Kelâm-ı Kibar

Nice sevinçler vardır ki, sonları keder; nice sonlar vardır ki, sonları kurtuluştur. Ebû Bekir Dükkî "Rahmetullahi Aleyh"

Vintage

Something Different for Joomla

Mebde ve Me'âd: 39. Bölüm
Çarşamba, 01 Ağustos 2007
Okunma; 1287

39. FIKRA: Kalb, âlem-i emrdendir. Kendisine âlem-i halka karşı bir alâka ve sevgi verildi de, âlem-i halka [insana] indirildi ve insanın göğsünün sol tarafında bulunan yüreğe husûsî bir alâka ve bağlantısı oldu. Pâdişâhın bir süpürgeci kıza âşık olup, o süpürgeci, hizmetçi kızın kulübesine gitmesi gibi, kalb de yürek kulübesine girdi. Kalbden dahâ latîf olan rûh, eshâb-ı yemînden, ya'nî sağ taraf ehlindendir.

 

Rûhun üstünde bulunan diğer üç latîfe, "İşlerin hayrlısı ortada olandır" şerefiyle şereflenip, ortada oldu. Hangisi dahâ latîf ise, ortaya dahâ yakın ve uygun bulundu. Ancak sır ve hafî, ahfânın iki tarafında olup, biri sağında [hafî], diğeri [sır] solundadır.

 

Hislere [duygulara] çok yakın olan nefs, dimâga [beyne] alâkalıdır. Kalbin terakkîsi [ilerlemesi] rûh makâmına ve rûhun üstündeki makâmlara kavuşmasıyla olur. Bunun gibi rûh ve üstündekiler, kendinden yukarıda makâmlara erişmekle terakkî ederler. Lâkin bu kavuşma, başlangıçda, hâller ile olmakda, sonda ise, makâm şeklinde vuku' bulmakdadır. Nefsin ilerlemesi de, başda hâl yoluyla, kalb makâmına erişmesiyle, sonda ise, makâm i'tibâriyle olmakdadır. En sonunda bu altı latîfe ahfâ makâmına kavuşup, hepsi sözbirliği ile kudsî âleme doğru uçar ve kalıb latîfesini boş ve yalnız bırakırlar. Ammâ bu uçuşları da başlangıçda hâl, sonda ise makâm olarak hâsıl olmakdadır.

 

İşte o zemân fenâ hâsıl olur. Ölümden evvel ölüm dedikleri, işte bu altı latîfenin kalıbdan ayrılmasıdır. Bunların ayrıldıkdan sonra, his ve hareketin kalıbda kalmasının içyüzünü, başka yerlerde bildirmişdim. Oralardan bulup öğrenebilirsiniz. Bu küçük kâğıdda, bunları anlatmak mümkün değildir. İşâretle yetiniyoruz.

 

Şunu da bildirelim ki, bütün latîfelerin bir makâmda birleşip, oradan uçmaları lâzım değildir. Ba'zan kalb ve rûh sözleşip bu işe koyulurlar. Ba'zan üçü, ba'zan dördü berâber uçar. Önce söylediğimiz en kâmil ve temâm olanıdır ve vilâyet-i Muhammedîye "aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vet-teslîmât" mahsûsdur. Ondan başkası vilâyetin kısmlarından bir kısmdır. Bu altı latîfe, bedenden ayrılıp, kuds makâmına varıp, onun renk ve sıfatına büründükden sonra, eğer tekrâr kalıba döner ve alâka peydâ ederlerse, makâm-ı kudse olan taalluk-ı hubbî [sevgi bağı]ndan başkası, kalıbın hükmünü alırlar, sıfatları ile sıfatlanırlar ve imtizâc etdikden sonra bir nev'î fenâya kavuşurlar ve ölü gibi olurlar ve bu vaktde husûsî tecellîye kavuşup, yeniden hayât bulur ve Bekâ billah makâmı ile şereflenip, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanır. Bu zemânda ona hil'at ihsân edip, tekrâr âleme döndürürlerse, hâli denâdan tedellâya ulaşır.

 

İsanları kemâle erdirme ni'metine kavuşur. Eğer geri göndermezler ve denâdan sonra tedellâ hâsıl olmazsa, uzlet evliyâsından olur, tâlibleri terbiye, eksikleri temâmlamak, ya'nî insanları irşâd edip, kemâle kavuşdurmak, onun eli ve vâsıtası ile olmaz. İâret ve remz ile bidâyeti ve nihâyeti anlatmak bu kadar olur. Ammâ bu sözleri tam anlamak, bu mertebelere kavuşmamış,  bu  menzîl  ve  konaklardan  geçmemiş  olanlara  mümkün  değildir.

 

Hidâyet üzre olanlara ve Muhammed Mustafânın "sallallahü aleyhi ve sellem" izinden gidenlere selâm olsun!

 
< Önceki   Sonraki >

İlahi Arşivi

Namaz Vakitleri

Joomla Templates by JoomlaShack