May 22 2007
Alemin Yaratılması Hakkında Bilinmesi Vâcib Olanlar
Salı, 22 Mayıs 2007
Okunma; 335
[ikinci Fasl]Yapmak ve yapmamakda kul ne ile mükellef ise, en evvel onları bilmek ona farzdır. Ya'nî en önce kula lâzım olan, bütün bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu bilmek ve bunun Allahü teâlâ olduğuna inanmakdır. Allahü teâlâdan başka olan her şeye ÂLEM denir[1]. :
Müslimânların avâm ve câhillerinin çoğu, ana ve babalarından müslimân olarak dünyâya gelip, yetişmişler, dilleri kelime-i tevhîde alışdırılmış, kulaklarına hep bu tevhîd kelimesi söylenmiş ve böyle büyümüşlerdir.

Ya'nî ana ve babaları onlara, "Allah birdir, kadîmdir, hiçbir şeye benzemez. Ondan başka her şey Onun yaratması ile meydâna gelmişdir" demişlerdir ve din sâhibleri, ya'nî müslimânlar, kendilerini kelime-i şehâdet, zekât, oruc, hac, ezân, nemâz, Kur'ân-ı kerîm okumak, halâl ve harâm olanları taklîd yolu ile öğrenmiş ve edinmiş hâlde bulmuşlardır. Bu bakımdan hak dîni sevmek kalblerine tatlı gelmiş ve onu hak bilmek onların i'tikâdı olmuşdur. Bundan dahâ iyisi şudur ki, Muhmmed Mustafânın "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" peygamber olduğu, mu'cizelerinden ve diğer hâllerinden pey-gamberliğinin doğruluğuna âid işâret ve alâmetler tevâtür hâlinde, arada zemân bakımından hiç kopukluk olmadan peyder pey, hiçbir şübhe bulunmadan, kendilerine varmışdır. Ve Onun hak Peygamber olduğu kalblerine yerleşmiş ve sağlamlaşmış ve bilmişlerdir ki, O "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem", insanları Hakkın tevhîdine ve Ona ibâdete da'vet etmişdir.

Bu sağlam huccet ve doğru din, onların akîdesi olmuşdur. Böylelerinin îmânı doğrudur, güzeldir. Ammâ bundan dahâ mükemmeli şudur ki, inceleme ve araşdırmağa çalışıp, bu ma'nâları bir nev'î delîl ile ortaya çıkarıp, anlamalı ve bu inceleme ve idrâk ile dîninin temelini dahâ sağlam yapmalıdır. Ammâ Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde bildirdiği huccet ve delîllerle yetinirsek, Allah için, i'tikâd bilgilerinde yeterli olur. Ehl-i sünnet ve cemâ'atin öncüleri olan Selef-i sâlihîn âlimleri bu kadarını kâfî görmüşler, umûm için bunu beğenmişlerdir. O hâlde Onları ta'kîb edenin kalbi de, dîni de selâmetde olur. Zîrâ onlara uymak mubârekdir, onlara uymamak ise bedbahtlıkdır. [2]

Allahü teâlâ Bekara sûresi 163.cü âyetinde meâlen, (Sizin Rabbiniz, zâtında ve sıfatlarında birdir ve eşi yokdur. Ondan başka ilâh yokdur. Kullarına çok merhametli ve mü'minlere rahmeti de pek fazladır) buyuruyor.

Kur'ân-ı kerîmin âyetleri açıkca gösteriyor ki, âlem, ya'nî Allahü teâlâdan başka herşey, bütün kâinât mahlûkdur, yaratılmışdır. Yaratılmışolanın ise, muhakkak bir yaratıcısı vardır. Bundan sonraki [164.]cü âyetde meâlen, (Şübhesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fâide veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allahın gökden indirip de, ölü hâldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hâzır bekliyen bulutları yönlendirmesinde, düşünen bir toplum için Allahın varlığını ve birliğini isbâtlıyan bir çok huccetler, delîller vardır) buyuruyor.

Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, Allahü teâlâ, eğer benim ilâh olduğumda,zâtımda ve sıfatlarımda bir ve eşsiz olduğumda, yakîniniz, îmânınız tam değilse, bu âyetde bildirdiğim nişân ve alâmetlere bakıp düşünün. O zemân ülûhiyyet ve vahdâniyyetimde şübheniz kalmadığını anlarsınız, buyurmakdadır.

Akl sâhibleri göklere bakınca, gökde ve göğün derinliklerinde sayısız sâbit yıldızları, oniki burcdaki yıldızları ve yedi gezegeni hep ayrı yörüngelerde bulur. Her birinin belli bir zemânda belli mesâfe kat' etdiğini, bu mesâfeden aslâ geri kalmadığı gibi ileri de gitmediğini ve bilinen hudûdu aşmadıklarını, ayın ışık, güneşin ziyâ verdiğini, diğer yıldızların ışık ve ziyâ vermekde [uzaklıkları sebebiyle] böyle olmadıklarını, güneşin ufkun üstünde durdukça gündüzün devâm etdiğini, batınca gece olduğunu, mevsimlerin dünyânın güneşin etrâfındaki hareketi ile alâkalı bulunduğunu, her mevsimin canlıların yaşamasında işe yaradığını görür. Apaçık anlaşılıyor ki, bu kadar şaşmazlığın ve nizâmın bir sâhibi vardır. Bu nizâmı kuran ve idâre edenin yıldızlar olabileceğini söylemek mümkin değildir. Zîrâ onların idâre ve nizâmı kendilerine verilmedi ki, başkasınıidâre etsin ve düzene soksunlar. Yıldızlar ve onlara te'sîr eden kuvvetden anlıyoruz ki, yıldızların seyri doğru olsa, bir dahâ geriye dönemezler ve hep hareket hâlinde bulunan, dâimâ dönüp duran bu gök cismleri, hiçbir zemân hareketden sükûnete geçemezler. Bütün bunlar gösteriyor ki, göklerde olanların hepsi, sonradan yaratılmışdır. Bunları tedbîr, teshîr, tedvîr eden ve yaratan bir yaratıcı olmadan bunlar olamaz. Gökden aşağı sarkan bulutlara bakın! Su ile yüklenmiş, ağırlaşmışlar. Rüzgâr onları sürüp götürüyor, bir araya topluyor, dağıtıyor. O bulutlardan inen yağmurlar, insanların ve hayvanların yaşamasına sebeb oluyor. Ölü topraklar onunla canlanıyor. Ba'zen o bulutlardan sağanak hâlinde yağmur yağıyor, ba'zen de geçip gidiyor, bir damla bile düşmüyor. Ba'zan bir memleketi, bir yöreyi kaplıyor, ama yüzlerce memlekete de yağmıyor.

Rüzgârlara dikkat edin! Zemân zemân çok sert esiyor. Ba'zen de hiç esmiyor, bir yaprak sallanmıyor. Kimi zemân kuzeyden, kimi zemân güneyden, ba'zen doğudan, ba'zen batıdan, ba'zen de karışık esiyor. Bu saydıklarımızdan hiçbiri, bu işleri kendi irâde ve ihtiyârı ile yapmıyor. Çünki hiçbirinin irâdesi yokdur. Bunların zemân zemân çeşitli hâllere girmesi gösteriyor ki, bunlar, kudret ve hikmet sâhibi olan kâinâtın yaratanının tedbîri, düzenlemesi ile olmakdadır ve bu tasarrufunda nice hikmetler vardır.

Toprağa bakınca, görürsünüz ki, çeşitli özelliklere sâhibdir. Toprak, ayrı kitleler olmayıp birbirine bağlıdır. Ama kimi yumuşak, kimi sert, kimisıkı, kimi gevşek, kimi alçak, kimi yüksek, kimi verimli, kimi çorakdır.Toprak her yerde aynı renkde değildir. Ma'denleri, bitkileri, meyveleri ayrı ayrıdır. Hattâ bir dalda yetişen iki meyvenin tadı ve rengi ayrıdır. Dahâçok şaşılacak şudur ki, tâze bir ağacın bir dalında bir parmak ucu kadarolmayan bir yerinde, hem derd, hem de dermân bulunmakdadır. Toprağın kimi yeri çok sıcak, kimi yeri çok soğukdur. Bütün bunları, o yerlerin hava ve suyuna bağlamak doğru değildir. Zîrâ aynı hava ve su ile yetişmiş olan bir ağacın, bir dalındaki iki meyveye güneş de eşit vurmakdadır. O hâlde bu hayrânlığı uyandıran, Hakîm ve Kâdir olan âlemin yaratıcısının
san'atındaki hikmetden başkası değildir.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde bu-nu bildirmekde ve Ra'd sûresi dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Yeryüzünde birbirine komşu kıt'alar, üzüm bağları, ekinler, bir kökden veçeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. Böyle iken yemişlerinde bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. işte bunlarda akllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır) bu-
yurmakdadır.

Aynı toprakdan ve aynı sudan beslenen bitkilerin, herbirinin tadı birbirinden çok farklı olan meyveler vermesi, Allahü teâlânın varlığının ve kudretinin en açık delîllerindendir.



[Tibyân tefsîrinde diyor ki, insanlar da buna benzer. Renkleri, şeklleri, sûretleri, heyetleri, sesleri, huyları, tabîatleri ayrı ayrıdır. Hâlbuki hepsi aynı ana ve babadan meydâna gelmişdir. Medârik tefsîrinde de şöyle bildirilir. Etkilenmelerde, nûrlarda vesırlarda kalbler ayrı ayrıdır. Her kalbin bir sıfatı, her sıfatın bir netîcesi vardır. Bazı kalbler inkârcı, bazı kalbler kibrli olur. (Âhırete inanmıyanlar var ya, onların kalbleri inkârcı, kendileri de kibrli kimselerdir) âyet-i kerîmedir. [Nahl sûresi, 22.ci âyeti]. Bazı kalbler de, Allahü teâlânın zikri ile
mutmaîn ve râhat olur. Nitekim Rad sûresi 28.ci âyetinde meâlen, (Kalbleri Allahın zikri ile huzûra kavuşanlar) buyuruluyor.
Mısra:
Yolun ayrılığına bak, nereden nereye!]


Eğer bir kimse, kendisine herşeyden dahâ yakın olan nefsine bakarsa, bu delîllerden çoğunu kendinde bulur. Allahü teâlâ Zâriyât sûre-si 20 ve 21.ci âyetlerinde meâlen, (Kesin olarak inananlar için yeryüzünde âyetler vardır) buyuruyor. Ya'nî, yeryüzünün dağlarında, denizlerinde, ağaçlarında, otlarında, ma'denlerinde ve canlılarında Cenâb-ı Hakkın kudret, irâde ve birliğine delâlet eden alâmetler açıkça sergilenmekdedir. (Kendi nefslerinizde de öyle; görmüyor musunuz?) Ya'nî, ibret nazarı ile bakın ve kendi zâtınızdaki yüksek san'at alâmetlerini görün. Zirâ kâinâtdaki her şeyden sizin vücûdunuzda bir nümûne
vardır.



[Hakâık-ı Sülemîde der ki: Kim bu alâmetleri kendinde görmez ve kendi vücûdunda kudret eserlerini bulmazsa, nasîbini yitirmiş ve hayâtdan alınacak hisseyi almamış olur. (Tefsîr-i Hüseynî). Şiir:
Kendine nazar eyle, sen sevgili bir ersin,
Kendini yere atma, sen yüksek bir yerdensin.

Sen gözünden saklısın, kemâlin bilemezsin,
Sadefini kır da çık, zîrâ çok kıymetlisin.]


O nişân ve alâmetler şunlardır ki, sen kendi yaratılışını ve yapını düşünür, bir hâlden bir hâle dönüşdüğünü göz önüne getirirsen, bilirsin ki, ana karnında bir damla su idin. Sonra kan pıhtısı oldun. Sonra ete dönüşdün. Sonra kemiklerin, bunların üzerine derin yaratıldı. Böylece hikmetli vücûdun meydâna geldi. Ona rûh verildi. Hiç şübhesiz bu noksan hâlden kemâle gelmen senin tedbîr ve irâdenle olmadı. Zîrâ değil ki, o acz hâlinde, âkıl ve bâlig oldukdan sonra bile, yaratılmış olduğun şekline bir parmak ucu kadar bir şey ilâve edemezsin. Bir organın eğri olsa doğrultamazsın, biri noksan olsa, temâmlıyamazsın. Sonra zemân geçer, o
genç ve kuvvetli hâlinden ihtiyârlığa dönersin. Sıhhatli ve sağlam iken, şimdi güçsüz ve hastalıklarla uğraşırsın. Bunu sen mi istedin de böyle oldu? Hâyır, sen istemedin. Gençliğine doymadın. Ama ihtiyârlık hâlini kendinden atamaz, değişdiremezsin.

Bütün bunları bilince, şübhesiz olarak anlarsın ki, bu hâller ve değişmeler, âlemin yaratıcısı olan Kâdir ve Hâkim hâlıkın irâde ve ihtiyârı ile olmakdadır. Ve yine yakînen anlarsın ki, bunları yapan tabî'at değildir. Çünki nutfenin, ya'nî bir damlacık menînin oluşup büyüdüğü kuvvet, birbirine zıt dört şeyden hâsıl olmakdadır. Bunlar da, harâret, bürüdet, rutûbet ve yubûsetdir. Ya'nî sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kurulukdur. Anâsırın [eşyânın] tabî'ati işte bunlardır. Ya'nî su, ateş, hava ve toprak.

Bu dördünün, hattâ bunlardan ikisinin, bunlara hükmeden ve dilediği gibi tasarruf eden bir birleşdirici olmadan bir araya gelmesi ve birleşmesi mümkin değildir.
Mümkin olsaydı, su ile ateş, bir müdebbirin tedbîri olmadan bir araya ge- lirdi. O hâlde açıkça anlaşılmış oluyor ki, hayvanların ve diğer şeylerin bedenlerindeki tabî'atin eserleri, hep hâkim ve kadîm bir yaratıcının tedbîri, düzenlemesi ile olmakdadır.

Aynı şeklde yine görüyoruz ki, tabî'atlerin eserleri [karakterlerin izleri ve tezâhürleri] ayrı ayrıdır. Birinin diğerine gâlib bulunması da mümkindir. O da gösteriyor ki, onun tedbîrini Kâdir, Kahhâr bir yaratıcı yapmakdadır. Buraya kadar anlatılanlar, âlemin mahlûk olduğunu [yokdan yaratıldığını] ve yaratılmış olanın muhakkak bir yaratıcıya muhtâc olduğunu, yaratıcı olanın, yaratılmış olmasının câiz olmadığını göstermekdedir.



[1] Tevhîdde [îmânda] ilk derece, insanın sâdece dili ile tevhîd kelimesini söyleyip, manâsını bilmemesi, hakîkatinden gâfil olmasıdır. Dili ile söyleyip, manâsını inkâr eden münâfık olur. Dil ile Lâ ilâhe illallah... demesi onu münâfıklıkdan kurtarmaz. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Bununla sâdece cânını ve malını telef olmakdan kurtarır. Nitekim hadîs-i şerîfde, (insanlarla, Eşhedü en lâ ilâhe illallah... deyinceye kadar harble emr olundum. Bu kelimeyi söylerlerse, canlarına ve mallarına dokunmam) buyurulmuşdur.

Tevhîd ve îmânda bu en aşağı dereceden üstdeki derece, tasdîkdir. Dili ile bu kelimeyi her söylediğinde, kalbinden de manâsını tasdîk eder. şöyle ki, bir âlimden yetişip ve tevhîd kelimesini ondan öğrenip, yukarıda bildirilmi olan manâsına kalbinin tasdîki ile de sâhib olur, yâhud kelime-i tevhîdi bilen bir kelâm âlimi, bu tevhîd kelimesinin manâsını iyice anlamak, inceliklerine ve derinliklerine varmak için bununla alâkalı her meseleyi iyice öğrenir, bu husûsdaki bahslere, münâkaşalara ve münâzaralara girip, bunda hiçbir eksiği kalmaz. Avâm ile kelâm âlimi arasındaki fark şudur ki, eğer bidat sâhibleri ve müşrikler, tevhîd kelimesinin manâsında aklları karışdırır, zihnleri bulandırırlarsa, kelâm âlimi buna mâni olur; avâm ise bunu yapamaz. Ammâ bunu yapamaması, onun îmân ayağını istikâmet caddesinden çıkarmaz. Ancak bidat sâhibi birisi, avâmdan olan bir kimsenin zihnini ve aklını karışdırır ve bulandırırsa, o avâm ve câhil olan kişi, o şübheleri izâle edemez. Çünki o kadar ilme sâhib değildir. Bunun için mübâhase, münâzara edecek hâlde değildir ve bu husûsda ortaya konulacak aklî ve naklî delîllerden habersizdir. Yoksa bidat sâhibi, onun ihlâsla kalbine yerleşdirdiği tevhîdi ve bu
husûsdaki sağlam akîdesini söküp atamaz. Allah korusun! işte tevhîdin bu derecesi, sâhibini ebedî Cehennemde kalmakdan koruyan mertebedir.

Bu ikinci dereceden yukarıda bulunan tevhîdin üçüncü derecesi, müşâhededir. Yanî her şeyin oluşunu, ortaya çıkışını Allahü teâlâdan görür ve bu mahlûkât âleminde vâkı olan her şeyi Allahü teâlâdan bilir. Bunun fâidesi ise, kalbin Allahü teâlâya itimâd edip, Allahü teâlâdan başka her şeyden kesilmesini sağlamakdır. Buna tevekkül derler. Tevhîdin dördüncü derecesi, görmekdir. Yanî mâsivâ diye ismlendirilen Allahdan başka herşeyi, Allahü teâlânın varlığı yanında yok sayar. Hattâ bu şeklde yok olduklarını kalb gözü ile görür. Bunun fâidesi ise, Allahü teâlânın zâtına gömülüp, Ondan başkasından ve onlara tutulmakdan kurtulmakdır.
Tevhîdin bu derecesine Fenâ ismini vermişlerdir. (Ayn-ül ilm kitâbı)


[2] Zîrâ, Ehl-i sünnet ve cemâat, Allahü teâlânın Kitâbı, Resûlullahın sünneti,Sahâbenin ve Âl-i Resûlullahın sözlerine dayanmakdadır. Bozuk düşüncelere, aslsız felsefeye, nefsî görüşlere, indî mülâhazalara aslâ açık değildir.
Bunun için Ehl-i Sünnet ve Cemâat yolunda olanlara Ehl-i Hak [doğru yol sâhibleri] denir. Diğer mezhebler böyle değildir. Onlara nefsî düşünceler, indî mulâhazalar, yanlış mukaddimeler ve felsefî görüşler karışmışdır. Bunun için onlara uymak bedbahtlık ve bidatdir. Sünnet ve Cemâat ehli olmanın alâmeti şudur: Abdüllah ibni Abbâs "radıyallahü anhümâ" buyurdu ki: "Bu meseleleri yakînen bilen sünnîdir." Bu meseleler şunlardır:
1­ Hazret-i Ebû Bekrin hazret-i Ömerden, hazret-i Ömerin hazret-i Osmândan, hazret-i Osmânın hazret-i Alîden ve Onun da diğer bütün Eshâbdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn" üstün olduğuna ve Eshâb-ı Kirâmın diğer müslimânlardan fazîletli bulunduğuna inanmak.
2­ iki kıbleyi de tazîm etmek. Yanî çok Peygamberlerin kıblesi olan Beytül mukaddese ve bizim Peygamberimizin kıblesi olan Kâbeye karşı saygılı olmak.
3­ Mest üzerine mesh etmeği câiz bilmek.
4­ Şerîatin Cennetlik olduklarını bildirdiklerinden başka, hiç kimseye katî olarak Cennetlik dememek. Cennetle müjdelenenler ise şunlardır: Peygamberler, Âşere-i mübeşşere [Cennetle müjdelenen on büyük sahâbî], Bedrde, Uhudda ve Bîat-i Rıdvânda bulunanlar, Fâtımat-üz-Zehrâ, Hasen ve Hüseyn "radıyallahü anhüm".
5­ Şerîatda, Cehennemlik oldukları bildirilenlerden başka hiç kimsenin, katî
olarak Cehennemlik olduğuna hükm etmemek. Cehennemlik olduğu bildirilenlerden bazısı iblîs ve Ebû Lehebdir.
6­ Resûl-i Ekremden "sallallahü aleyhi ve sellem" sonra hilâfet otuz senedir. Ondan sonrası meliklik, pâdişâhlık ve sultânlıkdır.
7­ iyi ve günâhkâr her müminin arkasında nemâz kılmağı câiz bilmek.
8­ Sâlih ve âsî olan cenâzenin nemâzını kılmağı câiz bilmek.
9­ Hayr ve şerrin takdîrini Allahü teâlâdan bilmek.
10­ Bâgîliği [devlete isyân etmeği] câiz görmemek. Hükmdâr ister âdil, is-
ter zâlim olsun, değişmez. (Mezâhib-i Arabîde de böyle diyor)
.

 
< Önceki   Sonraki >
Şuanda 3 misafir bağlı
eXTReMe Tracker