Ağu 02 2007
Mebde ve Me'âd: 42. Bölüm
Perşembe, 02 Ağustos 2007
Okunma; 215

42. FIKRA: Allahü teâlâyı görmek, âhıretde mü'minlere hakdır [ola-cakdır]. Bu öyle bir mes'eledir ki, Ehl-i sünnet ve cemâ'atden başka, hiç bir islâm fırkası ve felsefecilerden hiçbiri, bunu câiz görmemişdir. Onların inkârlarına sebeb, gâibin şâhide kıyâs edilmesi ve bunun ise, fâsid olmasıdır. Görülen bîçûn ve bîçigûne olunca, onunla alâkalı olan görme de, bîçûn [nasıl olduğu bilinmiyen bir görme] olacakdır. Ona inanmalı, nasıl olacağı ile meşgûl olmamalıdır. Bu sırrı bugün evliyânın en seçkinlerine izhâr etdiler. Her ne kadar görme yoksa da, görmemezlik de yokdur. Ya'nî, Onu görür gibidir. Kıyâmetde [Cennetden] bütün mü'minler Hak teâlâyı

baş gözüyle göreceklerdir. Ammâ anlayamıyacaklardır. (Onu gözler idrâk edemez) âyet-i kerîmedir.

 

İki şey idrâk edecekler: Biri, gördüklerine ilm-i yakîn, diğeri rü'yete bağlı olan lezzeti duyma. Rü'yetin levâzımından bu iki şeyden başkası yokdur.

 

Bu konu, kelâm ilminin en derin ve zor bahslerindendir. Akl bunu bulmağa ve anlatmağa yeterli değildir. Âlimler ve mutesavvuflardan Peygamberlere tâbi' olanlar, nübüvvet nûrlarından alınmış firâset nûru ile bunu anlamışlardır. Bunun gibi, aklın, isbâtından âciz kaldığı ve hayrân olduğu  ilm-i  kelâmın  diğer  bahslerini,  sâdece  Ehl-i  sünnet  âlimleri  firâset nûru ile bilmişlerdir. Mutesavvuflarda ise, firâset nûru ile birlikde keşf ve şühûd  da  vardır.  Keşfle  firâset  arasındaki  fark,  hadsiyyâtla  hissiyyât arasındaki fark gibidir. Firâset, nazarî olanları hadsiyyât yapar, keşf ise, hissiyyât yapar. Ehl-i sünnetin söyledikleri ile, muhâliflerinin akla uyup, inkâr etdiklerinin hepsi, bu kabîlden olup, firâset nûru ile bilmişler ve sahîh  keşfle  müşâhede  etmişlerdir.  Eğer  bu  mes'elelerin  beyânında  bir îzâh yaparlarsa, maksad nazar ve delîlle isbât değil, anlatma ve uyarmadır. Zîrâ onların tasvîrinde aklın nazarı [bakışı] kördür. şaşılır o âlimlere ki, bu mes'elelerde kendilerini istidlâl [delîl getirme] makâmında görürler ve delîlle isbât etmek isterler ve muhâliflerine tam bir huccet gösterirler. Ammâ bunu da yapamazlar ve temâmına erdiremezler. Muhâlifleri de düşünürler ki, onların mes'eleleri de, kendi istidlâlleri gibi za'îf ve eksikdir.

 

Meselâ, Ehl-i sünnet âlimleri, istita'atin [gücü yetmenin] fi'le berâber olduğunu isbât etmişler [bildirmişler]dir. Bu mes'ele doğru mes'elelerden olup, firâset nûru ve sahîh keşfle bilinmişdir. Ammâ bunun için getirdikleri delîller, za'îf ve eksikdir. Bu mes'elenin isbâtında onların delîllerinin en kuvvetlisi iki zemânda a'razın devâm etmemesidir. Çünki a'raz [sıfat] devâm ederse, a'razın kıyâmının [varlıkda durmasının] a'razla olması lâzım gelir ki, bu muhâldir. Muhâlifler bu delîli za'îf ve eksik bulunca, bilemediler ki, onların bu husûsda ve benzeri husûslarda tâbi' oldukları şey, nübüvvet nûrundan alınmış firâset nûrudur. Ammâ bu bizim kusûrumuz olup, hadsî ve bedihî olanları muhâliflerin nazarında, nazarî yapıyoruz ve isbâtı için çok zorluklara girişiyoruz. Ya'nî bize hadsî ve bedihî olanlar, muhâliflerimize huccet değildir. Varsın olmasın; bize bildirmek ve duyurmakdan başka vazîfe verilmemişdir. İslâmın güzelliğini benimseyenler, ister istemez kabûl edeceklerdir. İslâmın güzelliğinden nasîbi olmayanların ise,

inkârları artmayacakdır.

 

Ehl-i sünnet âlimleri arasında, şeyh-ül islâm şeyh Ebû Mansûr Mâtüridî hazretlerinin eshâbının yolu ne kadar güzeldir ki, maksadla yetindiler ve felsefî incelemelerden yüz çevirdiler. Nazar ve istidlâl yolu, felsefecilerin yapdığı gibi, Ehl-i sünnet ve cemâ'at âlimleri arasında şeyh Ebül

Hasen Eş'arîden neş'et etmiş [ortaya çıkmış]dır. Ehl-i sünnetin i'tikâd bilgilerini felsefî istidlâllerle [aklî delîller getirerek] temâmlamak istedi. Ammâ bu çok zor bir işdir ve muhâlifleri din büyüklerine karşı cesâretlendirmek ve selef-i sâlihînin yolunu terk etmekdir. Allahü teâlâ bizi, nübüvvet nûrlarından alınmış olan Ehl-i sünnet âlimlerinin sağlam rey ve görüşleri üzere bulundursun!

 
< Önceki   Sonraki >
Şuanda 2 misafir bağlı
eXTReMe Tracker