancı kadına bakması haram olduğu gibi, kadının da yabancı erkeğe bakması câiz değildir. Mezhep imamlarımız “rahime-hümullahü teâlâ”, bu husûstaki diğer hadis-i şerifleri de bildirerek, kadının yabancı erkeklerin avret yerlerine bakmaları haramdır dediler. Bunu yapmak kolaydır. Böyle kolay olan emirlere ve yasaklara (Ruhsat) denir. Kadının, erkeklerin başlarına, saçlarına bakması mekruhtur. Bundan sakınmak güçtür. Güç olan şeyleri yapmak da (Azîmet) olur. Erkeğin kadın için avret yeri, diz ile göbek arasıdır dediler. Görülüyor ki, ezvâc-ı tâhirât ve Eshâb-ı kirâm azîmet ile amel ederler, ruhsatlardan da sakınırlardı. İslâmiyeti içerden yıkmak istiyen (Zındık)lar, hicâb âyetleri gelmeden önce, kadınların örtünmediklerini ileri sürerek, (Peygamber zamanında kadınlar örtünmezlerdi. Şimdi gördüğümüz kadınların, umacı gibi örtünmeleri o zaman yoktu. Hz. Âişe başı açık gezerdi. Şimdiki örtünmeği, sonradan, yobazlar, fıkhcılar uydurdu) diyorlar. Bu sözlerinin yalan ve iftirâ olduğunu, bu hadis-i şerif açıkça göstermektedir. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mezhep, erkeklerin (avret yeri)ni, yâni bakması ve başkasına göstermesi haram olan uzvlarını, birbirlerinden farklı olarak bildirmişlerdir. Her müslümanın, bulunduğu mezhebin bildirdiği avret yerini örtmesi farzdır. Başkasının avret yerine bakmak haramdır. (Eşi'at-ül-leme'ât) kitabındaki hadis-i şeriflerde: (Erkek erkeğin ve kadın kadının avret yerine bakmasın) buyuruldu. Hanefî mezhebinde, erkeğin erkek için ve kadının kadın için avret mahalli, diz ile göbek arasıdır. Kadının yabancı erkek için avret mahalli, ellerinden ve yüzünden başka, bütün bedenidir. Kadının saçları da avrettir. Avret yerine şehvetsiz de bakmak haramdır.
(Bir kadını görürseniz, yüzünüzü ondan ayırınız! Ansızın görmek günah olmaz ise de, tekrar bakmak günah olur).
(Yâ Ali! Uyluğunu açma! Ölü veya diri, hiç kimsenin uyluk yerine bakma!)
(Avret yerini açana ve başkalarının avret yerine bakana, Allah lânet eylesin!)
(Kendini bir kavme benzeten onlardan olur). Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, ahlâkını, işlerini veya elbisesini, islâm düşmanlarına benzeten onlardan olur. Modaya, yâni kâfirlerin kötü âdetlerine uyanlar, haramlara (güzel sanat) ismini takanlar ve haram işliyenlere sanatkâr diyenler, bu hadis-i şeriften ibret almalıdırlar.
(Kimyâ-yı saadet)de diyor ki, (Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmalarına izin veren, râzı olan anası, babası, zevci, kardeşi de, onun günahına ve azâbına ortak olurlar.) Yâni Cehennemde birlikte yanacaklardır. Tevbe ederlerse affolunurlar. Allahü teâlâ tevbe edenleri sever.
Müslüman olduğunu söyliyen bir kimsenin, yapacağı her işin, şeriate, yâni islâmiyete uygun olup olmadığını bilmesi lâzımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lâzımdır. İş, şeriate uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz. Hergün hakîkî tevbe etmesi lâzımdır. Tevbe edilen günah ve küfür, muhakkak affolur. Tevbe etmezse, dünyada ve Cehennemde, azâbını, yâni cezâsını çeker. Bu cezâlar, kitabımızın muhtelif yerlerinde(İngilizCâsûsunun İ’tirâfları ) yazılıdır.
Erkeklerin ve kadınların namazda ve heryerde örtmesi lâzım olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Avret mahallini açmak ve başkasının avret mahalline bakmak haramdır. İslâmiyette avret mahalli yoktur diyen, kâfir olur. İcmâ' ile, yâni dört mezhepte de avret olan bir yerini açmaya ve başkalarının böyle avret mahalline bakmaya helâl diyen, önem vermiyen, yâni azâbından korkmıyan kâfir olur. Kadınların avret yerini açmaları ve erkekler yanında şarkı söylemeleri ve mevlid okumaları böyledir. Erkeklerin diz ile kasıkları arası, Hanbelî mezhebinde avret değildir.
(Ben müslümanım) diyen kimsenin, îmanın ve islâmın şartlarını ve dört mezhebin icmâ'ı, yâni söz birliği ile bildirdiği farzları ve haramları öğrenmesi ve önem vermesi lâzımdır. Bilmemesi özr değildir. Yâni, bilip de inanmamak gibidir. Kadınların yüzlerinden ve ellerinden başka yerleri, dört mezhepte de avrettir. İcmâ' ile olmıyan, yâni diğer üç mezhepten birine göre avret olmıyan bir yerini, önem vermiyerek açan kâfir olmaz ise de, kendi mezhebine göre, büyük günah olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, yâni uyluğunu açmaları böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farzdır. Öğrenince hemen tevbe etmeli ve örtmelidir.]
13- Câmi imamlarının fâsık olduklarını iddiâ edip, onların hatâlarını açıklayarak ve her vesîle ile onlarla, arkalarında namaz kılan cemaatleri arasına kin ve adâvet sokarak, cemaat ile namaz kılmağı ortadan kaldıracaksınız.
14- Peygamberin zamanında olmadığı ve bid'at olduğu gerekçesiyle, türbelerin hepsinin yıkılması lâzımdır diyeceksiniz. Ayrıca Peygamber, Halîfeler ve sâlihlerin kabirleri hakkında, şüpheye düşürerek, onları ziyâret etmekten men edeceksiniz. (Peygamber, annesinin yanında, Ebû Bekr ile Ömer (Bakî') kabristanında medfundurlar. Osmanın kabri mechûldür. Hüseynin başı (Hannâne)de defnedilmiştir. Cesedinin defnedildiği yer mâlûm değildir. (Kâzımiyye)deki kabirler de, iki halîfenin kabridir. Peygamberin âlinden Kâzım ve Cevâdın kabirleri değildir. Tustaki ise, Ehl-i beytten Rızanın değil, Hârunun kabridir. Samarrâdaki Abbâsîlerin mezarlarıdır. Ehl-i beytten Hâdî, Askerî ve Mehdînin kabri değildir. Müslüman memleketlerde bulunan bütün türbe ve kubbelerin yıkılmasının farz olduğu gibi, (Bakî) mezarlığını da, yerle bir etmek lâzımdır) diyeceksiniz!
15- Seyyidlerin, Peygamberlerin soyundan geldikleri husûsunda insanlar tereddüde düşürülecek. Seyyid olmayanlara siyah ve yeşil sarık giydirilerek, seyyidlerin diğer insanlarla karışmaları te'mîn edilecek. Böylece, insanlar bu husûsta şaşırıp, Seyyidler hakkında sû-i zanda bulunacaklar. Din adamlarının ve Seyyidlerin sarıklarını çıkaracaksınız ki, Seyyidlerin soyu gayb olsun ve din adamları insanlardan hurmet görmesin.
16- Şî'îlerin mâtem yerlerinin yıkılmasının farz olduğu, zîrâ bid'at ve dalâlet olduğu, Peygamber ve Halîfelerin zamanında mevcut olmadığı söylenecek. İnsanları oralara girmekten men etmek, Vâizleri azaltmak ve Vâizlerle mâtem yerleri sahiplerini vergiye bağlamak lâzımdır.
17- Bütün müslümanlara hürriyyet sevgisini behâne ederek, (Herkes dilediğini yapabilir. Emr-i bil-mâruf ve nehy-i anil münker ve İslâm ahkâmının öğretimi farz değildir) diyeceksiniz! [Hâlbuki, islâmiyeti öğrenmek ve öğretmek farzdır. Müslümanların birinci vazîfesidir.] Ayrıca, onlara şunu da aşılayacaksınız: (Hıristiyanlar kendi dinleri, yahudiler de kendi dinleri üzeredirler. Kimse kimsenin kalbine girmez. Emr-i mâruf ve nehy-i anil-münker halîfeye âiddir.)
18- Müslümanların çoğalmasına mani olmak için, doğum sınırlandırılacak ve birden fazla evliliğe mani olunacak. Evlenmeye bazı şartlar konulacak. Meselâ, denilecek ki: Arab Îrânlıyla, Îrânlı arabla, Türk arabla evlenemez.
19- İslâmın yayılması ve müslüman olmıyanlara öğretilmesi faaliyetleri kat'î sûrette men olunacak. İslâmın yalnız arabların dîni olduğu fikri yayılacak. Gerekçe olarak, Kur'anda, (Bu senin ve kavmin için bir zikirdir) denildiği söylenecek.
20- Hayr müesseselerinin hudûdları daraltılacak ve devlete âid bir hâle getirilecek. Öyle olacak ki, kişi câmi, medrese ve bunlara benzer hayr müesseseleri yapamaz hâle getirilecektir.
21- Müslümanları Kur'an hakkında şüpheye düşürecek ve içinde noksanlık ve fazlalık bulunan tahrîf edilmiş Kur'an tercemeleri hazırlayıp, diyeceksiniz ki: (Kur'an bozulmuş. Birbirini tutmuyor. Birinde bulunan âyet diğerinde bulunmuyor). Yahudi, hıristiyan ve bütün gayri müslimleri tahkîr eden ve cihâdı, emr-i bil-mârufu ve nehy-i anil-münkeri emreden âyetleri çıkaracaksınız. [İngilizler, bu çalışmalarında muvaffak olamadı. Çünki, Kur'an-ı kerimi değiştirilmekten Allahü teâlâ korumaktadır. İncîli de koruyacağına söz vermemiştir. Bunun için, uydurma İncîller yazıldı. Bunlar bile zamanla değiştirildi. Bunlarda, ilk değişikliği Bolüs [Pavlos] ismindeki bir yahudi dönmesi yaptı. Her asırda , bilhâssa, İstanbuldaki Roma imperatorlarının birincisi olan Kostantinin 325 de İznikte topladığı 319 papaz, büyük değişiklik yaptılar. 931 [m. 1524] de, alman papazı Luther Martin, (protestan) mezhebini kurdu. Romadaki Papaya tâbi olan hıristiyanlara (katolik) denildi. Katoliklerle protestanların birbirlerini öldürmeleri, Sen Bartelemi ve İskoç cinâyetleri ve engizisyon mahkemelerindeki fâcialar, hıristiyan tarihlerinde de yazılıdır. 446 [m. 1054] de, İstanbul papazı Mihael Kirolarius, Papadan ayrılarak, (Ortodoks) kilisesini kurdu. Mîlâdın 571 senesinde ölen Ya'kûb, (Süryânî) fırkasını, 405 de ölen Maron, Sûriyede (Maronî) fırkasını, Amerikalı Şarl Russelin de, 1872 de (Yahova şâhitleri) fırkasını kurdular.] Kur'anı diğer lisanlara meselâ türkçe, farsça, hindçe vs. dillere çevirip, Arab memleketleri hâricinde arabî okunmasına mani olacaksınız ve yine Arab memleketleri dışında (Ezan), (Namaz) ve (Duâlar)ın arabî yapılmasını önleyeceksiniz.
Aynı şekilde, hadisler hakkında da müslümanlar tereddüde düşürülecek. Kur'ana yapılması plânlanan, terceme, tenkîd ve tahrîfin, hadislere de uygulanması gereklidir.
Hakîkaten, okuduğum (İslâmı nasıl yıkabiliriz) ismli bu kitap, çok mükemmel idi. İleride yapacağım çalışmalar için, emsâlsiz bir rehber idi. Sekretere kitabı iâde edip, memnûniyyetimi ifâde ettiğimde, bana, (Bilmiş ol ki, bu meydanda, sen yalnız değilsin. Yaptığın işi yapan pekçok adamlarımız var. Bu işi yapmak için, şimdiye kadar nâzırlığımız beşbinden fazla adam vazîfelendirmiş bulunmaktadır. Nâzırlık bu sayıyı yüzbine çıkarmağı düşünüyor. Bu sayıya ulaştığımız zaman, müslümanların hepsine hâkim olacak ve bütün İslâm memleketlerini ele geçirmiş olacağız) dedi.
Daha sonra, sekreter şunları söyledi: (Sana şunu müjdelerim ki, nezâretimizin bu programı gerçekleştirmesi için, en fazla, bir asırlık bir zamana ihtiyaç vardır. Biz o günleri görmesek bile, muhakkak çocuklarımız görecektir. Şu darbımesel ne kadar da güzeldir, (Başkasının ektiğini yidim. Öyleyse, ben de başkaları için ekiyorum). İngilizler, bunu yaptığı zaman, bütün hıristiyan âlemini memnûn etmiş ve onları oniki asırlık felaketten kurtarmış olacaktır).
Sekreter sözlerine şöyle devam etti: (Asırlarca devam eden (Ehl-i salîb) muhârebeleri [Haçlı seferleri], hiçbir fayda sağlayamamıştır. Kezâ, Moğollar [Cengiz orduları] da, İslâmın köklerini kazımak için birşey yapmış sayılmaz. Çünki onların yaptığı iş, ânî, plânsızdı. Düşmanlıklarını ortaya koyacak, askerî işler yapıyorlardı. Bunun için, çok çabuk yoruldular. Fakat şimdi, hükûmetimizin değerli idarecileri, İslâmı çok ince bir plân ve uzun bir sabrla içten yıkmak için çalışıyorlar. Askerî güc kullanmamız da lâzımdır. Fakat bu iş, son merhalede, yâni İslâmı yiyip bitirdikten ve her tarafından balyozlayıp, bir daha toparlanamaz, bizimle savaşamaz hâle geldikten sonra gelir).
Sekreter sözlerini şöyle bitirdi: (İstanbuldaki büyüklerimiz, çok akıllı ve zekî imişler, ki bizim plânımızın aynını uygulamışlar. Ne yapmışlar: Muhammedîlerin arasına sokulup, onların çocukları için, medreseler açmışlar. Kiliseler inşâ etmişler. Onların arasında, içkiyi, kumarı, fıskı, fesatı [ve futbol kulüplerine parçalanmalarını] çok güzel bir şekilde yaymayı başarmışlar. İslâm gençliğini, dinleri hakkında şüpheye düşürmeye, kendi hükûmetleri ile aralarına münâkaşa ve muhâlefet sokmaya, her tarafta fitneyi yaygınlaştırmaya, âmirlerin, müdîrlerin, devlet adamlarının evlerini hıristiyan kadınları ile doldurarak, ahlâklarını bozmaya çalışmışlardır. Biz de, bu şekilde hareket ederek, onların kuvvetlerini kıracağız, dinleri ile olan irtibâtlarını sarsacağız, ahlâklarını ifsâd edeceğiz. Birlik ve berâberliklerini yok edeceğiz. Sonra, ânî bir harb başlatıp, İslâmın köklerini kazıyacağız. [İngilizler, islâmiyeti imhâ etmek için hazırladıkları, yirmibir maddeyi, iki büyük, Hindistân ve Osmanlı islâm devletini yıkmak için tatbîk ettiler. Hindistânda, (Vehhâbî), (Kâdıyânî), (Teblîg-ı cemaat), (Cemaat-i islâmiyye) gibi bozuk islâm fırkaları meydana getirdiler. Sonra ingiliz ordusu, Hindistânı kolayca işgâl edip, koca islâm devletini yok etti. İslâm âlimlerini zindanlarda, ölüme terk etti. Sultânı da habs edip, iki oğlunu parçaladılar. Asırlardan beri, muhâfaza edilen zî-kıymet eşyayı, nâdîde, güzîde hazîneleri yağma ederek, gemilerle Londraya taşıdılar. Hind sultânlarından Şâh-ı cihânın, 1041 [m. 1631] de, zevcesi Ercümend beygüm hanımın Agradaki kabri üzerine yaptırdığı (Tac-mahal) ismindeki türbenin duvarlarından çaldıkları elmâs, zümrüd, yâkut gibi kıymetli taşların yerleri, şimdi çamur ile sıvalıdır. Bu çamurlar, ingiliz vahşetini, dünyaya ilân ediyorlar. Çaldığı bu servetleri, İslâmiyeti yok etmek için kullanmaktadırlar. Bir islâm şairinin dediği gibi, (Zâlimin zulmü varsa, mazlumun da Allahı var!) adalet-i ilâhiyye tecellî ederek, ikinci cihân harbinde, cezâlarını buldular. Almanların İngiltereyi işgâlinden korkan, ingiliz zenginleri, kilise mensûbları ve devlet, nezâret adamlarının çoluk çocukları, onbinlerce islâm düşmanı, gemilerle Amerikaya kaçarlarken, almanların, (Graf von spee) ve benzeri iki harb gemisinden bıraktıkları miknatisli mayınlar, bu gemileri batırdı. Atlas okyânûsunda boğuldular. Harbden sonra, Newyorktaki (Birleşmiş milletler insan hakları) merkezinin aldığı karar ile, bütün dünyadaki müstemlekelerini terk ettiler. Müstemlekeler nezâretinin, asırlarca sömürdüğü geçim kaynaklarının çoğunu gayb ettiler. Britanya adasında mahsûr kaldılar. Gıdâ maddeleri ve mühim ihtiyaç eşyası vesikaya bağlandı. 1948 de, genelkurmay başkanı Sâlih Omurtak pâşa, bir ziyâfette, (Londrada, resmî misafir olduğum hâlde, sofradan hep doymadan kalkardım. Avdette, İtalyada, bol makarna yiyerek, doyabildim) dediğini işittiğim için yazıyorum. O sofrada pâşanın tam karşısında oturuyordum. Bu sözü, hâlâ kulağımda çınlamaktadır.
Senâüllah-ı Dehlevî (Mâide sûresi)nin seksenikinci âyet-i kerimesini tefsîr ederken buyuruyor ki, (Muhyissünne Hüseyn Begavî, nasârânın hepsinin müşrik olmadığını bildirdi. Çünki, şirk, ülûhiyyet sıfatı isnâd ederek, ona hurmet etmeye, yâni (ibâdet etmeye) denir. Müşrikler, yahudiler gibi, müslümanlara şiddetli düşmandır. Müslümanları öldürürler, memleketlerini, mescidlerini tahrîb ederler. Kur'an-ı kerimi yakarlar.) İmâm-ı Rabbânî üçüncü cilt, üçüncü mektûbda buyuruyor ki, (Allahü teâlâdan başka bir şeye ibâdet edene, tapınana müşrik denir. Bir Peygamberin şeriatine tâbi olmıyan kimse müşriktir). Şimdi, dünyadaki hıristiyanların hepsi, Muhammed aleyhisselâma inanmadıkları için, kâfirdirler. Bunların çoğu Îsâ tanrıdır veya üç tanrıdan biridir dedikleri için, müşriktirler. Îsâ, Allahın kulu ve Peygamberidir diyenleri, (Ehl-i kitap)dır. Hepsi, İslâmiyete ve müslümanlara düşmanlık yapıyorlar. Hücûmlarını ingilizler idare etmektedir.
Hıristiyânların şimdi, onbir suâl uydurarak, bütün islâm memleketlerine götürdüklerini, 1412 h.=1992 m. senesinde haber aldık. Bengladeşteki islâm âlimleri, bunlara cevap yazarak, papazları rezil etmişlerdir. İstanbuldaki (Hakîkat Kitabevi)miz, bu cevapları (El-Ekâzîb-ül-cedîde-tül-Hıristiyâniyye) ismi altında, bütün dünyaya göndermektedir.]