Okunma; 218
41. FIKRA: Tekvîn. Vâcib-ül vücûdün hakîkî [sübûtî] sıfatlarından biridir. Eş'arîler Tekvîni izâfî sıfatlardan sayarlar. Âlemin var olmasında kudret ve irâde sıfatlarını kâfî bilirler. Ammâ doğrusu Tekvîn, diğer sıfatlar gibi hakîkî bir sıfatdır. Kudret ve irâdeden başkadır. Bunun açıklamasında deriz ki:
Kudret, bir işi yapmak ve yapmamakda gücü yetmek demekdir. İrâde ise, kudretin ta'rîfinde bulunan, yapmak veyâ yapmamakdan birini dilemekdir. O hâlde kudretin rütbesi, [yeri] irâdeninkinden öncedir. Hakîkî sıfatlardan bildiğimiz tekvînin yeri ise, kudret ve irâdeden sonradır. Bu sıfatın işi, bir şeyin yapılması veyâ yapılmamasını diledikden sonra, o dilenen şeyi yaratmakdır. O hâlde, kudret, bir işe gücü yetmek, irâdet, o işi yapmağı dilemek, tekvîn de onu vücûde getirmek, ya'nî yaratmak demekdir. O hâlde Tekvîn muhakkakdır. Bu istitaatin [gücü yetmenin] me'al-fi'l [işle birlikde] olmasına benzer ki, Ehl-i sünnet âlimleri, kulda bunun bulunduğunu söylemişlerdir. Şübhe yokdur ki, bu istitaat [gücü yetme] kudretin sübûtünden sonradır. Hattâ irâdenin o işe bağlanmasından sonra olmakda ve meydâna gelmek [yaratılmak] bu istitaate bağlıdır. Belki o istitaat, işin olmasına sebebdir; orada olmamak söz konusu değildir.
Tekvîn sıfatının hâli de böyledir. Onunla meydâna gelmek, bir nev'î îcâbdır, ammâ bu îcâb [gerekli olma] Vâcib teâlâya zarar vermez. Çünki Onun sübûtü, kudretin tahakkukundan sonradır ki, kudret bir işi yapmak veyâ yapmamağa gücü yetmek demekdir. İrâdenin tahsîsinden de sonradır. Felsefecilerin dediği buna uymuyor. Birinci şartı [dilerse, yapar] vâcib-üs-sıdk bildiler. İkinci şartı [dilemezse ya'nî olmamasını dilerse, yapmaz], mümteni-üs-sıdk bilip, irâdeyi aradan çıkardılar. Sarîh olan îcâb olmasıdır. Allahü teâlâ bundan çok yüksekdir.
Bir îcâb ki, ikisinden birinin tahsîsinden ve irâdenin taallukundan sonra ortaya çıkar, ihtiyârı îcâb etdirir. Ve onu kuvvetlendiren ihtiyârı nefy etmez. (Futûhat-ı Mekkiyye) sâhibinin görüşü de, hükemânın re'yine uygun olmuşdur. O da kudretin ilk şartını vâcib-üs-sıdk, ikincisini mümteni-üs-sıdk bilmişdir. Bu söz îcâb olup [mecbûriyyet bildirip], irâdeye iş kalmamakdadır. Çünki iki müsâvîden [eşit ağırlıkda olan iki sıfatdan] biri burada aradan çıkarılmış oluyor. Eğer bu ma'nâyı tekvîn için söyleselerdi, yeri vardı.
[Not: Kitabın bu kısmında bir tablo bulunmaktadır. Amentu.com okuyucularımıza arz ederiz. PDF kitabda bu tabloyu bulabilirsiniz.]Çünki, o îcâb şâibesinden uzakdır. Bu çok ince bir fark olup, bunun îzâhına çok az kimse girişmişdir. Mâtüridî âlimleri her ne kadar bu sıfatın bulunduğunu söylerlerse de, bizim yazdığımız kadar ince ve keskin bakışla bakamadılar.
Sünnet-i seniyyeye "alâ sâhibihassalâtü ves-selâmü vet-tehiyye" çok tâbi' olmaları, onları bu husûsda mümtâz kılmışdır. Diğer kelâmcılar onların vardığı yere varamadılar. Bu fakîr Mâtüridî âlimlerinin sofralarından dökülen ve artanlarla beslenmişim. Allahü teâlâ, Peygamberlerin efendisi "aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ" hurmetine bizi onların doğru i'tikâdları üzere bulundursun!
|