Okunma; 273 9. FIKRA: Meşâyıh [büyük tesavvuf âlimleri] buyurmuşlardır ki, Evliyânın, vilâyet mertebesine kavuşdukdan sonraki müşâhedesi enfüsdedir. Seyr-i ilallahda yolda ilerlerken hâsıl olan âfâkın müşâhedesi mu'teber değildir. Bu fakîre keşf olunan ise, dahâ başka olup, onda nefsdeki [kendindeki] müşâhede de, âfâkdaki [dışarıdaki] müşâhede gibi mu'teber değildir. O müşâhede Hak teâlânın gerçek müşâhedesi değildir.
Hak teâlâ bîçûn ve bîçigûnedir [Nasıl ve ne hâlde olduğu bilinemez]. Çün [ta'rîf edilen] aynasına sığmaz; bu ayna ister âfak, ister enfüsde olsun. Allahü teâlâ, âlemin ne içindedir, ne dışındadır. Ne âleme bitişikdir, ne de ondan ayrıdır. Allahü teâlâyı müşâhede ve rü'yet de, ne âlemin içindedir, ne de dışındadır. Ne âleme bitişikdir, ne de âlemden ayrıdır. Bunun içindir ki, âhıretdeki rü'yete, ya'nî Cennetde Allahü teâlâyı görmeğe, nasıl olacağı bilinmiyen bir görmedir demişlerdir. Bu akl ve düşünce ile anlaşılamaz. Dünyâda bu sırrı seçilmişlerin seçilmişlerine açıklamışlardır. Onlara olan rü'yet değilse de, rü'yet gibidir. Bu öyle büyük devlet ve se'âdetdir ki, Eshâb-ı kirâmın "aleyhimürrıdvân" zemânından sonra çok az kimse bununla şereflenmişdir. Bu gün bu söz kabûlden uzak görünse ve çokları doğruluğuna yanaşmasalar da, büyük bir ni'meti izhâr etmekdedir. Kısa görüşlü ve dar düşünceliler inansın veyâ inanmasın! Bu nisbet bu özelliği ile yarın hazret-i Mehdîde görülecekdir, inşâallahü teâlâ. Doğru yolda olanlara ve Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" uyanlara selâm olsun! Salevâtullahi teâlâ ve teslimâtühü aleyhi ve alâ âlihi ve eshâbihi ecma'în.
10. FIKRA: Bir tâlib bir şeyhin [mürşid-i kâmilin] huzûruna gelince, şeyh ona istihâre etmesini söylemelidir. Üçden yediye kadar istihâre etdirmelidir. İstihârelerden sonra istek ve arzûsunda bir tezebzüb [dalgalanma ve tereddüd] meydâna gelmezse, ona büyükler yolunu açmalıdır. İlk iş ona tevbeyi öğretmekdir. Bunun için iki rek'at tevbe nemâzı kılmasını söylemelidir. Zîrâ bu yolda tevbesiz adım atmak fâidesizdir. Ammâ tevbede icmâl [kısa ve topluca bütün günâhlardan tevbe etmek] yeterlidir. Tafsîlini dahâ sonraya bırakır. Çünki bu günlerde, ya'nî ilk zemânlar himmetler düşük, kalbler dağınık olup, arzû edilen netîce elde edilemez.
Eğer başdan tafsîli tevbe etmeğe mecbûr edilse, bunun ciddî olabilmesi için epey bir zemân gerekir. Bu zemân zarfında istek ve arzûsunda bir gevşeklik ve soğuma meydâna gelebilir ve bu yüzden istediği şeyden geri kalabilir. Hattâ başdan yapılan tafsîli bir tevbe beklenen netîceyi vermeyebilir.
Bundan sonra, tâlibin hâline münâsıb olan bir vazîfe vermelidir. İsti'dâd ve kâbiliyyetine uygun zikr ta'lîm ve telkîn etmelidir. Yoldaki işini kolaylaşdırmak için tâlibin hâline teveccühde eksiklikde bulunmamalı, kalbinde hâsıl olan hâlleri gözetmeli, ondan uzak durmamalıdır. Yolun edeb ve şartlarını ona açıklamalı, onu teşvîk etmelidir. Kitâba, Sünnete ve Selef-i sâlihînin eserlerine uymağa gayret etdirmelidir. Bu mütâbe'at, ya'nî uymak olmadan maksada kavuşmanın mümkin olamıyacağını ona bildirmelidir. Yine ona bildirmelidir ki, Kitâba ve Sünnete kıl ucu kadar muhâlif görünen keşf ve vâkı'alara hiç önem vermemeli ve i'tibâr etmemelidir. Hattâ bunlardan istigfâr etmelidir.
Mürşid, müridinin, akâidini Ehl-i sünnet ve cemâ'atin güzel akîdesine göre düzeltmesini, nasîhatden geri kalmamalı, kendine lâzım olacak zarûrî fıkh bilgilerini öğrenmesini ve her hâlükârda ilmi ile amel etmesini buyurmalıdır. Çünki bu yolda uçmak, i'tikâd ve amelin iki kanadı olmadan mümkin değildir.
Yine tâlibe sıkı sıkı, yemekde harâm ve şübhelilerden çok sakınmasını, bu husûsda ihtiyât üzere olmasını tenbîh etmeli, her bulduğunu yimemesini, nereden geldiğini bilmeden ağzına koymamasını, bu husûsda parlak dînimizin fetvâsı olmadan el ve ağzını hareket etdirmemesini söylemelidir. Kısaca her işde, (Peygamberimin size verdiklerini [yapmanız iyidir buyurduklarını] alın, sizi men' etdiği şeylerden sakının) âyet-i kerîmesini hep göz önünde bulundurmasını tenbîh etmelidir.
Tâlibler iki hâlde olurlar: Yâ keşf ve ma'rifet sâhibi, ya da cehl ve hayret erbâbıdırlar. Ammâ yoldaki konakları ve makâmları aşdıkdan ve önlerindeki, ya'nî kendileri ile Rableri arasındaki perdeleri kaldırdıkdan sonra, her ikisi de vâsıldır, Hakka kavuşmuşdur. Kavuşmada birbirlerinden üstünlük ve meziyyetleri yokdur. Tıpkı iki kişinin birçok menzil ve konaklardan sonra Kâ'beye ulaşmaları gibidir. Bunlardan biri her menzilde, her konakladığı yer ve şehrde, küçük-büyük her şeye bakar, her şeyi görmeğe çalışır ve isti'dâdı mikdârınca çok şeyler öğrenir ve öylece Kâ'beye ulaşır. Diğeri ise, bu konakladıkları yer ve şehrlerde bir şeye bakmaz, incelemez ve gözü kapalı gibi Kâ'beye varır. ışte Kâ'beye kavuşmada bunların ikisi de aynıdır. Kâ'beye kavuşmada birinin diğerine üstünlüğü ve meziyyeti yokdur. Evet yolda ilerlerken gördükleri ve görmedikleri farklıdır ve fark bu kadardır. Ammâ kavuşdukdan sonra ikisine de cehl, ya'nî önceki bildiklerini düşünmemek ve bırakmak lâzımdır. [Onlar buraya kadar lâzım idi. Maksada kavuşunca artık angarya olurlar.] Çünki Allahü teâlânın zâtının ma'rifetinde cehâlet ve bilememek vardır.
fiunu da bilmek lâzımdır ki, sülûk konaklarını aşmak, on makâmı geçmekden ibâretdir. On makâmı aşmak ve geçmek ise, fi'llerin, sıfatların ve zâtın tecellîlerine kavuşmağa bağlıdır. Bu on makâmdan Rızâ makâmının dışındakiler, fi'llerin ve sıfatların tecellîlerine bağlıdır. Rızâ makâmı ise, zât-i ilâhînin tecellîsine bağlıdır; teâlâ ve tekaddes.
Aynı şeklde zât-i ilâhînin muhabbetine bağlıdır ki, bu muhabbet hâsıl olunca, muhib, mahbûbunun elem ve ni'metlerini eşit bulur. Böylece rızâ ele geçer, rızâsızlık kalkar. Aynı şeklde bütün bu makâmlara kelimenin tam ma'nâsıyla kavuşmak, tam fenâya kavuşmanın kendisine bağlı olduğu zâtın tecellîsinin hâsıl olduğu zemândır. Ammâ dokuz makâma kavuşmak, fi'llerin ve sıfatların tecellîsinde olmakdadır.
Meselâ Allahü teâlânın kudretini, kendi üzerinde ve herşeyin üzerinde müşâhede edince, gayr-i ihtiyâri tevbe ve inâbete başvurur. Korkar ve titrer ve vera' [bütün günâhlardan sakınma] yolunu tutar. Allahü teâlânın takdîrine, kazâsına sabr eder ve hiçbir şeye gücü yetmediğini anlar. Mevlâsının ihsân eylediği ni'metleri bilince ve vermenin ve vermemenin Ondan olduğuna inanınca, çâresiz şükr makâmına gelir ve tevekkülde ayağını sağlam ve sâbit tutar. Allahü teâlânın merhamet ve muhabbeti zâhir olunca, Recâ makâmına gelir. Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını müşâhede edince ve alçak dünyâ onun nazarında hor ve kıymetsiz bulununca, çâresiz dünyâyı istemekden ve Ona kavuşmakdan kesilir ve fakrı seçer ve zühdü kendisine âdet edinir.
Ammâ şunu da bilmelidir ki, bu makâmlar tafsîli olarak ve sırası ile sülûkü cezbesinden önce olan sâlike hâsıl olur. Cezbesi sülûkünden önce olan sâlik ise, bu makâmları icmâlen geçer. Çünki onu ezelî inâyet, öyle bir muhabbete giriftâr etmişdir ki, bu makâmların tafsîli ile meşgûl olamaz. O muhabbetin içinde, bu makâmların özü ve bu konakların hulâsâsı, tam olarak kendisine, tafsîl sâhibinin müyesser olmadığı derecede ihsân olunur. Doğru yolda olanlara selâm olsun!
11. FIKRA: Tâlibin [Lâ derken] âfâkî ve enfüsî [dışındaki ve içindeki] bâtıl ilâhları [Allahdan başka tapdığı, gönül verdiği, kulluk etdiği her şeyi] silip yok etmeğe çok çalışması lâzımdır. İllallah derken, ya'nî Hakdan başka ma'bûd yokdur derken, hâtırına ve düşüncesine gelen her şeyi, lâ derken kasd etdiklerine dâhil etmeli, Allahü teâlânın vücûdü ile yetinmelidir; her ne kadar o makâmda vücûd bile yolda kalıyor ve vücûdün ötesini aramak gerekiyor ise de. Ehl-i sünnet âlimleri, "Allahü teâlânın vücûdü zâtından başkadır" demekle ne güzel söylemişlerdir. Vücûda zâtın aynısı demek ve vücûddan başka bir şey yokdur. Allahü teâlânın zâtı vücûddür demek, görüş, bakış ve gerçeği bilmekdeki kusûr ve eksiklikden doğmakdadır.
Şeyh Alâüddevle Semnâni hazretleri "kuddise sirruh", "Vücûd âleminin üstü, melik-i vedûd âlemidir" demişlerdir. Bu fakîri vücûd âleminden yukarı çıkardıklarında, bir müddet bu hâle mağlûb oldum. Taklîdî ilm mucibince kendimi müslimânlardan sayardım. Velhâsıl mümkin ve mahlûk olanın havsala ve hâtırına gelen şeylerin de mümkin ve mahlûk olmaları lâyık ve uygundur. İnsanlara, kendisini tanıyamamakdan başka açık yol bırakmayan Allahü teâlâ her eksik ve
aybdan münezzehdir. Buradan bu fenâ ve bekâya kavuşan mümkinin [velînin] vâcib olacağı, sakın akla ve hayâle gelmesin. Bu imkânsızdır ve hakîkatlerin değişmesine yol açar. O hâlde mümkin vâcib olmayınca, vâcib teâlâdan nasîbi, anlıyamamazlıkdan başka birşey olamaz.
Beyt:
Anka kuşu avlanamaz, tuzağını topla,
Çünki orada sâdece hava girer tuzağa.
Yüksek himmetli olmak, hiç kavuşulamıyan, kendisinden nâm ve nişân görünmiyen böyle bir maksûdu matlûb edinmekle ifâde edilir. Bir kısmları vardır ki, kendilerinin aynı görmek istedikleri matlûbu isterler ve isterler ki, onunla aralarında yakınlık ve berâberlik olsun. Mısra':