Okunma; 204
27. FIKRA: Bu fakîri, tevbe edip bu büyükler yoluna girdikden oniki sene sonra rızâ makâmı ile şereflendirdiler. Önce nefsi itminâna kavuşdurdular. Bundan sonra tedrîcen, sırf Allahü teâlânın fadlı, ihsânı ile bu se'âdete erişdirdiler. Allahü teâlânın rızâsından bir parıltı görülmeyince, bu devlet ve se'âdetle şereflenmek nasîb olmadı. Rızâ makâmında, mutme'inne olmuş nefs, Mevlâsından râzı oldu; Mevlâsı da ondan râzı oldu. Bunun için Allahü teâlâya çok hamd ederim. Rabbimizin sevdiği ve râzı olduğu şeklde en güzel ve bereketli hamdler Ona olsun. Vessalâtü vesselâmü alâ Resûlihi Muhammedin ve âlihî kemâ yahrâ.
SÜÂL: Nefs, Mevlâsından râzı olunca, düâ etmek [Rabbinden istemek] ve belânın giderilmesini dilemek, ne ma'nâ taşır, denirse,
CEVÂBında deriz ki, Allahü teâlânın fi'linden, yapdıklarından râzı olmak, Onun mahlûkundan [kulundan] râzı olmağı îcâb etdirmez. Hattâ çoğu zemân kuldan râzı olmak çirkin ve kötü olur. Küfr ve günâhlar gibi. O hâlde kabîhi [çirkini, kötülüğü] yaratmakdan râzı olmak lâzım gelir ve nefs-i kabîhden [aşağı, çirkin nefsden] hoşlanmamak vâcib olur. Allahü teâlâ aşağı nefsden râzı olmayınca, kul ondan nasıl râzı olur, onun yapdığı kötü işleri nasıl beğenir? Bilâkis kul burada şiddet ve sertlik göstermekle me'mûrdur. O hâlde kuldan görülen bir kerahat, kötülük, onu yaratmağa râzı olmağa ters düşmez. Demek ki, belânın giderilmesini istemek, iyi bir ma'nâ taşımakdadır.
Fi'lden râzı olmak ile mef'ûlden [yapılan işden] râzı olmamak arasında fark bulmıyanlar, rızânın husûlünden sonra, rızâsızlığın bulunmasını anlayamadılar ve bu müşkillerini gidereilmek için çok zorlandılar ve dediler ki, rızâsızlığın bulunması, rızâ hâlini giderir, rızâ makâmını sarsmaz. Doğrusu, Allahü teâlânın bize ilhâm etdiğidir. Hidâyet üzre olanlara selâm olsun.
|