Eyl 23 2007
I- Tefsîr yolu ile tasarrufda bulunmak:
Pazar, 23 Eylül 2007
Okunma; 197
 

I- Tefsîr yolu ile tasarrufda bulunmak: Arabî lisanında bir lafzı, başka bir dilde bu lafzın yerini tutan bir kelime ile değişdirmek veyâ ma'nâsını farsça veyâ türkçe olarak söylemekdir. Müteşâbih lafzları vârid olduğu şeklde aynen söylemelidir. Çünki arabîde bulunan lafzlara mutâbık olan bir lafz fârisîde bulunmaz. Bulunsa bile istiâre yönünden arab âdeti ile fars âdeti birbirine uymaz. Arabîde birkaç ma'nâya gelen müşterek kelimeler vardır. Diğer dillerde böyle değildir.


Tefsîr için birinci misâl: İstivâ lafzıdır. Arabların kullandıkları istivâ lafzının ma'nâsına tam mutâbık olan ve bu ma'nâyı uyandıran şumüllü bir kelime farslarda yokdur. Nitekim istivânın karşılığı olarak fârisîde (râst be- istâd) ifâdesi kullanılır. Bu ifâdede iki kelime vardır. Birinci kelime olan râst, eğri ve bükük tasavvur edilen bir şeydeki diklik ve doğruluğu ifâde eder.

Beistâd ise, hareket ve sarsılma tasavvur edilen şeylerdeki sükûn ve sebâtı beyân eder. (Râst beistâd)ın ifâde etdiği, iş'âr ve işâret etdiği ma'nâlar, istivâ lafzının işâret etdiği ma'nâlardan dahâ açıkdır. Delâlet ve iş'ârda [bildirmede] farklı oldukları için (râst beistâd) kelimesi, (istivâ)nın misli [onun gibisi, benzeri] olamaz. Bir kelimeyi ancak en gizli ve en ince, az birşey de olsa hiçbir yönden muhâlefeti, ya'nî uygunsuzluğu olmayan, tam benzeri ve mürâdifi, ya'nî eş anlamlısı olan bir kelime ile değişdirmek câizdir.


Tefsîr için ikinci misâl: Arabî lisanında (Usbu') ya'nî parmak ni'met ma'nâsında istiâre olunur. Falan kimsenin üzerimde parmağı vardır demek, ni'meti vardır demekdir. Fârisî dilinde parmağa engüşt denir. Fekat bu istiâreyi acemler âdet edinmemişlerdir. Mecâz ve istiâreye arablar, acemlerden dahâ geniş yer vermişlerdir. Hattâ bu konuda arabların genişliği ile acemlerin donukluğu arasında nisbet bile yokdur. Müsteâr ma'nâ, arab dilinde güzelleşir, acem dilinde ise kulağın ona meyl etmeyeceği, kalbin de nefret edeceği şeklde çirkinleşir. iki kelime arasında farklılık olduğunda, birinin yerine diğerini almak, benzeri ile değişdirerek

tefsîr etmek olmayıp, muhâlifi ile değişdirerek tefsîr etmek olur. Hâlbuki bir kelimeyi ancak misli, ya'nî benzeri ile değişdirmek câizdir.


Tefsîr için üçüncü misâl: (Ayn), göz kelimesidir. Bu kelimeyi tefsîr etmek isteyen, ma'nâlarının en açığı ile fârisîde karşılığı (çeşm)dir der. (Ayn) kelimesi arabîde, bilinen görme uzvu ile birlikde, su kaynağı, altın ve gümüş ma'nâlarında da kullanılan bir müşterek ismdir. Çeşm lafzı ise sâdece gören uzv ma'nâsına gelip, diğer ma'nâlarla ortaklığı yokdur. (Cenb) ya'nî yan ve (vech) ya'nî yüz kelimeleri de bunun gibidir. Bunun için müteşâbih kelimelerin değişdirilmesine karşı çıkıyor, arabî olarak geldiği şeklde bırakılmasını lüzûmlu görüyoruz.


Süâl: Ayn ile çeşm arasındaki farklılığın bütün lafzlarda olduğunu iddiâ etmek doğru değildir. Zîrâ ekmek ma'nâsına gelen arabî (hubz) ve fârisî (nân) kelimeleri arasında ve et ma'nâsına gelen arabî (lahm) ve fâ risî (gûşt) kelimeleri arasında da fark yokdur. Ba'zı lafzların ma'nâlarında farklılık var denirse, bunları değişdirmeği men' etmeli, benzer olanlara mâni' olunmamalıdır.


Cevâb: Gerçekden bu farklılık bütün kelimelerde değil, ba'zılarındadır. Arabî (yed) el kelimesi ile fârisî (dest) el kelimesi her iki lügatde, iştirâkde, istiârede ve diğer işlerde müsâvî olabilir. Ancak iş, bir kelimeyi diğeri ile değişdirmenin câiz olup olmadığına gelince, bu iki kelime arasındaki ayırımı anlıyabilmek, aralarındaki farklılıkların inceliklerine vâkıf olmak herkes için kolay ve açık değildir. Hattâ bu konuda müşkiller çoğalır. iki kelimedeki farklılık ve benzerlik mahalleri birbirinden ayrılamaz olur. Bu durumda önümüzde iki durum vardır. Yâ müteşâbih lafzı başka lafz ile değişdirmede kapıyı kapatarak ihtiyâtlı davranacağız ki, bu değişdirmeğe, tebdîle zarûret ve ihtiyâc da yokdur. Veyâ kapıyı açacağız. Halkı oraya süreceğiz. O zemân herkes istediği gibi bir lafzı diğeri ile değişdirerek tehlükeye düşecekdir.


Acabâ bu iki yoldan hangisi dahâ ihtiyâtlı, dahâ sağlamdır? Üstelik konumuz Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarıdır. Bana göre bu işin çok tehlükeli bir iş olduğunu kabûl ve ikrâr etmeyen hiçbir akllı ve dindâr kimse yokdur. Tehlüke, Allahü teâlânın sıfatlarında tebdîl ve tefsîr yapmakdadır. Bundan kaçınmak lâzımdır. Nasıl kaçınılmasın ki, şerî'at, boşanmış olan kadına, rahminin berâeti ve nesebin karışmaması için, velâyet ve verâset hükmü ve nesebin terettübü için ihtiyâten iddet beklemeği vâcib kılmışdır. Bununla berâber âlimler, boşanmış olan kısır kadının, âdetden kesilmiş kadının, bülûğa ermemiş nikâhlı kız çocuğunun ve ma'zûle kadının [çocuğu olmaması için hep azl olunmuş kadının] da iddet beklemesi vâcibdir dediler. Çünki rahmin içinde olanı ancak mübâlağa ile gâibleri bilen Allahü azîmüşşân bilir. Nitekim Allahü teâlâ, Lokman sûresi otuzdördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rahimlerde olanı O bilir) buyurmakdadır. Eğer biz iddet konusunda tafsîlâta girerek akl yürütme kapısını açarsak [kısır kadın, âdetden kesilen kadın, bülûğa ermemiş nikâhlı kız ve ma'zûle kadının, boşandıkları zemân çocukları olamayacağı için iddet beklemeleri îcâb etmez sonucu çıkar. Bu ise doğru değildir. Allahü teâlânın sıfatları ve müteşâbih kelimelerde değişdirme, tefsîr ve te'vîl yolunu açarsak] o zemân tehlükeli bir işe girmiş oluruz. Hâmile kalmadıkları hâlde yukarıdaki dört kadının iddet beklemesinin vâcib olduğunu kabûl etmek, kabûl etmeyerek tehlükeli bir işe girmekden dahâ kolaydır. Bu üç kadına, iddetin vâcib olması nasıl şer'î bir hükm ise, arabî lafzların tebdîlinin de harâm olduğu ictihâd ile sâbit olan şer'î hükmdür. Burada tercîh olunan yol, dahâ ön-ce geçdiği gibi, arabî lafzların değişdirilmesine kapalı olan birinci yoldur.


Allahü teâlâ ve sıfatları hakkında vârid olan haberlerde ve Kur'ân-ı kerîmdeki lafzlardan murâd olunan ma'nâlarda ihtiyâtlı davranmak, elbette ki iddetdeki ihtiyâtdan ve fukehâ-ı kirâmın bu kabîlden olan ihtiyâtlarından dahâ mühim ve evlâdır.

 
< Önceki   Sonraki >
Şuanda 1 misafir bağlı
eXTReMe Tracker