Okunma; 223
19. FIKRA: Hazret-i vâcib-ül vücûd teâlâ ve tekaddesin kendine mahsûs olanlardandır ki, zâtı ile mevcûddur ve var olmasında aslâ vücûda muhtâc değildir. Vücûdu zâtın aynısı, yâhud zât üzerine zâid tutmamız aynıdır. Her iki takdîrde de, ya'nî vücûd zâtın aynıdır veyâ zât üzerine ziyâdedir de mahzûr vardır. [Aynı olduğunu söylersek, uzun delîllere ihtiyâc ve Ehl-i sünnet âlimlerinin cümhûru kavline muhâlefet vardır. Ziyâdeliğini söylersek, başkasına muhtâcdır ma'nâsı çıkar.] Allahü teâlânın âdeti şöyle cereyân etmekdedir ki, vücûb mertebesinde olan bir şeyin, imkânın her mertebesinde bir nümûnesini zâhir eder. İnsanların bundan haberi olsun veyâ olmasın. Bu husûsiyyetin nümûnesi âlem-i imkânda vücûddur. Vücûd her ne kadar mevcûd olmayıp, ma'kulât-i sâniyyeden ise de, vücûdunu [bu derecede var olduğunu] kabûl edelim. O zaman kendi zâtı ile mevcûd olacakdır, bir başka vücûdla değil. Diğer mevcûdlar ise böyle olmayıp, onların varlığı vücûda muhtâcdır, zâtları kâfi değildir. O hâlde eşyânın mevcûdiyyetinde dahlî olan vücûd, eğer mevcûd olursa, kendi zâtı ile mevcûd olacakdır ve başka bir vücûda muhtâc olmayacakdır. Bütün mevcûdâtın yaratıcısı teâlâ ve tekaddes, müstakil olarak, eğer zâtı ile mevcûd olur ve aslâ vücûda muhtâc olmazsa, bunda şaşılacak ne olabilir. Bunu uzak görenler, sözümüzün dışındadır. Elbette doğruyu ilhâm eden [bildiren] Allahü teâlâdır. Bir kimse derse ki, hukemâ, Eş'arî âlimleri ve ba'zı mutasavvufların, zât vücûdun aynıdır sözleri, sizin bir önceki ma'rifetde bildirdiğiniz gibi, vâcib-i vücûd teâlâ ve tekaddes, vücûdla değil, kendi zâtı ile mevcûddura benziyor. O zemân, "zâten aynı olan bir vücûdla mevcûddur" sözünün ma'nâsı, "kendi zâtıyla mevcûddur, vücûdla değil" olmakdadır.
Cevâbında deriz ki, bu şekl Ehl-i sünnete uymuyor. Bu mes'elede Ehl-i sünnet âlimleri ile berâber olmadılar. Şöyle gerekirdi ki, Ehl-i sünnet âlimleri bu durumda, onlara mukâbil desinler ki, Hak teâlâ vücûdla mevcûddur, zâtla değil. Bu sûretden ise, vücûdün zâid olmasının isbâtı anlaşılmakdadır. Demek ki, vücûdun ziyâdeliğinin isbâtı [var olduğunu kabûllenmek] şunu gösteriyor ki, iki fırka arasındaki ayrılık vücûdün kendisinde değil, sıfatında, onun aynı veyâ ziyâde oluşundadır. Ya'nî iki taraf da Hak teâlânın vücûd ile mevcûd olduğunu söylemekde berâberdir. Ancak aynı mıdır, ziyâde midir kısmında ayrılmakdadırlar.
Vâcib-ül vücûd teâlâ ve tekaddes, kendi zâtı ile mevcûd ise, vâcib teâlâya mevcûd derken ne kasd ediliyor? Çünkü, mevcûdün ma'nâsı vücûdla varlıkda duran demekdir. Hâlbuki burada vücûddan hiç söz edilmiyor, denirse, Cevâbında deriz ki, evet, Vâcib teâlâ ve tekaddesin kendisiyle mevcûd olduğu vücûd, Hak teâlâ hakkında söylenemez. Ammâ a'râz-ı ân [ma'kulat-i sâniyeden olarak] zât üzerine söylenen vücûdla vâcib teâlâ mevcûddur deyip, iştikâk yoluyla yorumlanırsa, hiçbir mahzûru yokdur. Vesselâm.
|