Tem 20 2007
Mebde ve Me'âd: 10. Bölüm
Cuma, 20 Temmuz 2007
Okunma; 255
Bir tâlib bir şeyhin [mürşid-i kâmilin] huzûruna gelince, şeyh ona istihâre etmesini söylemelidir. Üçden yediye kadar istihâre et-dirmelidir. ıstihârelerden sonra istek ve arzûsunda bir tezebzüb [dalga-lanma ve tereddüd] meydâna gelmezse, ona büyükler yolunu açmalıdır.

İk iş ona tevbeyi öğretmekdir. Bunun için iki rek'at tevbe nemâzı kılmasını söylemelidir. Zîrâ bu yolda tevbesiz adım atmak fâidesizdir. Ammâ tevbede icmâl [kısa ve topluca bütün günâhlardan tevbe etmek] yeterlidir. Tafsîlini dahâ sonraya bırakır. Çünki bu günlerde, ya'nî ilk zemânlar himmetler düşük, kalbler dağınık olup, arzû edilen netîce elde edilemez. Eğer başdan tafsîli tevbe etmeğe mecbûr edilse, bunun ciddî olabilmesi için epey bir zemân gerekir. Bu zemân zarfında istek ve arzûsunda  bir  gevşeklik  ve  soğuma  meydâna  gelebilir  ve  bu  yüzden  istediği şeyden  geri  kalabilir.  Hattâ  başdan  yapılan  tafsîli  bir  tevbe  beklenen

netîceyi vermeyebilir.

Bundan sonra, tâlibin hâline münâsıb olan bir vazîfe vermelidir. ısti'dâd ve kâbiliyyetine uygun zikr ta'lîm ve telkîn etmelidir. Yoldaki işini kolaylaşdırmak için tâlibin hâline teveccühde eksiklikde bulunmamalı, kalbinde hâsıl olan hâlleri gözetmeli, ondan uzak durmamalıdır. Yolun edeb ve şartlarını ona açıklamalı, onu teşvîk etmelidir. Kitâba, Sünnete ve Selefi  sâlihînin  eserlerine  uymağa  gayret  etdirmelidir.  Bu  mütâbe'at,  ya'nî  uymak olmadan maksada kavuşmanın mümkin olamıyacağını ona bildirmelidir. Yine ona bildirmelidir ki, Kitâba ve Sünnete kıl ucu kadar muhâlif görünen keşf ve vâkı'alara hiç önem vermemeli ve i'tibâr etmemelidir. Hattâ bunlardan istigfâr etmelidir. Mürşid, müridinin, akâidini Ehl-i sünnet ve cemâ'atin güzel akîdesine göre düzeltmesini, nasîhatden geri kalmamalı, kendine lâzım olacak zarûrî fıkh bilgilerini öğrenmesini ve her hâlükârda ilmi ile amel etmesini buyurmalıdır. Çünki bu yolda uçmak, i'tikâd ve amelin iki kanadı olmadan mümkin değildir.

Yine tâlibe sıkı sıkı, yemekde harâm ve şübhelilerden çok sakınmasını, bu husûsda ihtiyât üzere olmasını tenbîh etmeli, her bulduğunu yimemesini, nereden geldiğini bilmeden ağzına koymamasını, bu husûsda parlak dînimizin fetvâsı olmadan el ve ağzını hareket etdirmemesini söylemelidir. Kısaca her işde, (Peygamberimin size verdiklerini [yapmanız iyidir buyurduklarını] alın, sizi men' etdiği şeylerden sakının) âyeti kerîmesini hep göz önünde bulundurmasını tenbîh etmelidir. Tâlibler iki hâlde olurlar: Yâ keşf ve ma'rifet sâhibi, ya da cehl ve hayret erbâbıdırlar. Ammâ yoldaki konakları ve makâmları aşdıkdan ve önlerindeki,  ya'nî  kendileri  ile  Rableri  arasındaki  perdeleri  kaldırdıkdan sonra, her ikisi de vâsıldır, Hakka kavuşmuşdur. Kavuşmada birbirlerin-den üstünlük ve meziyyetleri yokdur. Tıpkı iki kişinin birçok menzil ve konaklardan sonra Kâ'beye ulaşmaları gibidir. Bunlardan biri her menzilde, her konakladığı yer ve şehrde, küçük-büyük her şeye bakar, her şeyi görmeğe çalışır ve isti'dâdı mikdârınca çok şeyler öğrenir ve öylece Kâ'beye ulaşır. Diğeri ise, bu konakladıkları yer ve şehrlerde bir şeye bakmaz, incelemez ve gözü kapalı gibi Kâ'beye varır. İşte Kâ'beye kavuşmada bunların ikisi de aynıdır. Kâ'beye kavuşmada birinin diğerine üstünlüğü ve meziyyeti yokdur. Evet yolda ilerlerken gördükleri ve görmedikleri farklıdır ve fark bu kadardır. Ammâ kavuşdukdan sonra ikisine de cehl, ya'nî önceki bildiklerini düşünmemek ve bırakmak lâzımdır. [Onlar buraya kadar lâzım idi. Maksada kavuşunca artık angarya olurlar.] Çünki Allahü teâlânın zâtının ma'rifetinde cehâlet ve bilememek vardır.

Şunu da bilmek lâzımdır ki, sülûk konaklarını aşmak, on makâmı geçmekden ibâretdir. On makâmı aşmak ve geçmek ise, fi'llerin, sıfatların ve zâtın tecellîlerine kavuşmağa bağlıdır. Bu on makâmdan Rızâ makâmının dışındakiler, fi'llerin ve sıfatların tecellîlerine bağlıdır. Rızâ makâmı ise, zât-i ilâhînin tecellîsine bağlıdır; teâlâ ve tekaddes. Aynı şeklde zât-i ilâhînin muhabbetine bağlıdır ki, bu muhabbet hâsıl olunca, muhib, mahbûbunun elem ve ni'metlerini eşit bulur. Böylece rızâ ele geçer, rızâsızlık kalkar. Aynı şeklde bütün bu makâmlara kelimenin tam ma'nâsıyla kavuşmak, tam fenâya kavuşmanın kendisine bağlı olduğu zâtın te-

cellîsinin hâsıl olduğu zemândır. Ammâ dokuz makâma kavuşmak, fi'llerin ve sıfatların tecellîsinde olmakdadır. Meselâ Allahü teâlânın kudre-tini, kendi üzerinde ve herşeyin üzerinde müşâhede edince, gayr-i ihtiyâri tevbe ve inâbete başvurur. Korkar ve titrer ve vera' [bütün günâhlardan sakınma] yolunu tutar. Allahü teâlânın takdîrine, kazâsına sabr eder ve hiçbir şeye gücü yetmediğini anlar. Mevlâsının ihsân eylediği ni'metleri bilince ve vermenin ve vermemenin Ondan olduğuna inanınca, çâresiz şükr makâmına gelir ve tevekkülde ayağını sağlam ve sâbit tutar. Allahü teâlânın merhamet ve muhabbeti zâhir olunca, Recâ makâmına gelir. Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını müşâhede edince ve alçak

dünyâ onun nazarında hor ve kıymetsiz bulununca, çâresiz dünyâyı istemekden ve Ona kavuşmakdan kesilir ve fakrı seçer ve zühdü kendi-sine âdet edinir.

Ammâ şunu da bilmelidir ki, bu makâmlar tafsîli olarak ve sırası ile sülûkü cezbesinden önce olan sâlike hâsıl olur. Cezbesi sülûkünden önce olan sâlik ise, bu makâmları icmâlen geçer. Çünki onu ezelî inâyet, öyle bir muhabbete giriftâr etmişdir ki, bu makâmların tafsîli ile meşgûl olamaz. O muhabbetin içinde, bu makâmların özü ve bu konakların hulâsâsı, tam olarak kendisine, tafsîl sâhibinin müyesser olmadığı derecede ihsân olunur. Doğru yolda olanlara selâm olsun!

 
< Önceki   Sonraki >
eXTReMe Tracker