Kelâm-ı Kibar

Akıllı kimse, korktuğu başına gelmeden önce, onun çaresine bakar. Ebû Osman Hîrî "Rahmetullahi Aleyh"

Vintage

Something Different for Joomla

Sıfatların Mertebeleri ve Müşkil ve Müteşabihlerin Kısımları
Cuma, 20 Temmuz 2007
Okunma; 1739

Kur'ân-ı kerîmde ve sahîh hadîslerde Allahü teâlânın sıfatları hakkında bildirilenlere, bildirildiği gibi îmân etmek şart olup, bunlar üzerinde rey ve kıyâsla, ya'nî ictihâdla söz söylemek harâmdır. [1] Çünki bu konu, bir kimsenin kendi ictihâdı ile konuşabileceği, yâhud zan ve düşüncesini ileri süreceği, yâhud mevzû'yu hafîfe ve kolaya alacağı seviyeden çok dahâ yüksek ve büyükdür. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde buna işâret ediyor ve A'râf sûresi 33.cü âyetinde meâlen, (Ey Habîbim, de ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günâhı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delîl indirmediği bir şeyi Ona ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi harâm kılmışdır.) [2]

Bu konuda Kitâb ve Sünnetin hudûdunu aşan iki fırka vardır. Biri âyet ve hadîslerde sıfat olarak bildirilen ismler olup, bunlara zâhirî [görünüş] ma'nâsı vermekde, o kadar ısrâr ve taşkınlık etdiler ki, iş benzetmeye ve şeklle bildirmeye kadar vardı. Öbür fırka ise, bu ism ve sıfatları zâhirden o kadar uzaklaşdırdılar ve yok etdiler, hakîkatden mecâza taşımakda o
kadar gayret ve çaba gösterdiler ki, nerede ise kullanılmaları lüzûmsuz oldu ve bu sıfatların ismlerini inkâr etdiler. Bu iki fırka da, dalâletdedir, doğru yoldan ayrılmışdır.

Hak ve doğru mezheb burada, iki tarafdan birinde bulunmıyandır. Sevâd-ı a'zam denen Ehl-i sünnet ve cemâ'atin, Kur'ân-ı kerîmde ve sahîh hadîslerde, Allahü teâlânın sıfatları ve sıfat ma'nâsı taşıyan ifâdeler hakkındaki sözleri üç kısmdır:

Biri, açık olanlar. Allahü teâlânın ilmi ve kudreti gibi. Burada en doğ-ru söz, böyle sıfatlarda, te'vîl [göründüğü ma'nâsından başka ma'nâ vermek] câiz değildir. Onun esâs ma'nâsı, kelimenin zâhirinden anlaşılandır.

Diğeri, zâhir ma'nâyı vermeli ve hangi lafz üzere geldiyse onu sürmeli ve mecâz ma'nâsına götürmemelidir. Bir şeyin hakîkatinden, şübhesiz bilgi ve tam yakın edinilmiyor ve bir şeyler örtülü kalıyorsa, rey ve ıyâs ile hakîkatini açmamalı, onu zâhir ma'nâsıyla kabûl etmeli, nitelik
ve niceliği ona yaklaşdırmamalıdır. Yed, vech, sem', basar [el, yüz, kulak, göz] bu kısma girer. Bunlar hakkındaki i'tikâd şöyle olmalıdır ki, bunlar ve buna benzer olanlar, a'za değil, [organ değil] ya'nî vücûdun bir kısmı değildir. Bunlar Allahü teâlânın sıfatlarıdır. Bunların nasıllığı yokdur, olması da câiz değildir. Ehl-i hak bu ikinci kısmı inceleyip, o ismlerin hakîkatleriyle alâkalı olarak, "Bu sıfatlar da yorumlanmaz; zîrâ teşbîh ve temsîle, ya'nî benzetmeye ve şekllendirmeye yol açar. Mecâza da haml edilmez. Çünki Kitâb ve Sünnet, bunun aksine hükmediyor" dediler ve Hakkın, bu iki yolun ötesinde [ya'nî teşbîh ve tecsimin ­ki böyle diyenler müşebbihe ve mücessimedir-] bir başka yolu, îzâhı vardır buyurmuşlar ve onlar bu yolu seçmiş ve beğenmişlerdir.

Bu husûsda te'vîl yanlışdır dediklerinin delîllerinden biri şudur ki, bu sıfatlardan hiçbiri yokdur ki, eğer te'vîle cevâz verilirse, muhtelîf birkaç te'vîlden birine girmesin. şübhesiz o birkaç şeklde olan ma'nâlandırma dan biri doğru, diğerleri yanlış olur. Allahü teâlânın sıfatlarına yanlış ma'nâlar veren ise, ma'zûr olmayıp, aksine dînini tehlükeye sokmuş
olur. Bunun da delîli şudur ki, bu konuda, ya'nî müteşâbih âyet ve hadîslerle işâret olunan sıfatları te'vîl etmek doğrudur diyenler, yed [el] sıfatını, kuvvet ve kudret ve ni'met ile te'vîl etmişler ve Allahü teâlânın kelâmı, onların sözlerinin fâsid ve bozuk olduğunu gösteriyor. Zîrâ yed [el] kelimesi Kur'ân-ı kerîmde, tesnîye şeklinde, ya'nî iki el olarak bildirilmekdedir ve Sad sûresi 75.ci âyetinde meâlen, (Allah: "Ey iblîs, iki elimle yaratdığıma secde etmekden seni men' eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin" dedi) ve Mâide sûresi 64.ci âyetinde meâlen, (Yehûdîler, Allahın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay, dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve la'net olasılar! Hâyır, bilâkis, Allahın elleri açıkdır, dilediği gibi verir...) buyurulmakdadır. [3]

Ammâ Allahü teâlâ için iki kuvvet, iki kudret sâhibi denmez. Eğer kuvvet ve kudreti kasd ederek söylense, yine doğru olmaz. Çünki hiç şübhe yokdur ki, (Ey iblîs, iki elimle yaratdığıma secde etmekden, seni men' eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin) meâlindeki [Sad sûresi, 75.ci] âyet-i kerîmesinde Âdem aleyhisselâma âid husûsî bir fazîlet var idi ki, bu şeref, Ona secde ile emr olunan meleklerde yok idi. Yok, eğer, "Ey iblîs, kuvvet ve kudretimle yaratdığım bir kimseye secde etmekden seni hangi şey men' etdi" buyurulsaydı, Âdem aleyhisselâmın bir başkası üzerine fazîleti olmaz ve o zemân iblîs, "Beni de kuvvet ve kudretin ile yaratmışsın" diyebilirdi. Böylece bütün canlılar, cansızlar ve bitkiler, bu fazîletde Âdem aleyhisselâmla eşit olurlardı.

Yed [el] kelimesini, ni'met ile de te'vîl etmek [yorumlamak] doğru değildir. Zîrâ Allahü teâlânın ni'metleri sayılamıyacak kadar çokdur. O hâlde bunlara iki tâne demek, bir ma'nâ ifâde etmez. Şunu da söyliyelim ki, ni'met mahlûkdur. Mahlûkun mahlûku yaratması ne mümkin! Böyle hadîs-i şerîfler çokdur ve böyle te'vîllerin yapılamıyacağını bildirmekdedirler. Kur'ân-ı kerîmdeki ve hadîs-i şerîşerdeki halka hitâbı, Arabların bildiği ve dillerinde kullandığı ma'nâya haml etmek lâzımdır. Arab usûlüne uymıyan te'vîlleri kullanmağa i'tibâr olunmaz. Biz nerede te'vîli beğenmediysek, ya o te'vîli, Kur'ân-ı kerîmin geldiği ve hadîs-i şerîfin bize ulaşdığı dile tam uygun bulmadığımızdandır ki, onu red ediyoruz, yâ da lafzı [o sözü] bir kaç ma'nâya geldiğini görüp, murâd-ı ilâhînin, bunlardan hangisi olduğu anlaşılamadığından, te'vîl etmemeli diyoruz. istivâ, nüzûl ve benzerleri bu kısmdan olup, zâhirini kabûl etmeli, bâtınına, iç ma'nâsına geçmemelidir. Nasıl olduğu ile uğraşmamalıdır. Çünki Allahü teâlâ ve sıfatları için nasıl diye sorulmaz. Konuşmada te'vîle ihtiyâc düşerse, te'vîl edilmesi lâzım gelirse, biz te'vîli inkâr etmeyiz. Ammâ bildiğimiz zâhirini,
ya'nî görünüş ma'nâsını huccet ve delîlsiz bırakmağı câiz görmeyiz. Bize bu husûsda şu kadarı yeter ki, nasıllığı ile uğraşmayız ve Allahü teâlâ hakkında, nasıldır, ne gibidir süâlleriyle ve cevâbları ile uğraşmayı Âl-i imrân sûresi 7.ci âyetindeki, (Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu te'vîl etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Hâlbuki Onun te'vîlini ancak Allah bilir. ilmde yüksek pâyeye erişenler ise, Ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. Bu inceliği ancak akl-ı selîm sâhibleri düşünüp anlar) beyânı kısmından sayarız. Ba'zıları "ver-râsihûne" kelimesinin başındaki vav harfini bağlaç
kabûl etmişlerdir ki, bu takdîrde ma'nâ şöyle olmakdadır: (Hâlbuki Onun te'vîlini ancak Allah ve ilmde yüksek pâyeye erişenler bilir.)

Bir diğer kısm dahâ vardır ki, onlar gerçekde sıfat kısmından değilerdir. Lâkin sıfat yapısına benziyen bir takım lafzlarla sıfat ma'nâlarından bir ma'nâya gelir ve arab dilinde, onun ma'nâsı açık olur. Bu kısm te'vîl olunabilir. Eğer buna görünüş ma'nâsı verilirse, fesada ve yoldan çıkmağa sebeb olur. Meâl-i şerîfi (Allaha karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun) olan Zümer sûresi 56.cı âyet-i kerîmesini böyle ma'nâlandırmakda hiçbir âlim duraklamaz. Hadîs-i şerîfde, (Hacer-ül esved yeryüzünde Allahın [sağ] elidir [eliyledir]) buyuruldu. Buna görünüş ma'nâsı vermek ilhad [dinden çıkmak] olur. (Yemen tarafından Rahmânın nefesini buluyorum) hadîs-i şerîfine de görünüş ma'nâsı verilirse, çok bozuk bir şey ortaya çıkar. (Bana yürüyerek gelene, ben seyirterek giderim) hadîs-i kudsîsine görünüş ma'nâsı vermek, teşbîh [mahlûklara benzetme] olur. Ama bunun ma'nâsı açıkdır. Allahü teâlâ kullarına ihsân ve kerem sıfatları ile tecellî etmek istedi de, onların anlıyabileceği bir tarzda, Peygamberin "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" dili ile onlara haber verdi ki: (Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.) Buradan, maksadın, sen hangi amelle bana yaklaşırsan, ben sana o yapdığının kat kat sevâbını veririm, olduğu anlaşılmış oldu. Bu husûsda çok müşkil ve te'vîli çok zor hadîsler vardır. Te'vîlleri zarûrî olmakla berâber, o te'vîl için uygun söz bulmak [o ma'nâyı ifâde edecek kelime bulmak] imkânsız olduğundan, istiyerek onun te'vîline girmek harâmdır. Meâl-i şerîfi, (Hakkında bilgin bulunmıyan şeyin ardına düşme) olan isrâ sûresi 36.cı âyeti buna bir örnekdir.

Hak yolda olanların, Allahü teâlânın sıfatları, müşkillerin ve müteşâbihlerin beyânı, açıklanması hakkında mezhebi, görüşü ve yolu budur.


[1] Bir insan kendi ismi ile çağrıldığı gibi, meselâ Zeyd, Amr, [Ahmed, Hasen]
    dendiği gibi, bir sıfatla çağrılmak istenildiğinde de, güzel ve övücü sıfatlardan
    başkasıyla çağrılmamalıdır. Şerîf, âlim gibi sıfatlarla hitâb edip, uzun, siyâh,
    beyâz gibi sıfatlar kullanmamalıdır. Bu sıfatlara sâhib olsa da söylememelidir.
    Bunlar hakâret için söylenen sözlerdir. Bunun gibi, Hak Sübhânehüyü de,
    Onun şerefli ve yüksek ma'nâlı ismlerini söyliyerek dile almalıdır. Onun bu
    ismleri tevkîfidir. [Yâ kendisi, yâ vahyini beyân eden Habîbi bildirmişdir.] Yâ-
    hud da noksanlık ma'nâsı taşımayıp, ta'zîm, saygı ve yüceltme ifâde eden sı-
    fatlar kullanmalıdır. O hâlde, ey maymunların ve domuzların yaratıcısı deme-
    melidir. Ey âlemin hâlıkı demelidir, her ne kadar maymun ve domuz, âlem sö-
    zünün ma'nâsına girse de. Ey ok atıcı veyâ öldürücü dememeli, yalnız olarak
    yâ Müzill [aşağılıyan] söylememeli, ya'nî yalnız başına kullanıldığında bir hor-
    lama [ayblama, aşağılama, noksan getiren] ma'nâlardan kaçınmalıdır. Hâlbu-
    ki Müzill, Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından, ya'nî Kur'ân-ı kerîmde bildir-
    diği doksandokuz güzel ismlerinden biridir. Ammâ Müzill, tek başına kullanıl-
    dığında ma'nâsında bir medh ve ta'zîm yokdur. Bunun için, yâ Muizz [ey yü-
    celten], yâ Müzill [ey alçaltan] birlikde kullanılmalıdır. Çünki iki ismin birlikde
    kullanılmasında medh vardır. Zîrâ izzet ve zillet Ondandır. Bunun gibi Hâfıd
    [düşüren] ism-i şerîfini yalnız kullanmamalı, Râfi' ism-i şerîfi ile birlikde kulla-
    nıp, çıkaran ve indiren, gerçekde Odur bilmelidir.
[2] Bunun için, yed, vech, istivâ [ya'nî Kur'ân-ı kerîmde bildirilen ve terceme
    edildiğinde insanı hâtırlatan el, yüz, oturma ma'nâlarını düşündüren] ve ben-
    zerlerini farsçaya ve diğer dillere çevirmeği câiz görmemişlerdir. Eğer bunları
    söylemek îcâb ederse, âyet ve hadîsde geçdiği gibi söylemelidir. Bir kimse,
    halektü biyedeyye [Ey iblîs, iki elimle yaratdığıma secde etmekden seni
    men' eden nedir?] âyetini okurken, elini hareket etdirse, veyâ (Mü'minin
    kalbi Rahmânın parmaklarından iki parmağı arasındadır...) hadîs-i şerîfini
    söylerken, parmağına işâret etse, Onun elini ve parmağını kesmelidir. Çünki
    bu hareket teşbîh ve tecsîm ma'nâsı ifâde etmekdedir. Ya'nî Allahü teâlâ, in-
    san gibidir, insan gibi parmakları vardır ve maddedir düşüncesini taşımakda-
    dır. Hâlbuki Allahü teâlâ bu gibi şeylerden münezzehdir. Buradan bir dahâ
    anlaşılmış oldu ki, ism ve fâide benzerliği dışında, Allahü teâlânın sıfatları ile
    halkın sıfatları arasında bir ortak taraf ve benzerlik yokdur. (Akâid-i Hüseynî)

[3] İki elin zikri, Âdem aleyhisselâmın yaratılmasının Allahü teâlâya hasseten nis-
     bet edilmesindendir. Ya'nî ben, onu, ana-baba ve başka vâsıtalar olmadan
     yaratdım demekdir.
     Allahü teâlânın elleri açıkdır, ya'nî cömerdliği bol, keremi ziyâdedir, demek-
     dir. Yed de sem', basar ve vech gibi Allahü teâlânın zâtî sıfatlarındandır. Ona
     inanmak ve nasıl olduğunu araşdırmamakdan başka çıkış yolumuz yokdur.
     Nasıl olduğuna müdâhale edip, konuşmak haddi aşmak olur. (Tefsîr-i Hüseynî)
     O hâlde, Allahü teâlâ Peygamberlerinin dili ile bildirdiği kendi sıfatlarını, bil-
     dirildiği şeklde al, ve sakın te'vîle kalkışma! Onun sıfatlarının her biri Sem'
     [işitme], Basar [görme], Kelâm [söyleme] ve diğer sıfatlar gibi, Hak teâlâ-
     nın kendi zâtında bulunduğunu bildirdiği, zâtına lâyık ve münâsıb sıfatlar-
     dır. Bunun gibi müteşâbih âyet ve hadîslerde bildirilmiş olan, yed [el],
     vech [yüz], ayn [göz], Cenb [yan], Kadem [ayak], Yemîn [sağ], isba' [parmak],
     istivâ ber arş [Arşın üzerinde karar kılmak], Meci' [gelme], Nüzûl [inme] gi-
     bi sözler ve kelimeler hakkında Selef-i Sâlihînin mezhebi, ya'nî usûl ve yo-
     lu odur ki, yedi [eli] kudret, Vechi zât, aynı basar, istivâyı istilâ... ile te'vîl
     etmemeli, Âl-i imrân sûresi 7.ci âyetinde meâlen bildirildiği gibi, (Allahü te-
     âlânın bu zâtı, sıfatlarının zât-i pâkine lâyık ve münâsıb olduklarına îmân
     etdim) demelidir. (Akâid-i Hüseynî)

 
< Önceki

İlahi Arşivi

Namaz Vakitleri

Joomla Templates by JoomlaShack