Okunma; 220
30. FIKRA: Yâd-ı dâşt, Allahü teâlânın huzûrunun devâmından ibâretdir. Bu ma'nâ ba'zan olur ki, kalbin hakîkat-i câmi'a olmasından dolayı, kalb sâhiblerinin hayâllerine de gelir. Zîrâ bir insanda bulunanların hepsi, kalbde yalnızca bulunmakdadır. Evet, tafsîl ve icmâl bakımından
fark vardır. O hâlde kalb mertebesinde de Allahü teâlânın zâtının huzûru devâmlı olarak ele geçmekdedir. Ammâ bu yâd-ı dâştın hakîkati değil, sûretidir. Nihâyetin başlangıca yerleşdirilmiş olmasına, yâd-ı dâştın bu sûretiyle işâret edilmiş olabilir. Yâd-ı dâştın hakîkatine kavuşmak ise, nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesinden sonradır. Eğer hazret-i Zât-
dan Zâtın vücûbî sıfatları kendinde bulunduran, vücûb mertebesi kasd edilmiş ise, yâd-ı dâşta kavuşmak, ancak bu mertebenin şühûdüne erişmekle olur ve bu da bütün imkân mertebelerini aşdıkdan sonra elverir. Sıfatların tecellîlerinde de bu ma'nâ ele geçer. Çünki sıfatları düşünmek, bu durumda Zât-ı teâlânın huzûruna mâni' olmaz. Yok, eğer hazret-i Zâtdan murâd, ism, sıfat, nisbet ve bütün i'tibârlardan mu'arra [uzak], sırf ehadiyyet mertebesi ise, yâd-ı dâşta kavuşmak, bütün ism, sıfat, nisbet ve i'tibârların mertebelerini geçdikden sonradır.
Bu fakîr, nerede yâd-ı dâşt dediysem, bu ikinci ma'nâda demişim. Her ne kadar, o makâma kavuşmuş olanlarca gizli olmadığı gibi, huzûr kelimesini kullanmak tam yerinde olmasa da! Çünki O, huzûr ve gaybetden [bulunmak ve bulunmamakdan] yüksekdir. Huzûr kelimesinin kullanılmasında sıfatlardan bir sıfatın hâtıra gelmesi şartdır. Huzûr sözüne yakışan yâd-ı dâştın ikinci ma'nâda kullanılmasıdır. O zemân yâd-ı dâşta nihâyet demek, şühûd ve huzûr i'tibâriyledir. Çünki bu mertebenin üstünde şühûd ve huzûra yer yokdur. Yâ hayret [şaşkınlık], yâ cehl [bilememek], yâ da ma'rifet vardır. Bu senin bildiğin ma'rifet değildir. Senin bildiğin ma'rifet fi'l ve sıfatlara âid ma'rifetlerdir. Bu makâm ise, ism ve sıfatlara âid ma'rifetlerin çok çok dahâ yukarısındadır. Vesselâtü vesselâmü alâ seyyid-il beşer ve alâ âlih-il-ether.
|