Kelâm-ı Kibar
Server-i âlem, sana aşık olup da, yanarım! Her nerede olsam, o güzel cemalin ararım. "Mevlana Halid-i Bağdadi"
Vintage
Something Different for Joomla
| Mebde ve Me'âd: 13. Bölüm |
| Pazar, 29 Temmuz 2007 | |
|
Okunma; 1228 13. FIKRA: Rûh bîçûn [nasıl olduğu anlaşılamıyan, anlatılamıyan] âlemdendir. Bunun için, onun özelliklerinden biri, mekânsız olmasıdır. Gerçi Allahü teâlânın mekânsız olmasına nisbetle mekânlı gibi, Onun "teâlâ ve tekaddes" vücûb mertebesindeki bîçünlüğüne göre çûnun [bilinenin ve anlatılabilinenin] tâ kendisi olmakdadır. Sanki rûhlar âlemi, bîçûn Rûh bu yolculuğu temâmlayınca ve nüzûlden maksad ele gelince, aslî olan berzahıyyete, çûn ile bîçûn arasında vâsıta olmaklık vazîfesine döner. Bidâyetdeki urûc ve rücu'un nihâyetini bulmağı arzûlar. Kalb de rûhlar âleminden olduğu için, o da berzahlıkda, ya'nî arada kalacakdır. Âlem-i emrden birşeyler edinmiş olan mutme'inne nefs -ki bedenle kalb Zenciden siyâhlık nasıl gitsin ki, kendi rengidir. Veyâ ondan murâd enfüsî [insanın içinde bulunan] şeytândır. Onun müslimân olması ise, serkeşliğinden temâmen vaz geçer, hiç hatâ etmez demek değildir. Müslimân olduğu hâlde azîmeti bırakıp, ruhsat ile amel etmesi câizdir. Eğer içinde bir hasene [iyi taraf ve sevâb] bulunmayan kü-çük bir günâh işlese, yine yeri vardır. Ebrârın hasenesi, mukarreblere göre günâhdır sözü de bu kabîldendir. Bu saydıklarımız, serkeşliğin, muhâlefetin ve karşı gelmenin kısmlarıdır. Bu kadar serkeşliğin insanda bırakılmış olması, insanın ıslâh ve ilerlemesi içindir. Zîrâ noksan ve kusûrun en büyüğünü terk-i evlâyı yapmasında bulduğu o işleri yapdıkdan sonra, o kadar pişmanlık ve nedâmet duyar ve o kadar tevbe ve istigfâr eder ki, sayısız terakkîlere, ilerlemelere mazhar olur. Beden unsûru kendi yerinde bulunduğundan, altı latîfeden ayrıldıkdan ve bunların âlem-i emrde yükselmelerinden sonra, şübhesiz bu âlemde onların halîfesi [vekîli] işte bu beden kalacak ve hepsinin işini o görecekdir. Bundan sonra, eğer ilhâm varsa, hakîkat-i câmi'a denen kalb latîfesinin halîfesi [yerine bakanı] olan yüreğe olmakdadır. Hadîs-i şerîfde vârid olan, (Kırk sabah Allahü teâlâya karşı ihlâs üzere olanın kalbinden diline hikmet pınârları akar gelir) ifâdeden murâd işte bu kalbdir. Her şeyin en doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Ya'nî et parçası olan yürekdir. Bir başka hadîsi şerîfden bu ma'nâ ve maksad dahâ iyi anlaşılmakdadır. Nitekim Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, (Kalbime bir bulanıklık geliyor...) buyurmakla, kalb ismi verilen yürek üzerine bir bulanıklığın geldiğine işâret etmekdedir. Çünki hakîkat-i câmi'a denen hakîkî kalbde keder ve bulanıklık olmaz. Zîrâ o, bulanıklıkdan temâmen kurtulmuşdur. Yine bir hadîs-i şerîfde, kalbin hep değişdiğinden bahsle, (Mü'minin kalbi Rahmâ-nın iki [kudret] parmağı arasındadır...) buyurdu. Yine bir hadîs-i şerîf-de, (Mü'minin kalbi geniş bir arâzîdeki bir iplik lifi gibidir...) buyurdu. Yine bir düâsında, (Ey kalbleri değişdiren Rabbim, kalbimi tâ'atin üzre sâbit eyle!) buyurdu. Bir kararda kalmamak ve değişmek, hep, et parçası olan yürekde olmakdadır. Çünki hakîkat-i câmi'a denen gerçek kalbde hiçbir zemân değişme olmaz. Zîrâ o artık itminâna kavuşmuş, en sağlam hâlde karar kılmışdır. Halîlullah "alâ ebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm", (Yâ Rabbî, kalbimin itminânını istiyorum) demekle, yürekdeki değişikliğe işâret etmişdir. Bundan başkası olamaz. Çünki Onun hakîkî kalbi, şübhesiz itminân bulmuşdu. Hattâ nefsi bile, hakîkî kalbinin hâkim ve gâlib olmasıyla itminâna ermişdi. (Avârif-ül me'ârif) kitâbının sâhibi [imâm-ı Sühreverdî] hazretleri "kuddise sirruh" der ki: İhâm, kalb makâmına çıkan mutme'inne nefsin sıfatı olur. O zemânki telvîn ve taklîbler [renkden renge girmeler ve değişmeler] de nefs-i mutme'innenin sıfatlarından sayılır. Avârif sâhibinin bu açıklamaları, gördüğünüz gibi, bildirilen hadîs-i şerîflere muhâlifdir. Şeyh, haber verdiği bu makâmdan yukarı çıkabilseydi, işin hakîkatini ve iç yüzünü anlar ve benim bildirdiğimin doğruluğunu görürdü. Benim keşf ve ilhâma mutâbık olarak vâkı' olan haberlerimin doğruluğu Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" haberleri, hadîs-i şerîfleri ile ortaya çıkdı. Yüreğin altı latîfeye halîfe olması ve üzerine ilhâmın gelmesi, hâl ve telvînlere sâhib bulunması hakkındaki haber ve bildirdiklerimi öğrendikleri zemân, teassub ehline ağır gelecekdir. Zîrâ işin hakîkatini bilmiyorlar. Bilmedikleri için, de anlamıyorlar. Bunun için onlara ağır gelmekdedir. Ammâ Resûl-i ekremin "aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm" şu hadîs-i şerîfine ne diyecekler? (Âdem oğullarının cesedinde bir et parçası vardır. Bu et parçası sâlih olur, ya'nî işe yarar ise, bütün beden sâlih [sağlam ve iyi ve işe yarar] olur. Eğer fâsid olursa [işe yaramaz hâlde bulunursa], bütün beden fâsid [bozuk] olur. Uyanınız, dikkatle dinleyiniz! O et parçası kalbdir [yürekdir].) Et parçasının kalb olduğunu, sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz mübâlağa [kuvvet] ile beyân edip, cesedin salâh ve fesadını, et parçasından ibâret olan o kalbin salâh ve fesadına bağlı kıldı. Hakîkî kalb için câiz olan şeyler, hilâfet ve nihâyet, ya'nî vekâlet yoluyla yürek için de câiz olur, ya'nî o da latîfeler gibi iş görür. Biraz da rûhdan bahs edelim: Rûh, ölümden evvelki ölümle cesedden ayrılınca, vâsıl olan ârif rûhunu ne bedeninin içinde, ne dışında, ne SÜÂL: Eğer süâl eder ve dersen ki, hak yolun âlimleri, sizin konuşduğunuz gibi, rûhdan bahs etmediler; hattâ ondan konuşmaya izn vermediler. O büyük âlimlere, küçük ve büyük, az ve çok her şeyde uyan sizin gibi bir kimsenin rûhdan bahsetmesi ne sebeble olur ve neye yorumlanır? Bilinmesi lâzım gelen şeylerden biri de şudur: Cesed rûhdan sayısız kemâlât edindiği gibi, rûh da cesedden büyük fâideler kazanmakdadır. Mısra': Hava cüz'ünün rûh ile münâsebeti vardır. Bunun için sâlikin hava makâmına vüsûlü ve urûcu [yükselip kavuşması] vaktinde, ba'zan hava Su cüz'ü, hakîkat-i câmi'a olan kalble münâsebete sâhib olduğundan, onun feyzi bütün eşyâya ulaşır. Âyet-i kerîmede: (Biz her şeye sudan hayât verdik) buyuruldu. Onun dönüşü de yüreğedir. Bedenin en büyük cüz'ü olan toprak unsûru, aşağılık ve alçaklık kirlerinden temizlendikden sonra -ki onun aslî sıfatlarıdırlar- bu bedende hâkim ve gâlib olur ve bedende ne varsa onun hükmünde ortaya çıkar ve onun hâliyle hâllenir. Onun bu tam câmi' olmaklığı vâsıtası iledir ki, bedenin bütün cüz'leri, gerçekde onun cüz'leridir. Bunun için anasır ve eflâkın merkezi kürre-i arz, ya'nî dünyâdır. Onun merkezi de âlemin merkezidir. Rûh, bütün mertebe ve ona tâbi' olanlarla birlikde yükselme yoluyla, karar kılacağı makâma ulaşsa da, kalıbın terbiyesi için dahâ çok mesâfe olduğundan, bu âleme teveccühü lâzımdır. Kalıbın işi nihâyete vardığından, rûh, sır, hafî, ahfâ ile birlikde ve kalb, nefs ve aklla berâber, Hak teâlâ hazretlerine müteveccih olup, bütün varlığı ile bu kalıbdan yüz çevirir. Kalıb da bütün varlığı ile kulluk makâmına yönelir. O hâlde rûh, mertebeleri ile birlikde, şühûd ve huzûr makâmına yerleşir ve ma'sivâyı [Allahdan başkasını] görmekden ve bilmekden temâmen kesilir, kalıp da temâmen tâ'at ve kulluk makâmında kuvvet bulur. Cem'den sonra fark makâmı budur. Allahü teâlâ kemâlâta kavuşmak için tevfîk ve kolaylık ihsân eylesin. Bu fakîrin bu makâmda husûsî bir kademi [adımı, yol alması] vardır. O da, rûhun tâbi'leri ile birlikde âlem-i halka dönüşüdür ki, onları Hak teâlâya da'vet eder. Rûh, bu zemân beden hükmünü alır ve ona tâbi' olur. İş oraya varır ki, beden hâzır ise, rûh da hâzır olur. Beden gâfil ise, rûh da gâfil olur. Ancak nemâz kılarken rûh, bütün mertebeleri ile birlikde Hak teâlâya yönelir, beden gâfil olsa da, onun teveccühüne mâni' olmaz. Çünki nemâz, mü'minin mi'râcıdır. Şunu da bildirelim ki, vâsılın [Hakka kavuşmuş olanın] bütün ma'nâsıyla vâkı' olan rücû'u [geriye dönüşü] da'vet makâmlarının en yüksek mertebelerindendir. Bu gaflet çoklarının huzûr sebebidir. Gâfiller bu gafletden gâfillerdir ve hâzır olanlar bu geriye dönüşden câhillerdir. Bu makâm, zemme benzeyen medh kabîlinden bir makâmdır. Her kısa görüşlünün idrâki ve anlayışı buraya ulaşamaz. Bu gafletin kemâlâtını beyâna kalkışırsam, aslâ hiç kimse huzûra kavuşmak arzûsunda olmaz. Bu o gafletdir ki, insanların seçilmişlerini meleklerin seçilmişlerinden üstün eder. Bu o gafletdir ki, Muhammedi "sallallahü aleyhi ve sellem" bütün âlemlere rahmet edici kılar. Bu o gafletdir ki, vilâyetden nübüvvete erişdirir. Bu o gafletdir ki, nübüvvetden risâlete ulaşdırır. Bu o gafletdir ki, insanlar arasındaki evliyâyı, insanlardan uzak duran evliyâdan üstün eder. Bu o gafletdir ki, Muhammedi "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" Sıddîk-ı Ekberin "radıyallahü anh" önüne geçirir. Bu o gafletdir ki, sahvı sekre tercîhe götürür. Bu o gafletdir ki, nübüvveti vilâyetden efdal eder. Bu o gafletdir ki, Onun sebebiyle irşâd kutbu, ebdal kutbundan üstün olur. Bu o gafletdir ki, Sıddîk-ı Ekberi "radıyallahü anh", "Âh, keşke Muhammedin bir sehvi [yanılması] olaydım" dedirtmişdir. Bu o gafletdir ki, huzûr onun aşağı bir hizmetcisidir. Bu o gafletdir ki, kavuşmak onu elde etmenin başlangıcıdır. Bu o gafletdir ki, görünüşde inmek, gerçekde ise yukarılara çıkmakdır. Bu o gafletdir ki, seçilmişleri sıradan insanlar gibi yapar ve onların kemâlâtını insanların gözünden örter. Mısra': Az çoğa işâret eder. Damla engin bir denizden haber verir. Hidâyet üzre olanlara ve Muhammed Mustafânın izinden gidenlere selâm olsun. Aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti vet-teslimâti etemmühâ ve ekmelühâ. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
İlahi Arşivi |
Namaz Vakitleri |