Tem 20 2007
Allahü Tealanın Sıfatları Hakkında Bilinmesi Gerekenler
Cuma, 20 Temmuz 2007
Okunma; 301

[Beşinci Fasl] Allahü teâlânın ismleri ve sıfatları vardır. Bu ismleri ve sıfatları da, Zâtı gibi kadîm olup, ezelî ve ebedîdir. Böyle olmasaydı, Allahü teâlâyı anlatamaz ve sıfatlandıramazlardı. Hiçbir mahlûka, Allahü teâlânın ism ve sıfatları söylenemez, verilemez. Çünki sonradan var olanın, kadîmin sıfatlarını kendinde bulundurması ve Onun ismi ile ismlendirilmesi mümkin değildir. Allahü teâlânın sıfatları kendine mahsûs, ismleri sâdece Ona hasdır. insanlar bu sıfatları ve ismleri kullansa da, kullanmasa da, bunlara sâhib olamazlar. Kullar, Allahü teâlâ için Âlim, Kâdir ve Mütekellim dediklerinde, Allahü teâlânın Zâtı ile kâim olan sıfatlarını kasd ederler. Ya'nî bu sıfatlar ve ismler, insanlar için kullanılmış olsa da, Allahü teâlâdan ayrılıp, başkasına gitmezler. Biraz dahâ açıklıyalım:

Allahü teâlânın ilm sıfatı vardır deriz. Kulları Onu ilmle tavsîf etsinler veyâ etmesinler, ilm Onun zâtından ayrılmaz. Allahü teâlânın sıfatları, Onu vasf edenlerle kâimdir diyenlere cevâb olarak deriz ki, hâyır, o zemân kadîm olan sıfatlar, muhdes [sonradan olma] olur. Muhdesle kâim olan da muhdes olur. Diğer bir cevâb olarak deriz ki, müşrikler, Allahü teâlâya yakışmıyan öyle sıfatlar söylediler ki, eğer onların bu vasflarını Allahü teâlâ için söylersek, o uygunsuz sıfatlarla Onu sıfatlamış oluruz. Allahü teâlâ, kâfirlerin kabûllenmeme ve kibrlenmeleri ile söylediklerinden, ya'nî Allahü teâlânın sıfatları sonradan olmadır, hanımı ve çocukları vardır sözlerinden, çok yüksek ve âlidir.

Allahü teâlânın, insanların sıfatlandırması ve ismlendirmesi ile değil, kendi sıfatları ve ismleri ile sıfatlanmış ve ismlendirilmiş bulunduğu anlaşıldıkdan sonra bilinmesi lâzımdır ki, Allahü teâlânın ism ve sıfatlarını bilmek, ancak, Allahü teâlânın Kitâbından, yâhud Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" sahîh hadîs ve haberlerinden öğrenilir. [1]

Böyle bir haber veyâ âyet-i kerîme ile, bunları kabûl etmiyenin özrü aradan kalkmış olur. Zîrâ mahlûk, kendiliğinden, yaratanın sıfatlarını anlıyamaz. Orada akl ve kıyâs da iş görmez. Bu da bilinince, anlaşılmış olur ki, Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde ve âlimlerin Resûlullahdan haber verdikleri sahîh haberlerde bildirilmiş olan ism ve sıfatları bırakıp, başka ism ve sıfatlar söylememelidir. Meselâ, Allahü teâlânın ilm sıfatı yerine, Ma'rifet kelimesi kullanılamıyacağı gibi, Muhabbet yerine de aşk kullanılamaz. Cûd sıfatı yerine de, yine cömerd ma'nâsında olan Sehâ kullanılamaz. Çünki Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde, Allahü teâlânın
sıfatları için, bu lafzlar [kelimeler, sözler] kullanılmamışdır. Bir kimse bu şeklde kullanmağa kalkışırsa, bid'at ve dalâlet yoluna sapmış olur.

Sıfatları anlatmağa devâm edelim: Allahü teâlânın sıfatları, Onun aynı da değildir, gayrı da değildir. Ya'nî ne Odur, ne Ondan gayrisidir. Çünki sıfat, mevsuf [O sıfata sâhib ism] olamaz. Mevsûf [ism] de sıfat olamaz. Bir kimse: "Ben Allahü teâlânın sıfatlarına tapıyorum" dese, bâtıl, [boş ve aslsız] söz söylemiş olur. Aynı şeklde, benim ma'bûdum, hayâtdır, ilmdir, kudretdir dese, yine yanlışdır. Benim ma'bûdum hayy'dır, hayât Onun sıfatıdır, âlimdir, ilm Onun sıfatıdır, kâdirdir, kudret Onun sıfatıdır demelidir. Eğer düâ ederken, ya hayât, ya ilm derse, bâtıl söz söylemiş  olur. Buradan anlaşıldı ki, sıfatlar O değildir.

Şimdi Onun "celle celâlühü" gayri olmadıklarını da açıklıyalım: Başkalık, Allahü teâlâ ve sıfatları için câiz değildir. Çünki başkalık iki ayrı şey için söylenir ki, bunlardan biri yok olunca, diğeri yerinde kalır. Yâhud bunlardan birinin olmaması, diğerinin vücûduna [varlığına], te'sîr etmez. Bu ise, Allahü teâlâ ve sıfatları için câiz değildir.

Sıfatları hakkında bilinmesi îcâb edenlerden biri de, Allahü teâlânın sıfatlarından hiçbiri, bir başka sıfatının gayri de değildir. Biraz önce bunun açıklaması yapıldı. Ammâ bir sıfat diğer sıfatın aynı da değildir. Çünki iki sıfat bir sıfat olmaz. Kudret sıfatı kudretle alâkalı şeylerde söz konusu olup, ilmle alâkalı şeylerde kullanılmaz. ilm de, bilgi ile alâkalı olup, kudretle alâkalı şeylerde kullanılmaz. Buradan anlaşılmış oldu ki, hiçbir sıfat diğer bir sıfatın aynı değildir, gayri de değildir.

Allahü teâlânın sıfatları için, mütegâyir [başka başka], yâhud mütemâsil [benzer], yâhud mütecânis [hem cins, aynı cins], yâhud mütedâdd [birbirine zıt] demek doğru değildir.[2] Zîrâ bunlar mahlûklara âid sıfatlardır. Allahü teâlânın sıfatları mahlûkâtın sıfatları gibi değildir ki, mahlûkâtın hâlleri Onun için söylenebilsin. Böyle şeyler, Allahü teâlâ ve Onun sıfatları için câiz değildir.

Allahü teâlânın ezelî ismlerinden biri Hâlıkdır. Hâlık [halk edici,yaratıcı]lık Onun sıfatıdır. O mahlûk değildir. Râzıkdır [rızk vericidir], rızk verilen değildir. Aynı şeklde Rabdır [terbiye eden, yetişdirendir], terbiye olunan değildir. Bu ikincilerin hepsi mahlûkâta âid olup, fi'lden önce, onlara fâil denmez. Allahü teâlâ kadîm olduğundan, kadîm olmıyan, yeni sıfatlar, sonradan olma vasflar, Allahü teâlâ için söylenemez. Allahü teâlânın zâtî sıfatları ile fi'lî sıfatları arasında, ezelî olmaklık bakımından fark yokdur. Allahü teâlâ meâl-i şerîfi, (Kendinden başka ma'bûd bulunmıyan Allah, Hayydır ve Kayyûmdur) olan Bekara sûresi 255.ci âyet-i kerîmesi ile ve meâl-i şerîfi, (O işitendir ve görendir) olan Şûrâ sûresi 11.ci
âyet-i kerîmesi ile zâtî sıfatlarını medh etdiği gibi, meâl-i şerîfi, (O, yaratan, var eden, şekl veren Allahdır) olan Haşr sûresi 24.cü âyet-i kerîmesi gibi âyetlerle de fi'lî sıfatlarını medh etmekdedir ve bildirmekdedir.

Buradan anlaşılmış oldu ki, Allahü teâlâyı fi'lî sıfatlarla anmak, Onu medh etmekdir. Eğer mahlûkâtı yaratdığı için bu medhi hak etmiş olsaydı, halka muhtâc olurdu. Hâlbuki muhtâc olmaklık, sonradan yaratılmış olanın sıfatı olup, kadîm olanın hâli değildir. Bu sıfatlar mahlûkâtı yaratmakla alâkalıdır denirse, yaratmadan önce medhi hak etmemiş olur ma'nâsı taşıdığından, bu da Allahü teâlâya nâkısa getirir. Allahü teâlâ noksanlık ve kusûrdan münezzehdir. Onların, önce hâlık değildi, sonra hâlık oldu sözleri, sıfatların değişirliğini, başka şekle girdiğini, bir hâlin bitip başkasının başladığını ifâde etmekdedir ki, bunların hiçbiri Allahü teâlâ ve Onun sıfatları için doğru değildir. Hâlıklık, yaratmak, hep Onun
sıfatıdır, hiç birşey yaratmasa da, yaratmak sıfatı olmazsa, yaratma işi nasıl mevcûd olacak, meydâna gelecek. Öyle olmak mahlûklara mahsûs lup, fi'l olmadan onlara fâil denmez. Zîrâ onların kudreti, peyder pey onlarda yaratılıyor. işi yapmadan önce, onlarda işi yapma kudreti yokdur.Allahü teâlâ ise, bütün sıfatları ile kadîmdir. Yaratmasa da, ezelde yaratma kuvveti vardır. Buradan anlaşılmış oldu ki, kudretli hâlık Onun kadîm ismidir ve halk bu ism vâsıtasıyla yaratılmışdır. Yoksa Allahü teâlâ, mahlûkâtı yaratdığı için, kudretli hâlık olarak anılmamışdır. Eğer yapabildiğini yapmazsa, yine kudretli ve yapabilecek olur. Yapmak, yapabilmenin şartı değildir. Hak teâlâ yaratmağa, rızk vermeğe ve bağışlamağa muktedirdir, ya'nî hâlık, râzık ve gafûrdur demek, ille yaratacak, rızk verecek ve bağışlayacak demek değildir.

Bilinmesi lâzım gelenlerden biri de, Allahü teâlânın sıfatlarını belli bir sıra dâhilinde bildirmek doğru değildir. Ya'nî sıfatlarından hiçbiri diğerinden önce değildir. Orada öncelik ve sonralık olmaz. Öncelik ve sonralık mahlûklara âid sıfatlardandır [3]. Zîrâ önce yaşayan bir kişi olacak ki, ardından ona âlim denebilsin. [Ya'nî insanlar için önce hayât, sonra ilm
sıfatları bir sıra ile bildirilir.] Hâlbuki Allahü teâlâ hep hay, hep âlim idi ve hep böyle olur. Ne ilmi kudretinden evvel, ne de kudreti ilminden evvel idi.

ismleri hakkında da, bir mes'ele hâric, sıfatlar için söylenmiş olanları söyleriz. Bu da ism ve müsemmâ mes'elesi olup, ehl-i kıble arasında ihtilâşıdır. Ya'nî ism zâtının aynı mıdır, yoksa Ondan gayrisi midir? İsm müsemmâdan, ya'nî zât-ı ilâhîden gayridir diyenlerin sözünü i'tikâd olarak almamalıdır ki, beğenilen kavl [söz] değildir. Çünki Allahü teâlâdan gayri olan her şey muhdesdir, ya'nî mahlûkdur ve sonradan olmadır. Allahü teâlâ için ise, mahlûk kelimesini söylemek hiç uygun değildir. O "celle ve alâ" böyle sıfatlardan, noksanlık ve ihtiyâc ma'nâsı taşıyan vasflardan çokyücedir, münezzehdir.

Gelelim Selef-i sâlihîn ve onlardan sonra gelen Ehl-i sünnet ve cemâ'at âlimlerinin sözlerine: ilk asrın ileri gelen âlimleri bunun gibi mes'elelerde konuşmağı bid'at saymışlar ve buyurmuşlardır ki, bizim, Allahü teâlânın ismleri ve sıfatları olduğuna, bu ism ve sıfatların sonradan olma eksiklik ve lekelerinden temiz bulunduğuna tam i'tikâdımız olunca, aynı
da değildir, gayrı da değildir gibi sözleri dile almamamız, ihtiyâta dahâ yakındır ve bu yol selâmet [kurtuluş] yoludur. ilmi eksik, anlayışı az olan müslimânlara dahâ uygundur. Diğer vecihleri, ma'nâ ve deyişleri bildirmemizin sebebi, bu ihtilâf ve ayrılıklar, sıradan insanlar ve avâm arasında yayıldığı ve açıkça konuşulduğu içindir. Ma'nâlarını iyi anlarlarsa, şübheye
düşmekden kurtulurlar. Zîrâ bu i'tikâd mes'elesidir; küçük bir ayrılık veyâ şübhe mü'mini büyük zarara sokar.

Birinci asrdan ve Selef-i sâlihînden sonraki âlimlerden bir kısmı, "ism,müsemmâ değildir, müsemmâdan gayrisi de değildir" demişlerdir. Sıfat ve mevsûfda geçdiği gibi. Orada bu bahsi, delîlleri ile açıklamışdık. Diğer bir kısm âlimler diyor ki, aslında ism ve müsemmâ birdir. Delîli de şudur: Allahü teâlâ Nisâ sûresi 36.cı âyetinde meâlen, (Allaha ibâdet edin
ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın) buyuruyor. Eğer ism, müsemmânın gayrisi, ya'nî zât-i ilâhîden başkası olaydı, ma'bûd [ibâdet olunan], müsemmâ değil, ism olurdu. Bir kısmı da diyor ki, Allahü teâlânın, Mevcûd, Kadîm gibi zâtının ismlerinde ism ve müsemmâ birdir. Sıfatların ismlerinde, ne müsemmâdır, ne de müsemmâdan başkadır. Sıfatları anlatırken
bunu bildirmişdik.

Âlimlerimizden her üç fırkanın, hepsinin delîlleri vardır. Herbiri kendi re'yini isbât etmekde ve yine herbiri Allahü teâlâyı tenzîhde çok dikkat göstermekdedir. Fekat ihtilâf olduğu ve insanlar tam anlıyamadığı için, bu sözlerde düşünüp, bu üçünden birini kendine i'tikâd edinme endîşesiyle, onlara yardım için diyelim ki, ism müsemmâdan gayridir demesinler.
Çünki bu sözde dînine zarar vardır. Biraz önce buna âid ma'lûmât vermişdik.

Allahü teâlânın ismlerini ve sıfatlarını, zâtı gibi hudûs emârelerinden, ya'nî mahlûkâta benzer, sonradan olma sıfatlardan münezzeh bilmelidir ve yine bilmek lâzımdır ki, Kitâb ve Sünnetde, nerede Allahü teâlânın bir ismi geçmişse, ondan murâd müsemmâdır, ya'nî O ismin sâhibidir. Murâd ve maksad müsemmâ olunca, ism ve müsemmâ bir olmuş olur. Eğer bir kimse bu sözü anlıyamazsa, biraz önce söylediğimiz usûlü esâs kabûl etsin ve o, Allahü teâlâyı, bütün ism ve sıfatları ile Kadîm bilince, bu mes'eleyi bilmemesinin ona bir zararı dokunmaz inşâallah-ül azîz.

[1] Allahü teâlânın bu sıfatları, zâtının aynı değildir, zâtının gayri de değildir. Eğer aynı olurlarsa, sıfatlar olmamış olur. Eğer zâtdan gayri olurlarsa, zât onlarsız mevcûd olmuş olur. Hâlbuki Allahü teâlânın zâtı sıfatlarsız mevcûd değildir. Eğer başka olsalardı, zâtdan ayrı olmaları mümkin olurdu. Hâlbuki Allahü teâlânın sıfatları, Onun zâtından aslâ ayrılamaz. (Şerh-i Akâid-i Nesefî)


[2] iki gayri şey ona denir ki, birbirinden ayrılmaları mümkindir. Bunun gibi hiçbir sıfat, diğer bir sıfatın zıddı ve münâkızı [muhâlifi] değildir. Demek ki, rızâ [beğenmek] sahat [beğenmemek, kızmak]ın aynı değildir, zıddı da değildir. Kızmak da, beğenmenin aynı da, zıddı da değildir. Çünki, Allahü teâlânın rızâsı, Onun kızmasını, gadabını izâle etmez, gidermez. Bir sıfatı, diğer sıfatını meşgûl etmez. Zîrâ Allahü teâlânın sıfatlarının birbirlerini meşgûl etmeleri, birbirlerine mâni' olmaları ve sıfatlarının zevâl bulmaları diye bir şey yokdur. (Fetâvâ-i birehne)


[3] imâm Huccet-ül islâm "rahimehullahu teâlâ", ismi, tavsîf yoluyla kullanmak ile, ismlendirme şeklinde kullanmak, ayrı şeylerdir, dedi ve buyurdu ki: Bir şeyi ismlendirmek, müsemmâda, ya'nî ism verilecek o şeyde bir nev'î tasarruf dur. Böyle bir tasarrufa ise, ancak babanın, efendinin ve benzerlerinin hakkı vardır. Eğer bunlardan başkası ism koyarsa, o kişi kızar ve bana ism vermek ona mı düşdü der. Ya'nî ism koyma hakkına sâhib olandan başkası bir kimseye ism veremez. Başkasının yapacağı şey, bu yakınlarından birinin verdiği  ism ile o kişiyi çağırmakdır.
O hâlde kulun ne haddine ki, mutlak tasarruf sâhibi olan ve hiç kimsenin kendisinde tasarrufda bulunması mümkin olmıyan, Allahü sübhânehü ve teâlânın münezzeh, müberrâ ve temiz zâtına, kendiliğinden bir ism vermeğe kalksın. Bizim üzerimize vâcib olan, Allahü teâlânın kitâbında ve vahyin açıklanması olan Habîbinin "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" sünnetinde bildirilmiş olan ismler ile hitâb etmekdir. Nitekim Allahü teâlâ A'râf sûresi 180.ci âyetinde, ((Esmâ-ül-hüsnâ) En güzel ismler Allahındır. O hâlde Onu o güzel ismlerle çağırın. Onun ismleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar ya makda olduklarının cezâsına çarpdırılacaklardır) buyuruyor.
Bunun gibi Allahü teâlânın Habîbini "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" de,Allahü teâlânın onu ismlendirdiği, yâhud Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" kendini ismlendirdiği şerefli ismlerle çağırırız. Nitekim kendisi "aleyhissalâtü ve sellem", (Ben Hâmidim, Muhammedim, Ahmedim, Kâsımım, Âkıbım, Hâşırım ve Mukfîyim) buyurmuşdur. (Akâid-i Nesefî)

 
< Önceki   Sonraki >
eXTReMe Tracker