Okunma; 219
40. FIKRA: Allahü teâlâ ezelden ebede kadar bir kelâmla söyleyicidir. O kelâm bölünmez ve parçalanmaz. Çünki, sükût ve söylememek Allahü teâlâ hakkında muhâldir. Şaşılacak ne var ki, orada ezelden ebede kadar denen zemân bir ândır. Çünki, Allahü teâlâ üzerinden zemân geçmez. Bir ânda, basît bir sözden başka ne vâkı' olabilir. İşte o tek bir söz, çeşitli bağlantıları i'tibâriyle, kelâmın bu kadar çok kısmlarına esâs olmakdadır. Meselâ bir işin yapılmasını öngörüyorsa, emr, bir yasağın yapılmamasını gösteriyorsa, nehy, bir şeyi haber veriyorsa, haber olarak ortaya çıkıyor. Ya'nî demek istiyoruz ki, geçmiş ve geleceğe âid haberler, bir takım kimseleri zora sokuyor ve öncelik ve sonralık ifâde eden sözler, o şeyin önceliğine ve sonralığına delîl gösteriliyor. Hâlbuki burada süâli ve zorluğu gerekdirecek bir durum yokdur.
Zîrâ geçmiş ve gelecek, dalâlet edenin husûsî sıfatlarından olup, o bir ânın yayılmasından [genişlemesinden] hâsıl olmakdadır. Gösterdiği şey [medlûl] mertebesinde, o bir ân kendi
hâlinde olup, hiç bir inbisât [yayılma, genişleme] hâli yokdur. Geçmiş ve geleceğin orada yeri yokdur.
Akl sâhibleri demişlerdir ki, o bir ânın mâhiyyeti, vücûd-i hâricî [dışarıda bulunma] i'tibâriyle ayrı, vücûd-i zihnî [zihnde bulunma] bakımından başka sıfatdır. O hâlde tek bir şeyde ayrı ayrı sıfatlar ve gerekleri, varlığın ve kimliğin değişmesi bakımlarından câiz oluyor da, gerçekde birbirinden ayrı olan dâl [gösterme] ve medlûl [gösterilen, işâret edilen] de niçin olmasın; evleviyyetle câiz olur. Ezelden ebede kadar tek bir ândır sözü, kelime bulunamadığı içindir. Yoksa orada ân demenin de yeri yokdur.
Orada ân demek de, zemân demek gibi ağır ve yersiz kalır.
Şunu da beyân edeyim ki, mümkin [kul] kurb-i ilâhî [Allaha yakınlık] makâmlarında, adımını imkân [mahlûk] dâiresinin dışına atarsa, ezel ve ebedi birleşmiş bulur. Resûl-i ekrem efendimiz "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" mi'râc gecesi, yükselme makâmlarında Yûnüs aleyhisselâmı balığın karnında, Nûh aleyhisselâmı Tufânda, Cennetlikleri Cennetde, Cehennemlikleri Cehennemde gördü. Eshâb-ı kirâmın zenginlerinden Abdürrahmân bin Avfı "radıyallahü anh" diğerlerinden, âhıret zemânı ile yarım gün, dünyâ zemânı ile beşyüz sene sonra Cennete girerken gördüğünde, geç kalmasının sebebini sormuş ve hesâbının çokluğundan, çekdiği sıkıntılarını anlatmışdır. Bütün bunlar hep tek bir ânda görülmüşdür. Orada geçmiş ve geleceğin yeri yokdu.
Bu fakîre de, zemân zemân Habîbullahın "aleyhissalâtü ves-selâm" sadakası olarak, bu hâl hâsıl olmakdadır. Bir def'asında, meleklerin hazret-i Âdeme "aleyhisselâm" secde etdiklerini ve dahâ başlarını o secde-den kaldırmadıklarını ve illiyyûn meleklerinin ise, bu emrle emr olunmadıklarını, müşâhe etdiklerinde [Allahü teâlânın tecellîlerinde] kendinden geçmiş, o huzûr ve nûra dalmış olarak, âhıret için söz verilmiş hâllerin o bir ânda keşf olunduğunu gördüm. Bu hâllere şâhid olduğum zemândan beri epey bir vakit geçdiğinden, âhıret hâllerini geniş yazmıyorum. Zîrâ hâfızama tam güvenemiyorum. Fekat şunu bilmek lâzımdır ki, bu hâller, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" hem bedenine, hem de mubârek rûhlarına olmuşdu. Hem gözle, hem de kalble görmüşdü. Ona tufeyli olan başkalarına, eğer bu hâller, Ona tâbi' olmanın bereketi olarak verilirse, ya'nî hâlleri görürlerse, rûhları ve kalb gözleri ile görmüş olurlar.
Beyt:
Onun kâfilesine bilirim yetişemem,
Yetişir, o kervânın çıngırağın işitsem.
Aleyhi ve alâ âlihis-salâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ
|