Okunma; 228
13. FIKRA: Rûh bîçûn [nasıl olduğu anlaşılamıyan, anlatılamıyan] âlemdendir. Bunun için, onun özelliklerinden biri, mekânsız olmasıdır. Gerçi Allahü teâlânın mekânsız olmasına nisbetle mekânlı gibi, Onun "teâlâ ve tekaddes" vücûb mertebesindeki bîçünlüğüne göre çûnun [bilinenin ve anlatılabilinenin] tâ kendisi olmakdadır. Sanki rûhlar âlemi, bîçûn
mertebesi ile âlem arasında berzahdır, geçitdir. Bunun için ikisine de benzemekdedir. Bu sebebden çûn [madde] âlemi onu bîçûn bilmekde, ammâ bîçûn mertebesine göre de ayn-ı çûn [çûnun, anlaşılabilenin ta kendisi] görülmekdedir. ıkisi arasında berzah, geçit konumunda bulunması, aslî fıtratı i'tibâriyle onda mevcûddur. Bu maddî bedene ve bu zulmânî heykele taalluk etdikden sonra, geçit olmakdan, çûn ile hakîkî bîçûn arasında vâsıta olmakdan çıkmış, temâmen çûn âlemine inmiş, bîçûn tarafı örtülmüşdür. Hârût ve Mârût gibi olmuşdur. Onlar da ba'zı hikmet ve maslahatlar için meleklere mahsûs yüksek makâmlarından insanlığın aşağı seviyesine indirilmişlerdi. Tefsîrlerde ve benzeri kitâblarda böyle yazılıdır. Bundan sonra, eğer Allahü teâlânın inâyeti ve yardımı elinden tutar ve bu yolculuğundan geri döner ve
bu aşağılığından kurtulup tekrâr yükselirse, zulmânî nefs ile maddî beden de onunla birlikde yükselip, mertebeleri aşarlar. Bu arada rûhun tealluk ve tenezzülünden maksad ne ise, o da zuhûr eder ve emmâre itminâna kavuşur, zulmânî nûrânî olur.
Rûh bu yolculuğu temâmlayınca ve nüzûlden maksad ele gelince, aslî olan berzahıyyete, çûn ile bîçûn arasında vâsıta olmaklık vazîfesine döner. Bidâyetdeki urûc ve rücu'un nihâyetini bulmağı arzûlar. Kalb de rûhlar âleminden olduğu için, o da berzahlıkda, ya'nî arada kalacakdır. Âlem-i emrden birşeyler edinmiş olan mutme'inne nefs -ki bedenle kalb
arasında geçitdir- aynı yere yerleşecekdir. Dört unsûrdan [ateş, hava, su, toprak] mürekkeb [birleşip meydâna gelmiş] olan beden, kevn ve mekân [varlık, vücûd, dünyâ] âleminde bulunacak ve tâ'at ve ibâdetle meşgûl olacakdır. Bundan sonra eğer [dîne, şerî'ate karşı] serkeşlik ve muhâlefeti görülürse, unsûrların tabî'atlerinin îcâbı olarak îzâh edilir. Meselâ aslı i'tibâriyle serkeşlik ve aksilik istiyen ateş cüz'ü, iblîs gibi, "Ben ondan [Âdem aleyhisselâmdan] hayrlıyım" diye haykıracak, serkeşlikden vaz geçmiş olup, Hak teâlâdan râzı bulunan ve Allahü teâlânın da kendisinden râzı olduğu ve râzı olunandan ve râzı olandan serkeşliğin beklenmediği nefs-i mutme'inneden bir serkeşlik meydâna gelirse, bu serkeşlik ondan değil, artık kalıbdan, ya'nî bedenin tabi'î hâlindendir. İnsanların Efendisi "aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ", bu nev'î iblîsvârî serkeşlik için, (Küçük cihâddan döndük, büyük cihâda geldik) buyurmuş olsa gerek ki, o muhâlefetin menşei kalıb cüz'üdür. (Şeytânın müslimân oldu) buyurmasından murâdları, ya O yüce Peygamberin yanındaki şeytândır -ki burada murâd, içindeki şeytân olup, her ne kadar onun hâkimiyyeti kırılmış ve inâd ve ısrârından vazgeçmiş ise de, zâtî olanlar zâtdan ayrılamaz, nitekim mısra':
Zenciden siyâhlık nasıl gitsin ki, kendi rengidir.
Veyâ ondan murâd enfüsî [insanın içinde bulunan] şeytândır. Onun müslimân olması ise, serkeşliğinden temâmen vaz geçer, hiç hatâ etmez demek değildir. Müslimân olduğu hâlde azîmeti bırakıp, ruhsat ile amel etmesi câizdir. Eğer içinde bir hasene [iyi taraf ve sevâb] bulunmayan kü-çük bir günâh işlese, yine yeri vardır. Ebrârın hasenesi, mukarreblere göre günâhdır sözü de bu kabîldendir. Bu saydıklarımız, serkeşliğin, muhâlefetin ve karşı gelmenin kısmlarıdır. Bu kadar serkeşliğin insanda bırakılmış olması, insanın ıslâh ve ilerlemesi içindir. Zîrâ noksan ve kusûrun en büyüğünü terk-i evlâyı yapmasında bulduğu o işleri yapdıkdan sonra, o kadar pişmanlık ve nedâmet duyar ve o kadar tevbe ve istigfâr eder ki, sayısız terakkîlere, ilerlemelere mazhar olur. Beden unsûru kendi yerinde bulunduğundan, altı latîfeden ayrıldıkdan ve bunların âlem-i emrde yükselmelerinden sonra, şübhesiz bu âlemde onların halîfesi [vekîli] işte bu beden kalacak ve hepsinin işini o görecekdir. Bundan sonra, eğer ilhâm varsa, hakîkat-i câmi'a denen kalb latîfesinin halîfesi [yerine bakanı] olan yüreğe olmakdadır. Hadîs-i şerîfde vârid olan, (Kırk sabah Allahü teâlâya karşı ihlâs üzere olanın kalbinden diline hikmet pınârları akar gelir) ifâdeden murâd işte bu kalbdir. Her şeyin en doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Ya'nî et parçası olan yürekdir. Bir başka hadîsi şerîfden bu ma'nâ ve maksad dahâ iyi anlaşılmakdadır. Nitekim Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, (Kalbime bir bulanıklık geliyor...) buyurmakla, kalb ismi verilen yürek üzerine bir bulanıklığın geldiğine işâret etmekdedir. Çünki hakîkat-i câmi'a denen hakîkî kalbde keder ve bulanıklık olmaz. Zîrâ o, bulanıklıkdan temâmen kurtulmuşdur. Yine bir hadîs-i şerîfde, kalbin hep değişdiğinden bahsle, (Mü'minin kalbi Rahmâ-nın iki [kudret] parmağı arasındadır...) buyurdu. Yine bir hadîs-i şerîf-de, (Mü'minin kalbi geniş bir arâzîdeki bir iplik lifi gibidir...) buyurdu. Yine bir düâsında, (Ey kalbleri değişdiren Rabbim, kalbimi tâ'atin üzre sâbit eyle!) buyurdu. Bir kararda kalmamak ve değişmek, hep, et parçası olan yürekde olmakdadır. Çünki hakîkat-i câmi'a denen gerçek kalbde hiçbir zemân değişme olmaz. Zîrâ o artık itminâna kavuşmuş, en sağlam hâlde karar kılmışdır. Halîlullah "alâ ebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm", (Yâ Rabbî, kalbimin itminânını istiyorum) demekle, yürekdeki değişikliğe işâret etmişdir. Bundan başkası olamaz. Çünki Onun hakîkî kalbi, şübhesiz itminân bulmuşdu. Hattâ nefsi bile, hakîkî kalbinin hâkim ve gâlib olmasıyla itminâna ermişdi. (Avârif-ül me'ârif) kitâbının sâhibi [imâm-ı Sühreverdî] hazretleri "kuddise sirruh" der ki: İhâm, kalb makâmına çıkan mutme'inne nefsin sıfatı olur. O zemânki telvîn ve taklîbler [renkden renge girmeler ve değişmeler] de nefs-i mutme'innenin sıfatlarından sayılır. Avârif sâhibinin bu açıklamaları, gördüğünüz gibi, bildirilen hadîs-i şerîflere muhâlifdir.
Şeyh, haber verdiği bu makâmdan yukarı çıkabilseydi, işin hakîkatini ve iç yüzünü anlar ve benim bildirdiğimin doğruluğunu görürdü. Benim keşf ve ilhâma mutâbık olarak vâkı' olan haberlerimin doğruluğu Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" haberleri, hadîs-i şerîfleri ile ortaya çıkdı.
Yüreğin altı latîfeye halîfe olması ve üzerine ilhâmın gelmesi, hâl ve telvînlere sâhib bulunması hakkındaki haber ve bildirdiklerimi öğrendikleri zemân, teassub ehline ağır gelecekdir. Zîrâ işin hakîkatini bilmiyorlar. Bilmedikleri için, de anlamıyorlar. Bunun için onlara ağır gelmekdedir. Ammâ Resûl-i ekremin "aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm" şu hadîs-i şerîfine ne diyecekler? (Âdem oğullarının cesedinde bir et parçası vardır. Bu et parçası sâlih olur, ya'nî işe yarar ise, bütün beden sâlih [sağlam ve iyi ve işe yarar] olur. Eğer fâsid olursa [işe yaramaz hâlde bulunursa], bütün beden fâsid [bozuk] olur. Uyanınız, dikkatle dinleyiniz! O et parçası kalbdir [yürekdir].) Et parçasının kalb olduğunu, sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz mübâlağa [kuvvet] ile beyân edip, cesedin salâh ve fesadını, et parçasından ibâret olan o kalbin salâh ve fesadına bağlı kıldı. Hakîkî kalb için câiz olan şeyler, hilâfet ve nihâyet, ya'nî vekâlet yoluyla yürek için de câiz olur, ya'nî o da latîfeler gibi iş görür.
Biraz da rûhdan bahs edelim: Rûh, ölümden evvelki ölümle cesedden ayrılınca, vâsıl olan ârif rûhunu ne bedeninin içinde, ne dışında, ne
bedenine bitişik, ne de ayrı bulur. Yalnız cesedin ıslâhı, iyi olması için, bedene te'alluk etmiş olduğunu anlar. Hattâ deriz ki, rûh kendi kemâline kavuşmak maksad ve arzûsu sebebiyle bedene te'alluk etmişdir. İşte rûhun bedene olan bu te'alluku, cesed için salâh ve hayrın menşe' ve nüvesini teşkîl etmekdedir. Bu te'alluku olmasaydı, beden temâmen şer ve noksanlık mahallî olurdu. Allahü teâlânın da, rûh ve diğer mahlûklarla hâli böylecedir. Hak teâlâ âlemin içinde değildir, dışında değildir, âleme bitişik değildir, ondan ayrı değildir. Âlemle te'alluku, irtibât ve münâsebeti onu yaratmak, varlıkda tutmak, kemâlâta âid feyzleri, ni'met ve iyilikleri vermekledir.
SÜÂL: Eğer süâl eder ve dersen ki, hak yolun âlimleri, sizin konuşduğunuz gibi, rûhdan bahs etmediler; hattâ ondan konuşmaya izn vermediler. O büyük âlimlere, küçük ve büyük, az ve çok her şeyde uyan sizin gibi bir kimsenin rûhdan bahsetmesi ne sebeble olur ve neye yorumlanır?
CEVÂB: Âlimlerden rûhun hakîkatini bilenler azdır. Bu ilmi bilenler, az olmakla berâber, kendilerine münkeşîf olan kemâlât-ı rûhiyyeyi, tafsîlen beyân buyurmayıp, halkın yanlış anlamasından ve dalâlete düşmesinden sakınarak icmâl ile yetinmişlerdir. Çünki kemâlât-i rûhiyye [rûhla alâkalı mertebe ve olgunluklar] sûreta [görünüşde] kemâlât-i vücûbiyyeye benzer olduğundan, aralarındaki fark çok incedir. Bunu ancak râsıh [doğru ve kuvvetli] ilme sâhib olan âlimler anlıyabilir. Doğru yolun âlimleri maslahatı [halka yarayışlı olanı] icmâlde [kısa ve öz olarak beyân etmekde] gördüler. Hattâ rûhun hakîkatini olduğu gibi izhâr ve beyân
edenlere inkâr ehli dediler. Lâkin yukarıda zikr edildiği gibi, rûhun kemâlâtını inkâr etmediler. Bu za'îf kulun, rûhun ba'zı hâllerini beyân ve ba'zı husûsiyyetlerini açıklaması, sahîh ilmine ve sarîh keşfine dayanarak ve güvenerekdir. Allahü teâlâ kendi yardımı ve tevfîkı ve Habîbinin "aleyhissa-lâtü vesselâmü ve âlihil-kirâm" sadakası olarak, beyâna mâni' olacak şübheleri de gidererek hepsini bildirdi. Dikkat et, iyi anla!
Bilinmesi lâzım gelen şeylerden biri de şudur: Cesed rûhdan sayısız kemâlât edindiği gibi, rûh da cesedden büyük fâideler kazanmakdadır.
Bu fâidelerden bir kısmı, rûhun da beden sâyesinde işitmesi, görmesi, konuşması, bedeni hâline girmesi, çalışıp kazanır olması ve âlem-i ecsâda
[ya'nî beden, madde âlemine] münâsib olan işleri yapması şeklinde sıralanabilir.
Yukarıda geçdiği gibi, mutme'inne olan nefs, rûhânîlere, ya'nî beş latîfeye mülhak olunca, ya'nî âlem-i emre dönünce, âlem-i ecsâdda, akl
onun yerine oturur ve akl-ı meâd ismini alır. O zemân bütün düşünce ve endişesi âhıret için olur. Mâ'işet, ya'nî dünyâ hayâtı düşüncesinden
kurtulup, kendisine verilmiş olan bir nûr vâsıtasıyla firâsete lâyık olur. Bu mertebe, akl için olan kemâlât mertebelerinin nihâyetidir. Olgunlaşmamış birisi, burada i'tirâzla kalkıp, "Aklın kemâlât mertebelerinin sonu, dünyâ ve âhıreti unutmasıdır. O artık Hak sübhânehü ve teâlâdan başka, ne dünyâyı, ne de âhıreti düşünmez olur" demesin. Derse, CEVÂBında derim ki, bu unutma hâli, tesavvuf yolculuğunda ilerlerken, fenâ fillah makâmında hâsıl olmakdadır. Şimdi bahs etdiğimiz kemâl mertebesi, ondan kat kat ilerdedir. Burada cehlden sonra ilme, cem'den sonra farka dönüş vardır. Cem' mertebesinde olan tarîkat küfründen sonra hakîkî islâma kavuşmak vardır. Aklın dört mertebesi vardır ve aklın kemâlâtı bunlardan ibâretdir diyen sefîh [akldan uzak] felsefeciler, aklın kemâlinin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Aklın hakîkati ve ona tâbi' olan kemâlâtı akl ve düşünce ile anlaşılamaz. Anlamak için Peygamberlik kandilinin nûrlarından iktibâs etmiş sahîh keşf ve sarîh ilhâm sâhibi olmak lâzımdır. Salavâtullahi teâlâ ve teslimâtühü alâ cemi'il enbiyâi vel-mürselîn umûmen ve efdalihim Habîbillahi husûsen.
SÜÂL: Büyük evliyânın sözlerinde, "Akıl rûhun tercümânıdır" ifâdesi geçmekdedir. Bu ne demekdir? diye sorulursa,
CEVÂBında deriz ki, Mebde-i Feyyâzdan [Hak teâlâdan] rûhânî telakkî, ya'nî ilhâmla gelen ilm ve ma'rifetleri, rûhlar âleminden olan kalb alır
ve onun tercümânı olan akl, o ilm ve ma'rifetleri, âlem-i halka tutulmuş olan insanların anlayışına göre düzenler, özetler söyler ve yazar. Eğer akl
onları bu şeklde tercüme etmemiş olsaydı, bunları anlamak çok zor, belki imkânsız olurdu. Yürek, hakîkat-i câmi'a denen kalbin yerine oturduğundan, o makâmın aslî sâhibi gibi olmuş, ona olan ilhâm da, rûhânî ilhâm gibi olup, tercümâna ihtiyâc hâsıl olmuşdur. Şunu da bildirelim ki, akl-ı meâd üzerine bir zemân gelir ki, nefs-i mutme'inneye yakınlık şevk ve arzûsu son dereceye varır ve onun makâmına kavuşmak ister. İşte o zemân kalıbı [bedeni] boş ve hâli bırakır. O zemân anlama ve hâtırlama da yürekde karar kılar. (Kalbi olan için burada çok nasîhatler vardır.) İşte bu zemân kalb, yine kendisinin tercümânı olur. Bu durumda ârifin mu'âmelesi kalıbı ile olmakdadır. (Ben ondan dahâ hayrlıyım) diye feryâd eden ateş cüz'ü, inkıyâd ve itâ'ate yüz tutar ve tedrîcen hakîkî islâm şerefi ile şereflenir. İblîslik sıfatını ondan izâle edip, nefs-i mutme'inne aslî makâmına ulaşdırırlar ve onun vekîli yaparlar. Öyle olunca kalıbda kalb-i hakîkînin yerine yürek oturdu ve nefs-i mutme'innenin vekîli ateş cüz'ü oldu.
Mısra':
Aşk kimyâsından altına döndü vücûdümün bakırı.
Hava cüz'ünün rûh ile münâsebeti vardır. Bunun için sâlikin hava makâmına vüsûlü ve urûcu [yükselip kavuşması] vaktinde, ba'zan hava
Hak olarak bilinir ve zan eder ki, Hakdır ve onun giriftârı olarak kalır. Nitekim rûh makâmında böyle şühûdlar el verir ve rûha Hak diye tutulmalar olur. Meşâyıhdan biri, "Otuz sene Hak teâlâ diye rûha tapdım" demişdir. O makâmdan geçirilince, hak bâtıldan ayrıldı. Bu hava cüz'ü, rûh makâmına münâsebeti sebebiyle, bu kalıbda, ya'nî bedende rûhun vekâletini üslenir ve ba'zı işlerde rûh hükmünü alır.
Su cüz'ü, hakîkat-i câmi'a olan kalble münâsebete sâhib olduğundan, onun feyzi bütün eşyâya ulaşır. Âyet-i kerîmede: (Biz her şeye sudan hayât verdik) buyuruldu. Onun dönüşü de yüreğedir. Bedenin en büyük cüz'ü olan toprak unsûru, aşağılık ve alçaklık kirlerinden temizlendikden sonra -ki onun aslî sıfatlarıdırlar- bu bedende hâkim ve gâlib olur ve bedende ne varsa onun hükmünde ortaya çıkar ve onun hâliyle hâllenir. Onun bu tam câmi' olmaklığı vâsıtası iledir ki, bedenin bütün cüz'leri, gerçekde onun cüz'leridir. Bunun için anasır ve eflâkın merkezi kürre-i arz, ya'nî dünyâdır. Onun merkezi de âlemin merkezidir.
Bu zemân bedenin işi de sona erer ve uruc ve nüzûlün [yükseliş ve inişin] sonu ele geçmiş olur ve tekmîlin kemâli elverir. Nihâyetin başlangıca dönüşü de budur.
Rûh, bütün mertebe ve ona tâbi' olanlarla birlikde yükselme yoluyla, karar kılacağı makâma ulaşsa da, kalıbın terbiyesi için dahâ çok mesâfe olduğundan, bu âleme teveccühü lâzımdır. Kalıbın işi nihâyete vardığından, rûh, sır, hafî, ahfâ ile birlikde ve kalb, nefs ve aklla berâber, Hak teâlâ hazretlerine müteveccih olup, bütün varlığı ile bu kalıbdan yüz çevirir. Kalıb da bütün varlığı ile kulluk makâmına yönelir. O hâlde rûh, mertebeleri ile birlikde, şühûd ve huzûr makâmına yerleşir ve ma'sivâyı [Allahdan başkasını] görmekden ve bilmekden temâmen kesilir, kalıp da temâmen tâ'at ve kulluk makâmında kuvvet bulur. Cem'den sonra fark makâmı budur. Allahü teâlâ kemâlâta kavuşmak için tevfîk ve kolaylık ihsân eylesin.
Bu fakîrin bu makâmda husûsî bir kademi [adımı, yol alması] vardır. O da, rûhun tâbi'leri ile birlikde âlem-i halka dönüşüdür ki, onları Hak teâlâya da'vet eder. Rûh, bu zemân beden hükmünü alır ve ona tâbi' olur. İş oraya varır ki, beden hâzır ise, rûh da hâzır olur. Beden gâfil ise, rûh da gâfil olur. Ancak nemâz kılarken rûh, bütün mertebeleri ile birlikde Hak teâlâya yönelir, beden gâfil olsa da, onun teveccühüne mâni' olmaz. Çünki nemâz, mü'minin mi'râcıdır. Şunu da bildirelim ki, vâsılın [Hakka kavuşmuş olanın] bütün ma'nâsıyla vâkı' olan rücû'u [geriye dönüşü] da'vet makâmlarının en yüksek mertebelerindendir. Bu gaflet çoklarının huzûr sebebidir. Gâfiller bu gafletden gâfillerdir ve hâzır olanlar bu geriye dönüşden câhillerdir. Bu makâm, zemme benzeyen medh kabîlinden bir makâmdır. Her kısa görüşlünün idrâki ve anlayışı buraya ulaşamaz. Bu gafletin kemâlâtını beyâna kalkışırsam, aslâ hiç kimse huzûra kavuşmak arzûsunda olmaz. Bu o gafletdir ki, insanların seçilmişlerini meleklerin seçilmişlerinden üstün eder. Bu o gafletdir ki, Muhammedi "sallallahü aleyhi ve sellem" bütün âlemlere rahmet edici kılar. Bu o gafletdir ki, vilâyetden nübüvvete erişdirir. Bu o gafletdir ki, nübüvvetden risâlete ulaşdırır. Bu o gafletdir ki, insanlar arasındaki evliyâyı, insanlardan uzak duran evliyâdan üstün eder. Bu o gafletdir ki, Muhammedi "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" Sıddîk-ı Ekberin "radıyallahü anh" önüne geçirir. Bu o gafletdir ki, sahvı sekre tercîhe götürür. Bu o gafletdir ki, nübüvveti vilâyetden efdal eder. Bu o gafletdir ki, Onun sebebiyle irşâd kutbu, ebdal kutbundan üstün olur. Bu o gafletdir ki, Sıddîk-ı Ekberi "radıyallahü anh", "Âh, keşke Muhammedin bir sehvi [yanılması] olaydım" dedirtmişdir. Bu o gafletdir ki, huzûr onun aşağı bir hizmetcisidir. Bu o gafletdir ki, kavuşmak onu elde etmenin başlangıcıdır. Bu o gafletdir ki, görünüşde inmek, gerçekde ise yukarılara çıkmakdır. Bu o gafletdir ki, seçilmişleri sıradan insanlar gibi yapar ve onların kemâlâtını insanların gözünden örter.
Mısra':
Söylemeğe kalkarsam, şerhinin sonu gelmez.
Az çoğa işâret eder. Damla engin bir denizden haber verir. Hidâyet üzre olanlara ve Muhammed Mustafânın izinden gidenlere selâm olsun. Aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti vet-teslimâti etemmühâ ve ekmelühâ.
|