Okunma; 215
26. FIKRA: Fenâ mertebesinde, gitmiş olan eşyâya âid ilmler, bekâdan sonra tekrâr gelirlerse, ârifin kemâlinde bir noksanlık sayılmaz. Hattâ onun kemâli, gitmiş olan o ilmlerin geri gelmesindedir. Ve hattâ insanları kemâle getirmesi bunların geri gelmelerine bağlıdır. Zîrâ ârif, bekâdan sonra Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmış olmakdadır. Vâcib teâlâda eşyânın ilmi [Allahü teâlânın mahlûkâta âid bilgileri ve her şeyi bilmesi] kemâlin kendisidir.
Zıddı ise noksanlığı mucîbdir, ya'nî Allahü teâlânın eşyâyı bilmemesi, Ona noksanlık getirir, ki Allahü teâlâ noksandan berî ve münezzehdir. Allahü teâlânın ahlhakı ile ahlâklanmış ârifin hâli de böyledir. Onun sırrı insanın ilminde ma'lûm sûretinin husûlüyle hâsıl olur. Şübhe yokdur ki, o ma'lûm olan sûretin onda husûlü zemânında, âlim müteessir olur [etkilenir]. İlm dahâ çok oldukca, âlimdeki te'sîri de dahâ ziyâde olur. Öyleyse âlimdeki tegayyûr ve televvün [değişme ve başka hâl alma] de önceki hâlinden dahâ geniş ve dahâ basît [yaygın] olur ki, bu hâl noksanlıkdır. Hak tâlibine lâzımdır ki, bu ilmlerin herbirini kendinden zaklaşdırsın, nefy etsin ve o eşyânın cümlesini unutsun.
Vâcib teâlâdaki ilm böyle değildir. Çünki Hak sübhânehü ve teâlâ eşyânın ma'lûm sûretlerinin kendisinde hâl olmasından [karışmasından, çözülüp erimesinden] müberrâ ve münezzehdir. Hak teâlânın ilminin onlara te'alluku sebebi ile eşyâ ona münkeşîf olur. Mahlûkâtda olan değişikliklerden, zâtında, sıfatlarında ve fi'llerinde değişiklik olmayan Allahü
teâlâ, her kusûrdan münezzehdir. Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmış olan ârifin ilmi de böyle olur. Ma'lûmâtın [eşyânın, bilinen şeylerin] sûretleri onda hâl olmaz. Ondan etkilenmez, değişmez, başka şekl de almaz. O hâlde bu hâl ârife noksanlık değil, belki kemâldir. Bu sır, ilâhî sırların en derinlerinden ve müşkillerindendir. Allahü teâlâ Habîbinin hurmet ve bereketine, kullarından dilediğini bu sırra mazhar eder.
|