Kelâm-ı Kibar
Ruhun, sırrın, hafînin ve ahfânın bütün kemâlâtına kavuşmak, ancak Peygamberlerin en üstününe uymakla olur. Öyle ise, Ona uymak için ve Onun dört halîfesine uymak için çok çalışınız. - İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”
Vintage
Something Different for Joomla
| Mebde ve Me'âd: 2. Bölüm |
| Salı, 22 Mayıs 2007 | |
|
Okunma; 1365 2. FIKRA: Ferdiyyet kemâlâtını da kendinde bulunduran bir irşâd kutbunun vücûdu [varlığı] çok azîzdir. Bir çok asrlardan ve hesâbı zor zemânlardan sonra ancak böyle bir cevher zuhûr eder ve karanlık âlem onun nûrû zuhûruyla aydınlanır. Onun irşâd ve hidâyet nûru bütün âlemi içine alır. Arşın tepesinden dünyânın merkezine kadar, kimde rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet hâsıl olursa, onun vâsıtasıyla olur ve ondan istifâde olunur. Onun tavassutu olmadan hiç kimse bu devlet ve ni'metlere kavuşamaz. Onun hidâyet nûru dünyâyı kuşatan okyânus gibi, bütün âlemi içine almışdır. O deniz donmuş gibi olup, aslâ hareket etmez. O büyüğe müteveccih olan bir şahs, ona ihlâsla bağlı ise, yâhud o büyük bir tâlibin hâline teveccüh ederse, işte bu teveccüh esnâsında, tâlibin kalbinde sanki bir pencere açılır ve o yoldan, teveccüh ve ihlâsı mikdârınca, o deryâdan içer içer ve kanar. Bunun gibi, Allahü teâlânın zikrine müteveccih olan bir kimse, o azîze hiç teveccüh etmese, ammâ onu inkârından değil, tanımadığı için böyle yapsa, aynı istifâde onda da hâsıl olur. Lâkin birincisinde olan istifâde bundan dahâ fazladır. Fekat bir kimse o azîzi inkâr etse, onun büyüklüğünü kabûllenmese, yâhud o büyük zât, ondan incinse, her ne kadar Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olsa da, rüşd ve hidâyetin hakîkatinden mahrûmdur. Ona feyz gelmesine onun inkarı sed ve sebeb olmakdadır. Yoksa o azîz, onun istifâde etmemesini ve onun zarar görmesini istememekdedir. Hidâyetin hakîkati ondan uzaklaşmışdır. Eğer rüşd varsa, sûret ve şekldedir. Ma'nâsız sûretin ise fâidesi pek azdır. O azîze karşı ihlâs ve muhabbet üzere olanlar, her ne kadar yukarıda bildirilen teveccüh ve zikr-i ilâhî ile meşgûl olmasalar da, sırf muhabbetleri sebebi ile, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Hidâyet üzre olanara selâm olsun! 3. FIKRA: Bu fakîre ilk açılan kapı, bulmak zevkı olup, bulmanın kendisi değildi. İkinci hâlde ise, bulmak ele geçdi ve bulmak zevkı gitdi. Üçüncüsünde ise, bulmak da, bulmak zevkı gibi yok oldu. İkinci hâl, ke-mâl ve vilâyet-i hâssa derecesine kavuşma hâlidir. Üçüncü makâm ise, tekmîl [tâlibleri kemâle getirme] ve insanları Hakka da'vet için geriye dönüş makâmıdır. Önceki hâl, sâdece cezbe bakımından kemâldir. Buna sülûk de eklenir ve temâm olursa, önce ikinci, ardından üçüncü hâl hâsıl olur. Sülûk yapmamış bir meczûb ikinci ve üçüncü hâle kavuşamaz. Kâmil ve mükemmil olan bir mürşid, cezbesi sülûkünden önce olandır. Ondan sonra sülûkü cezbesinden önce olan gelir. Bu ikisinden maadası aslâ kâmil ve mükemmil değildir. Vessalâtü ves-selâmü alâ hayr-il beşeri Seyyidinâ Muhammedin ve âlih-il ethar. 4. FIKRA: Bu fakîr, Rebi'ül-evvel ayının sonlarında, bu büyük hânedânın [Nakşibendî büyükleri silsilesinin] halîfelerinden bir azîzin hizmet ve sohbeti ile şereflendi ve bu büyükler yolunu ondan aldı. Aynı senenin Receb ayının ortalarında, sonda olan hâllerin başlangıca yerleşdirilmiş bulunduğu nakşibendî huzûruna kavuşdu. O azîz, "Nakşibendî nisbeti, bu huzûrdan ibâretdir" buyurdu. On tam sene ve bir kaç ay sonra Zilkâde ayının ilk yarısında, başlangıç ve ortalarda bir nice perdeler arkasında bidâyete yerleşmiş olan nihâyet, önündeki perdeleri yırtdı ve gerçek yüzünü gösterdi. Hiç lekesiz ve engelsiz ve perdesiz ortaya çıkdı. O zemân anlaşıldı ki, başlangıcda bu ismin sûreti, görüntüsü, o vücûdun bir karaltısı ve bu müsemmâdan bir ism var idi. Aralarındaki fark çok büyükdür. ışin hakîkati burada ortaya çıkdı. Mu'âmelenin sırrı burada âşikâr oldu. Tatmayan anlıyamaz. Vessalâtü ves-selâmü alâ Seyyid-il en'âm ve âlih-il kirâm ve eshâbihilizâm. 5. FIKRA: (O hâlde Rabbinin ni'metlerini dile getir) âyet-i kerîme- si mûcibince derim ki: Bu fakîr bir gün kendini sevenlerle birlikde halkada oturuyordum. Kendi harâblığıma, perîşânlığıma bakdım. Bu bakışım o kadar kuvvetlendi ki, kendimi bu duruma [insanları irşâd ve hidâyete da'vete] münâsebetsiz buldum. Bu esnâda, (Allah için tevâzu' edeni, Allah yükseltir) hadîs-i şerîfi ma'nâsınca, hakîkatden uzak bu kulu mezellet [aşağılık] toprağından kaldırdılar ve kalbine şöyle seslendiler: "Seni ve kıyâmete kadar, bana kavuşmak için seni vâsıtalı ve vâsıtasız tevessül edenleri magfiret eyledim." Bir yanlışlık olmasın diye de tekrar etdiler. Bu, hayâl, zan cinsinden olan ve şübhe taşıyan bir söz değil, hakîkat ve vâkı'adır. Bunun için Allahü teâlâya sayısız hamd ve senâ, en temiz tesbîh ve tehıyyeler olsun. Rabbimizin beğendiği derecede medhler ve senâlar olsun. Ves-salâtü ves-selâmü alâ Resûlihi seyyidinâ Muhammedin ve Âlihi kemâ yahrâ. Bundan sonra ilhâm ile bildirilen bu ma'nâlı sözü, herkese duyurmamı emr buyurdular. Beyt: (Muhakkak ki, Rabbinin magfireti çok genişdir) âyet-i kerîmedir. 6. FIKRA: Seyr-i ilallah, Allahü teâlânın ismlerinden sâlikin mebdeteayyünü bulunan isme kadar olan seyrinden ilerlemesinden ibâretdir. Seyr-i fillah ise, o ismde ilerlemek demekdir. Bu seyr, esmâ, sıfat, şuûn ve i'tibârâtdan mücerred olmak i'tibâriyle zât-ı ehadiyyete kadar devâm eder. Bu tefsîr, ya'nî yapdığımız bu açıklama, ALLAH mubârek isminden murâd, bütün ism ve sıfatları kendinde bulunduran vücûb mertebesinde tutulduğu takdîrdedir. Ammâ ALLAH mubârek isminden murâd, zât-ı baht [sırf zât-ı ilâhî] ise, o zemân seyr-i fillah, bildirilmiş olan bu ma'nâ ile, seyr-i ilallaha dâhil olur ve bu durumda seyr-i fillah hiç bir zemân ele geçmez. Çünki zât-ı bahtdaki seyr nihâyetün-nihâye noktasında tasavvur olunamaz. Zîrâ o noktaya kavuşdukdan sonra, orada hiç duraklamadan geri âleme dönülür. Bu geri dönüşe Sey-i anillahi billah denir. Bu anlatdığımız öyle bir ma'rifetdir ki, nihâyet-ün-nihâyeye kavuşanlara mahsûsdur. Bu fakîrden başka, Evliyâdan hiç kimse bu ma'rifetden bahs etmemişdir. Âyet-i kerîmede, (Allah, dilediklerini kendine seçer) buyuruldu. Velhamdü lillahi Rabb-il âlemîn, vessalâtü ves-selâmü alâ Seyyid-il mürselîne Muhammedin ve âlihi ecma'în. 7. FIKRA: Vilâyet kemâlleri, ya'nî evliyâ mertebeleri çeşid çeşiddir. Bir kısmının vilâyet derecelerinden nasîbi bir derece olur. Bir başka kısmının isti'dâdı iki derece, ba'zılarının üç derece, ba'zılarının kâbiliyyeti dört derece olur. Kiminin de isti'dâdı beş derece olur. Bunlar çok azdır. Bu beşdereceden birinci derecenin hâsıl olması, fi'llerin tecellîsine, ikinci derece sıfatların tecellîsine ve son üç derece, mertebelerine göre zâtın tecellîlerine bağlıdır. Bu fakîrin sohbetinde bulunanların çoğu, bu derecelerden üçüncü derecede bulunmakdadır. Azı da dördüncü derecede, pekazı ise, evliyâlık derecelerinin nihâyeti olan beşinci derecededir. Bu fakîre göre kemâl, ya'nî vilâyetdeki olgunluk derecesi, bu derecelerin ötesindedir. Eshâb-ı kirâmın "rıdvânullahi aleyhim ecma'în" zemânından sonra bu kemâl kimsede görülmemişdir. Bu mertebe, cezbe ve sülûkün çok üstündedir. İleride inşâallahü teâlâ bu kemâl hazret-i Mehdîde zuhûr edecekdir. Vessalâtü vesselâmü alâ hayr-il beriyye! 8. FIKRA: Nihâyet-ün-nihâyeye kavuşmuş olanlar, geriye dönüşde de en aşağı mertebeye inerler. Nihâyet-ün-nihâyeye kavuşmuş olmanın alâmeti, işte bu en aşağı mertebeye inmekdir. Geriye dönüş ve iniş, bu şeklde olunca, geriye dönen ve çıkdığı gibi en aşağı mertebeye inen, temâmen sebebler âlemine müteveccih olur. Onun bir kısmı Hak sübhânehuya, bir kısmı ise insanlara müteveccih [yönelmiş, yüzünü çevirmiş] değildir. Zîrâ bu hâlde bulunmak, nihâyet-ün-nihâyeye [sonun sonuna] kavuşmamanın alâmetidir ve böyle olan en aşağı mertebeye inemez. Ya'nî demek istiyoruz ki, mü'minin mi'râcı olan nemâz kılma esnâsında geriye dönmüş velînin latîfeleri [kalb, rûh, sır, hafî ve ahfa ve nefs]inin Allahü teâlâya husûsî teveccühü hâsıl olur ve nemâz bitinceye kadar devâm eder. Nemâzdan sonra, yine bütün varlığıyla insanlara döner. Lâkin farz ve sünnetleri edâ ederken, altı latîfe Allahü teâlâya müteveccih olur. Nâfile nemâz esnâsında ise, yalnız latîfelerin en latîf olanı ile müteveccih olmakdadır. (Allahü teâlâ ile öyle zemânlarım oluyor ki...) hadîs-i şerîfi, herhâlde bu husûsî vakte işâretdir ki, bu da nemâza mahsûsdur. Bu işârete bizi yaklaşdıran delîl de, (Gözümün ışığı [bütün neş'em] ne-mâzdadır) hadîs-i şerîfidir. Bu karîneye [ipucuna] ekleyeceğimiz iki işâret dahâ vardır ki, bunlar da sahîh keşf ve sarîh ilhâmdır. Bu ma'rifet bu fakîre mahsûs ma'rifetlerdendir. Meşâyıh bu kemâli, iki teveccüh arasını birleşdirmede bilmişlerdir. Her şeyin en doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Vesselâmü alâ menittebe'al-hüdâ veltezeme mütâbe'at-el Mustafâ aleyhi ve alâ âlihis-salevâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
İlahi Arşivi |
Namaz Vakitleri |