Okunma; 272 12. FIKRA: Hâce Nakşibend "kaddesallahü teâlâsirreh-ül-akdes", "Meşâyıhdan herbirinin aynasının iki yüzü vardır. Benim aynamın ise altı yüzü vardır" buyurduğu hâlde, zemânımıza kadar bu yolun ve hânedânın büyüklerinden hiçbiri bu öz ve yüksek ma'nâlı sözü açıklamadı. Hattâ işâret ve remz ile dahî bu husûsda bir söz söylemedi. Sermâyesi az olan bu fakîr ve hakîrin ne haddine ki, bu sözü açıklamağa koyulayım ve îzâhında ağzımı açıp, dilimi oynatayım. Ammâ Hak sübhânehü ve teâlâ mücerred ihsânıyla bu muammânın sırrını bu fakîre açıp, iç yüzünü olduğu gibi gösterince, hâtırıma geldi ki, bu gizli inciyi [çok kıymetli bilgiyi] kalem ile yazıya döküp, ortaya çıkarayım ve dil ile anlaşılacak bir tarzda beyân edeyim. ıstihâre etdikden sonra buna girişdiğimi de yazmadan geçmiyeyim. Allahü teâlâdan ismet ve tevfîk isterim.
Yukarıda bildirilen aynadan murâd, ârifin kalbi olup, rûhla nefs arasında geçitdir, vâsıtadır. ıki yüzden maksad, rûha ve nefse bakan yüzler kasd edilmişdir. ışte meşâyıhın kalb makâmına erişmesi esnâsında, onun iki yüzü görülmekde, kalb makâmına münâsib olan, o iki makâmın ilm ve ma'rifetleri ele geçmekdedir. Hazret-i Hâcenin yolu ise böyle olmayıp, o makâmda, nihâyet başlangıçda mündericdir. Onun yolunda kalb aynasında altı cihet [yön, yüz] ortaya çıkmakdadır. Bunu şöyle açılarız: Bu yolun büyüklerine göstermişlerdir ki, altı latîfeden insanda olanlar, insanın kalbinde temâmen vardır. Nefs, kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâ altı latîfe olup, altı yüzlü olmakdan bunlar kasd edilmişdir. O hâlde, diğer meşâyıhın seyri kalbin zâhirinde ve büyüklerin seyri, kalbin bâtınındadır.
Bu seyrle onun bâtınındaki bâtınlara [kalbin içinin içinin içindekilerine] kavuşurlar ve bu altı latîfeye âid ilm ve ma'rifetleri kalb makâmında ortaya koyarlar. Kalb makâmına münâsib olan ilmler bunlardır. Hazret-i Hâce fiâh-ı Nakşibendin "kuddise sirruh" derin ma'nâlı o sözünün açıklaması budur. Bu fakîre bu makâmda, bu büyüklerin hurmetine ve onların bereketiyle çok çok şeyler verilmiş, tahkîkden sonra tedkîk [hâllendikden sonra hâllerini ve kavuşduklarını incelemek] ihsân edilmişdir. (Rabbinin ni'metlerini dile getir) âyet-i kerîmesi mûcibince, o çoklukdan bir remz ve o tedkîkden bir işâret yazıyorum. ısmet ve tevfîk Allahü teâlâdandır.
Kalbin kalbinin de, kalb gibi latîfeleri vardır. Fekat kalbin kalbinde, dâirenin darlığı veyâ bilinmiyen bir sebeble, biraz önce ismlerini bildirdiğimiz altı latîfeden iki latîfe cüz'î bir yolla zâhir olmuyor. Bu iki latîfe, nefs ve ahfâ latîfeleridir. Üçüncü mertebede bulunan kalbde de durum aynıdır; ancak onda hafî de görünmüyor. Dördüncü mertebedeki kalbde deyine böyle olup, onda sır da zâhir olmuyor. Onda sâdece kalb ve rûh görünmekdedir. Beşinci mertebede, onda rûh da görünmez. Burada ancaksâdece ve yalnız sırf kalb kalır. Onda aslâ bir şeyin i'tibârı yokdur.
Sonun sonuna ve nihâyetin nihâyetine varmak için tevessül edilecek ba'zı yüksek ma'rifetleri burada bildireceğim. Allahü teâlânın tevfîkı ile derim ki, âlem-i kebîrde [kâinâtda] tafsîli [ayrıntılı] olarak zâhir olanlar, âlem-i sagîrde, ya'nî insanda icmâlen [topluca] vardır. Âlem-i sagîr parlatılır ve nûrlandırılırsa, ayna olmak hasebiyle, âlem-i kebîrde tafsîlî olarak zâhir olan her şey onda görünür. Çünki parlamak ve nûrlandırılmakla hacmi genişlemiş, sağırlık hükmü [küçüklüğü] ortadan kalkmışdır. Bunun gibi âlem-i kebîre nisbetle âlem-i sagîrde zâhir olan şeylerin hepsi, âlem-i sagîre nisbetle kalbde de icmâlen ve tafsîlen zâhir olur. Kalb âlemi olan âlem-i esgâr [en küçük âlem] parlatıldığı ve ona gelen zulmet zâil olduğu zemân, ayna olmak özelliği sebebi ile, onda da, âlem-i sagîrde tafsîlen zâhir olan şeylerin hepsi zâhir olur. Bunun gibi kalbe nisbetle kalbin kalbinde de icmâl ve tafsîl olarak aynı hâl görülür. Tafsîlin onda zuhûru, tasfiye ve nûrâniyyet sebebi ile mücmel olmasından sonradır. Üçüncü ve dördüncü mertebedeki kalbler de icmâl ve tafsîl i'tibâriyle buna benzer. Adı geçen mertebelerde tafsîli zuhûr, parlaklık ve nûrâniyyet sebebi iledir. Beşinci mertebede olan kalbin hâli de böyledir. Zîrâ o bütün besâtad, sâdelik ve onda hiçbir şeyin i'tibârının bulunmaması ile birlikde, mükemmel bir tasfiyeden sonra, âlem-i kebîr, âlem-i sagîr ve âlem-i esgârda ve bundan sonraki âlemlerde bulunan herşey onda zuhûr eder. ışte kalb hem çok dar, hem çok geniş, hem sâde, hem çok basîtdir. Hem çok azdır, hem çok çokdur. Bu sıfatları kendinde bulunduran onun gibi bir başka şey yaratılmamışdır ve Allahü teâlânın, bunun kadar münâsebeti olan bir başka yaratığı yokdur. Bunun için mahlûkâtın hiçbirisinde zâhir olmayan Allahü teâlânın şaşılacak âyet ve alâmetleri onda zâhir oluyor. ışte bu ma'nâyı izhâr husûsunda hadîs-i kudsîde, Allahü teâlâ, (Beni yer ve gökler içine almaz, lâkın mü'min kulumun kalbi alır) buyurmakdadır.
Âlem-i kebîr, zuhûr için aynaların en genişi olduğu hâlde, içindekilerin çokluğu ve tafsîlî sebebiyle Allahü teâlâ ile bir münâsebeti yokdur. Çünki kalbde hiç kesret [çokluk] ve tafsîl yokdur. Allahü teâlâ ile münâsebete lâyık olan, çok dar ve çok geniş, sâde ve çok basît, en az ve en çok olandır. Nitekim buna işâret olundu. Vaktâ ki ma'rifeti etem [çok tam] ve şühûdu ekmel olan ârif, bu çok azîz, şerefli ve kıymetli makâma ulaşınca, bütün âlemlerin ve zuhûrların kalbi olup, vilâyet-i Muhammedîye kavuşur ve Mustafânın da'vet makâmı ile müşerref olur. "Alâ sâhibihassalâtü ves-selâmü vettehıyye."
Aktâb, evtâd ve ebdâl onun vilâyeti dâiresinin altına girmekde, efrâd, ahâd ve sâir evliyâ fırkaları onun hidâyet nûrlarından istifâde etmekdedir.
O Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" nâib-i menâbidir [vekîli- dir] ve Habîbullahın "aleyhissalâtü vesselâm" hidâyeti ile hidâyet bulmuşdur. Bu kadar kıymetli ve şerefli bir nisbet, murâdlardan bir tâne olanlara mahsûsdur. Müridlerin bu kemâlden hiçbir nasîbleri yokdur.
Bu kemâl mertebesi büyük nihâyet ve çok az ele geçen bir gâyedir. Onun üstünde bu cinsden bir kemâl yokdur. Bundan yüksek bir ihsân yokdur. Binlerce sene sonra böyle bir ârif vücûda gelse, çok büyük bir ni'met ve ganîmetdir. Bereketi uzun yıllar ve zemânlarda görülür. Bu öyle bir ârifdir ki, sözleri devâ, nazarı şifâdır. Bu hayrlı ümmetden hazret-i Mehdî de bu şerefli nisbete sâhib olacakdır. Bu bir ilâhî ihsândır. Allahü teâlâ bunu dilediğine verir. O büyük ihsânlar sâhibidir.
Bu uzak devlete erişmek, sülûk ve cezbe yollarını ayrıntılı olarak derece derece temâmlamağa, tam fenâ ve kâmil bekâ makâmlarını merte- be mertebe ikmâl etmeğe bağlıdır. Bu ise, ancak Peygamberlerin efendisi ve âlemlerin Rabbinin Sevgilisine "aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti efdeluha ve minetteslimâti ekmelühâ" tam mütâbe'at etmekle [uymakla] mümkündür. Bizi Ona uyanlardan eden Allahü teâlâya hamd olsun!
Allahü teâlâdan bütün isteğim, beni Habîbine "sallallahü aleyhi ve sellem" tam uyanlardan, bu mütâbe'atda sâbit olanlardan ve Onun "sallallahü aleyhi ve sellem" şerî'ati üzre istikâmetde bulunanlardan eylemesidir. Bu düâma âmîn diyen kula Allahü teâlâ merhamet eylesin!
Bu ma'rifetler, ince sırlardan ve gizli rümûzlardandır. Evliyânın büyük- lerinden hiçbiri bunlardan bahs etmemiş, meşhûr mutesavvuflardan hiçbiri, işâretle dahî olsa bunlardan konuşmamışdır. Allahü sübhânehü ve teâlâ bu sırları bu kuluna mahsûs kılıp, Habîbinin "sallallahü aleyhi ve sellem" sadakası olarak onun diliyle ifşâ eyledi.
Beyt:
Kocakarı kapısına gelirse bir pâdişâh, Agâm,
Sen şaşırıp da çekme gizli gizli âh!
Allahü teâlânın kabûlü, bir illete, şarta ve sebebe bağlı değildir. Dilediğini yapar ve dilediğini hükm eder. Allahü teâlâ dilediklerine husûsî rahmet eder, O büyük ihsânlar sâhibidir. Ve sallallahü teâlâ alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve selleme ve bâreke ve alâ cemi'il-enbiyâi vel-mürselîn ve alel-melâiket-il mukarrabîn ve alâ ibâdih-is-sâlihîn.
Hidâyet üzre olanlara ve Muhammed Mustafâya "aleyhissalâtü ves-selâm" tâbi' bulunanlara selâm olsun! |