|
Cuma, 20 Temmuz 2007 |
Okunma; 189 Nihâyet-ün-nihâyeye kavuşmuş olanlar, geriye dönüşde de n aşağı mertebeye inerler. Nihâyet-ün-nihâyeye kavuşmuş olmanın alâmeti, işte bu en aşağı mertebeye inmekdir. Geriye dönüş ve iniş, bu şeklde olunca, geriye dönen ve çıkdığı gibi en aşağı mertebeye inen, temâmen sebebler âlemine müteveccih olur. Onun bir kısmı Hak sübhânhuya, bir kısmı ise insanlara müteveccih [yönelmiş, yüzünü çevirmiş] değildir. Zîrâ bu hâlde bulunmak, nihâyet-ün-nihâyeye [sonun sonuna] kavuşmamanın alâmetidir ve böyle olan en aşağı mertebeye inemez. Ya'nî demek istiyoruz ki, mü'minin mi'râcı olan nemâz kılma esnâsında geriye dönmüş velînin latîfeleri [kalb, rûh, sır, hafî ve ahfa ve nefs]inin
Allahü teâlâya husûsî teveccühü hâsıl olur ve nemâz bitinceye kadar devâm eder. Nemâzdan sonra, yine bütün varlığıyla insanlara döner. Lâkin farz ve sünnetleri edâ ederken, altı latîfe Allahü teâlâya müteveccih olur. Nâfile nemâz esnâsında ise, yalnız latîfelerin en latîf olanı ile müteveccih olmakdadır. (Allahü teâlâ ile öyle zemânlarım oluyor ki...) hadîs-i şerîfi, herhâlde bu husûsî vakte işâretdir ki, bu da nemâza mahsûsdur. Bu işârete bizi yaklaşdıran delîl de, (Gözümün ışığı [bütün neş'em] nemâzdadır) hadîs-i şerîfidir. Bu karîneye [ipucuna] ekleyeceğimiz iki işâret dahâ vardır ki, bunlar da sahîh keşf ve sarîh ilhâmdır. Bu ma'rifet bu fakîre mahsûs ma'rifetlerdendir. Meşâyıh bu kemâli, iki teveccüh arasını birleşdirmede bilmişlerdir. Her şeyin en doğrusunu Allahü teâlâ bilir.
Vesselâmü alâ menittebe'al-hüdâ veltezeme mütâbe'at-el Mustafâ aleyhi ve alâ âlihis-salevâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ.
|