Kelâm-ı Kibar
Akıl, nimetlerin en büyüğü, dünya ve ahiret şereflerinin en yücesidir. Hazret-i Ali "Radiyallahü anh"
Vintage
Something Different for Joomla
| II- Te'vîl yolu ile tasarrufda bulunmak: |
| Pazar, 23 Eylül 2007 | |
|
Okunma; 1471 II- Te'vîl yolu ile tasarrufda bulunmak: Bir kelimenin zâhirî ma'nâsını bir tarafa bırakıp, onun başka bir ma'nâsını beyân etmekdir. Bu da ya avâmın kendisinden vâki' olur. Veyâ avâm ile berâber ârifden vâki' olur. Veyâ ârifin kendisi ile Rabbi arasında kendisinden vâki' olmak üzere üç yerdedir:
1. Avâmın te'vîli: Avâmdan birinin [âmînin] kendi kendine uğraşarak yapdığı te'vîl olup harâmdır. Yüzmeyi iyi bilmeyen birinin denize dalması gibidir. Bunun harâmlığında şübhe yokdur. Ma'rifetullah denizi, su denizinden dahâ derin ve dahâ tehlükelidir. Bu denizde helâk olana, ondan sonra hayât yokdur.
Dünyâ denizinde helâk olanın ancak fânî hayâtı izâle olur. Bu denizde helâk olanın ebedî hayâtı zâil olur. İki helâk arasında ne büyük fark vardır.
2. Avâm ile âlim arasındaki te'vîl: Bu da birinci gibi yasak ve tehlükelidir. Bunun misâli, çok iyi yüzen ve denize dalıp çıkabilen birinin, yüzmekden âciz, kalbi ve bedeni hasta olan birisini yanına alarak denize açılması gibidir. Bu da harâmdır. Çünki bu hareket acemi ve hasta adamı helâk olmak tehlükesi ile karşı karşıya getirir. Belki kıyıya yakın yerlerde onu koruyabilir. Ama dalgalı yerlerde muhâfaza edemez. Eğer ona, sâhile yakın yerlerde kalmasını emr etse, itâ'at etmez. Ona, dalgaların çarpışması esnâsında ve yutmak için ağızlarını açmış timsâhlarla karşılaşdığı zemân sâkin olmasını emr etse de o, bedeni ve kalbi râhatsız olduğu, tâkatinde kusûr olduğu [gücü az olduğu] için, dalgıcın sâkin ol emrini istenildiği şeklde yerine getiremez. Bu misâl, âlimin avâma, zâhirin hilâfında tasarruf etme ve te'vîl yapma kapısını açmasına en uygun misâldir.
Edîb, nahv âlimi, muhaddis, müfessir, fakîh, mütekellim, dahâ doğrusu ma'rifetullah deryâsında yüzmesini bilmeyen bütün âlimler avâmdır. Ma'rifetullah deryâsında yüzme öğrenmek için ömrlerini harcayanlar, yüzlerini dünyâdan ve şehvetlerden çevirenler, maldan, mevki'den, halkdan ve diğer lezzetlerden yüz çevirenler, ilmde ve amelde Allahü teâlâ için muhlis olanlar, tâ'at yapmakda ve münkerâtı terk etmekde şerî'atin hudûdu ve âdâbını gözeterek amel edenler, Allahü teâlâdan başka her şeyi kalblerinden çıkaranlar, Allahü teâlânın muhabbeti yanında dünyâyı, âhıreti ve Firdevs-i a'lâyı bile bir tarafa atanlar avâm değildir, ma'rifet denizinin hakîkî dalgıçlarıdır. Bununla berâber onlar da büyük tehlükededir. Onda dokuzu helâk olur. Saklı inci ve gizli hazîneye ancak biri kavuşur. Nitekim Allahü teâlâ Enbiyâ sûresi, yüzbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bunlar, Allahü teâlâ tarafından kendilerine en güzel bir âkıbet takdîr ve ihsân edilmiş olanlardır. Bu sebeble fevz-ü necâta kavuşmuşlardır) ve Neml sûresi, yetmişdördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rabbin hakîkaten onların gizlediğini de, açığa vurduklarını da bilir) buyurmuşdur.
3. Arifin te'vîli: Ârifin kendi kendine, kalbinin sırrında, kendisi ve Rabbi arasında yapdığı te'vîldir. Bu da üç vech iledir:
3) Meselâ istivâ ve fevk kelimelerinden murâdın ne olduğunun içine doğması, ya kat'î veyâ şübheli veyâ zann-ı gâlib ile olur. Kat'î ise, ona i'tikâd etmesi lâzımdır. Şübheli ise, ondan sakınması lâzımdır. Allahü teâlânın ve Resûlünün kendi kelâmlarında murâdı budur diyerek, aralarında tercîh yapamadığı mu'ârızı bulunan şübheli ma'nâ ile hükm etmemelidir. Ona vâcib olan şübheli durumda tevakkuf etmesidir. Te'vîl zann-ı gâlib ileolursa, zannın tealluk etdiği iki şey vardır. Birisi, içine doğan o ma'nâ Allahü teâlâ hakkında câiz midir, muhal midir? ikincisi kat'î olarak câiz olduğunu bilir, ancak murâd olan bu mudur, değil midir tereddüdü vardır.
Birinciye misâl, fevk lafzının te'vîli, "Sultân vezîrin fevkındedir" kavline benzer bir ma'nevî yükseklik şeklinde ise, Allahü teâlâ için bu ma'nânın sâbit olduğunda şübhe etmeyiz. Ancak biz meâl-i şerîfi (Çünki onlar fevklerindeki Rablerinden korkarlar) olan, Nahl sûresi ellinci âyet-i kerîmesindeki (fevk) kelimesinde tereddüd edebiliriz. Acabâ fevk kelimesi ile ma'nevî yükseklik mi irâde edildi, yoksa Allahü teâlânın celâline yakışır başka bir ma'nâ mı irâde edildi. Bu ma'nâ, Allahü teâlâ için muhâl olan mekânda yükseklik olmayıp, cism ve cismde sıfat da değildir.
İkinciye misâl, Arş üzerine istivâ lafzının te'vîlindedir. istivâ lafzı ile Arşa mahsûs bir nisbet irâde olunmuşdur. Allahü teâlâ, Arş vâsıtasıyla göken yere bütün âlemde tasarruf eder, işleri idâre eder. Zîrâ Arşda ihdâs edilmedikce, âlemde hiç bir sûret yaratmaz. Nitekim ressam veyâ kâtib, kâğıd üzerine bir resm veyâ yazı yazacakları zemân, önce zihnlerinde yapacakları işin plânını yaparlar, sonra kâğıda dökerler. Mühendis de aynı şeklde binânın şeklini, zihninde canlandırmadan veremez. Kalb de, âlemi olan bedeninin işlerini dimağ, zihn vâsıtasıyla idâre eder. Arşın Allahü teâlâya nisbetinin isbâtı câiz midir, değil midir diye belki tereddüd ederiz. Yâ nefsinde bulunan vücûbiyyeti ile veyâ hilâfı Allahü teâlâya muhâl olmamakla berâber onunla sünnetini ve âdetini icrâ etmesidir. Nitekim âdetini şöyle icrâ etmekdedir ki, insanın kalbinin idâresi dimağsız mümkin değildir. Gerçi Allahü teâlânın kudretinde kalbi dimağsız idâre etmesi vardır. Eğer bunu ezelde irâde etseydi ve ilmi ona tealluk etseydi, kalbe dimağ olmadan idâre etmeğe verirdi. Ancak ezelde takdîr etmediği için bu mümkin değildir. Bu, kudretinde olan bir kusûrdan değildir. Ezelde irâde etdiği ve ezelî ilminin ihâtasında olduğu için aksi mümkin değildir. Bunun için Ahzâb sûresi, altmışikinci âyet-i kerîmesinde meâlen,(Allahın kanûnunu değişdirmeğe aslâ imkân bulamazsın) buyurulmuşdur. Ezelde irâde olunan şey değişmez. ırâde olunan şeyin meydâna gelmesi vâcibdir. Zâtında muhâl olmasa da, irâde olunanın tersi muhâldir. Ama (muhâlin ligayrihî), ya'nî başka sebeble muhâldir. O da ilm-i ezelînin cehle gitmesi, ezelî irâdenin yerine getirilmemesidir.
O hâlde Arşın Allahü teâlâya nisbetini, Arşın vâsıtası ile memleketin idâresinin sâbit olması, aklen câiz ise de, acabâ vâki' midir? ışte burada tedkîk edenler tereddüde düşer. Belki de bunun vâki' olduğunu zan eder. Bu, bizzat ma'nânın Allahü teâlâ hakkında câiz olup olmadığını zan etmeğe misâldir.
Birincisi, Allahü teâlâ hakkında sahîh ve câiz olup, fekat bu ma'nânın lafzdan kasd edilip edilmediği hakkındaki zandır. iki zan arasında iki fark vardır. Lâkin iki zandan herbiri, eğer kalbe doğar, göğüsde yerleşirse, kalbden onu isteği ile def' edemez ve zan etmemesi mümkin olmaz. Çünki zannın, def'i mümkin olmayan zarûrî sebebleri vardır. Nitekim Bekara sûresi, ikiyüzseksenaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah her şahsa ancak gücü yetdiği kadar mes'ûliyyet yükler) buyurulmuşdur. Ama onun üzerine iki vazîfe vardır. Birincisi, onda yanlışlık ihtimâli olmadığını düşünüp, kat'î bir şeklde kalbinin ona mutma'in olmasına mâni' olmasıdır.
ikincisi, istivâ'dan murâd böyledir, fevkden murâd şöyledir diye kesin hükmler vermemelidir. Çünki, o zemân bilmediği şey hakkında hükm vermiş olur. Hâlbuki Allahü teâlâ ısrâ sûresi, otuzaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme) buyurmakdadır. Ancak, zan ediyorum ki, bu böyledir demelidir. O zemân kedinden ve vicdânından verdiği haberde sâdık olur. Söylediği söz ile Allahü teâlânın sıfatı ve murâdı üzerine hükm etmiş olmaz. Ancak kendinden hükm vermiş, içindeki kanâ'atini haber vermiş olur.
Süâl: Bu zan sâhibi âlimin, zannını halka anlatması, onlarla konuşması, içindekileri dökmesi, zannı kat'î olarak doğru ise câiz midir?
Cevâb: O zannı hakkında konuşması, anlatması dört vech ile olur. Kendi kendine veyâ kendisi gibi araşdırıcı ve basîret sâhibi olan birisi ile veyâ sâdece ma'rifetullahı taleb eden, zekâsı ve fıtratı ile basîret ehli olmağa isti'dâdı olan ile veyâ avâm ile.
Eğer zannı kat'i ise kendisi buna inanır ve basîretde dengi olana anlatır veyâ sâdece ma'rifetullahı düşünen, ma'rifeti almağa müsâid, mezheb taassûbundan, dünyâya meylden ve şehvetlerden arınmış, ma'rifetlerle övünmekden uzak duran, avâm ile bulunduğu zemân ma'rifetini anlatarak gösteriş yapmakdan çekinen zekî ve kâbiliyyetli kimselere anlatır. Bu sıfatlarla muttasıf olanlarla konuşmakda bir beis yokdur. Çünki ma'rifete susamış olan fıtnet sâhibi zekî kimse, başka gâye için değil, sâdece ma'rifet için kalbine müteşâbih sözlerin zâhirinden müşkiller gelir. Bu müşkiller onu, zâhirî ma'nânın muktezâsından şiddetle kaçma arzûsunda olduğu için, bozuk te'vîllere götürür. [Bunun için ma'rifete susamış zekî kimselere ârifin kat'î te'vîllerini anlatması iyi olur. Büyükler ne güzel söylemişlerdir]: İlmi ehlinden men' etmek, ehli olmayana vermek gibi zulmdür.
Avâm ile böyle mes'eleleri konuşmamak lâzımdır. Avâm, yukarıda bildirilen iyi vasflarla muttasıf olmayan kimsedir. Hattâ buna misâl, dahâ önce geçdiği gibi süt çocuğuna, bünyesinin kaldıramadığı kuvvetli yemekleri vermek gibidir.
Ârifin te'vîli (maznûn) zanlı, zan ile olursa, o te'vîli, kendi kendine iyce düşünmesi, tartması zarûrî olur. Zan olsun, şek olsun, kat'î olsun, zihni hep o te'vîl ile meşgûl olur. Ondan kurtulamaz, ona mâni' olunamaz. Şübhesiz bunları avâma anlatmamalıdır. Maktû'dan men' olunması, bir derece maznûn ve meşkûk te'vîller hakkında avâm ile konuşmaması dahâ evlâdır. Ama ma'rifetde kendi derecesinde olana veyâ o bilgileri kabûl etmeğe isti'dâdı olana anlatılmasının câiz olup olmamasında tereddüd vardır. Câizdir denilebilir. O zemân te'vîli doğru olsa da, "ben öyle zan ediyorum" demekden ileri gitmemelidir. Mâni' de olunabilir. Çünki Allahü teâlânın sıfatları hakkında ve Kelâm-ı ilâhîdeki murâdın zan ile tasarrufunda serbest ise de, o zannını anlatmağı terk edebilir. Bunda tehlüke vardır. Ârifin te'vîlini açıklamasının mubâh olması, nass, icmâ' veyâ nass üzere kıyâs ile bilinir. Bu müteşâbih lafzların te'vîli ile alâkalı nass, icmâ' ve kıyâs vârid olmamışdır. Hattâ ısrâ sûresi, otuzaltıncı âyet-i celîleside meâlen, (Bilmediğin şeyin arkasına düşme) buyurulmuşdur.
Süâl: Ârifin zan ile yapdığı te'vîlini, avâmdan olmayan müsâid kimselere açıklaması, aşağıdaki üç delîl ile câiz olmaz mı?
1. Sâdık olan birinin doğru bildiklerini açıklaması mubâhdır. Hiç kimse doğru bildiği zannı için cezâ görmez. O zannını açıklamakdadır. 2. Kur'ân-ı kerîmi tefsîr edenlerin sözleri zan ve tahmîn iledir. Çünki bütün söyledikleri Peygamber Efendimizden duyulmuş değildir. İctihâd edilerek çıkarılmışdır. Dolayısıyla sözler çoğalmış, hattâ birbirini nakz edenler de olmuşdur. 3. Tek bir Sahâbîden nakl olunan, tevâtür etmeyen, sahîh hadîs kitâblarında bulunmayan, âdil kimselerden âdil kimselere nakl olunan müteşâbih haberlerin nakli üzerine, tâbi'înin icmâ'ı vardır. Tâbi'în bu rivâyeti, âdil kimsenin sözünün, ancak zan olarak alınacağı için câiz görmüşlerdir.
Cevâb: 1. Mubâh olması, sözün doğru olmasındadır. Onun zararından korkulmaz. Ancak bu zanların yayılması, zarardan hâlî değildir. Çünki onu işitenin içi ona ısınabilir. Onu kat'î olarak doğru i'tikâd edebilir. O zemân Allahü teâlânın sıfatlarında ilmi olmadan hükm etmiş olur. Bu da tehlükelidir. İnsanlar, görünen ma'nâlardan kaçınırlar. Kendilerini râhatlatan bir ma'nâ duyduklarında, zannî olsa da, içi ona ısınıp, ona kesin i'tikâd eder. Ama belki de yanlışdır. O zemân Allahü teâlânın sıfatları hakkında yanlış ve bâtıl düşünmüş olur. Veyâ bir âyet-i kerîmede Allahü teâlânın murâdı olmayan bir ma'nâya inanmış olur.
2. Müfessirlerin zan ile olan sözleri, istivâ, fevk gibi Allahü teâlânın sıfatları ile alâkalı olursa kabûl etmeyiz. Ancak o açıklamalar fıkh hükmlerinde, Peygamberlerin hâllerini anlatan hikâyelerde, kâfirlerin hikâyelerinde, va'z, mesel anlatmada ve yanlışlık tehlükesi büyük olmayan yerlerde yapılabilir.
3. Âlimler, bu konuda Kur'ân-ı kerîmde vârid olmayan veyâ Resûlullahdan ilmi ifâde eden bir tevâtür ile gelmeyen hadîs-i şerîflerin dışında bir şeye güvenmenin câiz olmadığını söylemişlerdir. Bir Sahâbînin bildirdiği haber ise, kabûl edilmez. Te'vîle meyl edenlerin yapdıkları te'vîl ile ve sâdece rivâyet üzerinde duranların rivâyetiyle meşgûl olmayacağız. Çünki o zemân zan edilene (maznûn)a i'timâd edip, onunla hükm vermiş oluruz. Zikr etdikleri [dinden ve akldan] uzak değildir, ama Selefin bir araya getirdiği zâhirî bilgilere muhâlifdir. Selef-i sâlihîn bu haberleri âdil kimselerden alıp, kabûl etmişler, onları rivâyet etmişler ve inceliyerek sahîh olduklarını açıklamışlardır.
Buna iki şeklde cevâb verilebilir:
1. Tâbi'în, adli, ya'nî özü sözü doğru, âdil kimseleri, bilhassa Allahü teâlânın sıfatları hakkında, yalanla ithâm etmenin câiz olmadığını, edille-i şer'ıyyeden biliyorlardı. Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" bir haber rivâyet etdiğinde, "Ben Resûlullahdan şöyle duydum" dediğinde, bu sözü red etmek, onu tekzîb etmek, ona hadîs uydurma ve yanılma nisbet etmek demekdir. Ebû Bekr "radıyallahü anh" dedi ki, "Resûlullah buyurdu ..." ve Enes "radıyallahü anh" dedi ki, "Resûlullah buyurdu ..." şeklindeki rivâyetleri tâbi'în [hadîs olarak] kabûl etdi. Tebe-i tâbi'în de böyle rivâyetleri kabûl etdiler. Âdil ve müttekî olan Eshâb-ı kirâmın, Tâbi'înin edille-i şer'ıyye ile sâbit gördükleri rivâyetlerini ithâm etmeğe yol yokdur. O hâlde bir zâtın kendi zanlarının ithâm olmaması nereden vâcib kılındı ve o zanların bu âdillerin nakllerinin seviyesine nasıl vardırıldı ki, ba'zı zanlar günâhdır. Nitekim Şâri' "sallallahü aleyhi ve sellem" (Âdil olanlardan size gelen haberlere inanınız, kabûl ediniz, nakl ediniz ve ortaya çıkarınız) buyurursa, bundan "kendi düşünce ve zanlarınızı, içinize doğan ma'nâları kabûl edip, meydâna çıkarınız ve rivâyet ediniz" ma'nâsı çıkarılamaz. Bunlar (nass), ilâhî ve nebevî kanûnlar ma'nâsında değildir. Bunun için deriz ki, âdil olmayanın bu cinsden rivâyetlerinden yüz çevirmek ve rivâyet etmemek lâzımdır. Bu mevzu'daki ihtiyât, va'z ve meseller ve benzerlerindeki ihtiyâtdan dahâ çok olmalıdır.
2. Bu haberleri Eshâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvân" yakînen Resûlullahdan "sallallahü aleyhi ve sellem" işitmişler ve kendilerinde yakîn hâsıl oldukdan sonra, Tâbi'îne nakl etmişlerdir. Onlar da bunu kabûl edip, rivâyet etmişlerdir. "Resûlullah aleyhisselâm böyle buyurdu", demediler. "Falan Sahâbî Resûlullahın şöyle buyurduğunu haber verdi" dediler. Rivâyetlerinde doğru idiler.
Tâbi'în, rivâyet etdikleri hadîs-i şerîflerde geçen kelimeleri aynen almışlar, sonra gelen âriflerin, her kelimenin hakîkî ma'nâsından başka vehm etdirdiği ma'nâsı da olacağı, hadîs-i şerîfin ba'zı fâideleri olacağını düşünerek rivâyetlerinde hiç bir şeyi ihmâl etmediler. Allahü teâlâ hakkında Sahâbîlerin Resûlullahdan rivâyet etdiği haberler zannî değildir. Meselâ, (Her gece Allahü teâlâ, dünyâ semâsına nüzûl edip, düâ eden yok mu, kabûl edeyim, istigfâr eden yok mu, magfiret edeyim) hadîs-i şerîfini bir Sahâbî rivâyet etmişdir. Bu hadîs-i şerîf, geceyi ihyâ etmeğe son derece teşvîk için bildirilmişdir. İbâdetlerin en fazîletlisi olan teheccüdde düâ etmekde büyük te’sîri vardır. Bu hadîs-i şerîf terk edilse idi, bu büyük fâide ibtâl edilmiş olurdu. Bu hadîs-i şerîfin ihmâl edilmesine yol yokdur.
Bu hadîs-i şerîfde ancak çocuğun ve çocuk gibi olan avâmın nüzûl lafzından, cismdeki inmeyi hâtırlatan tehlükeli ma'nâ çıkarması vardır. Bir basîret ehli için, nüzûlün bilinen şeklinden Allahü teâlânın münezzeh ve mukaddes olduğunu avâmın kalbine yerleşdirmekden kolay ne vardır. Meselâ, avâma şöyle der: Allahü teâlânın dünyâ semâsına nüzûlünden gâye, nidâsını bize işitdirmek ise ki, bize işitdirmedi. O hâlde nüzûlünden fâide nedir? Arşda veyâ yüksek semâlarda olduğunda da bize nidâ edebilirdi. Bu kadar anlatmakla avâm, zâhirdeki nüzûlün bâtıl olduğunu anlar. Hattâ başka bir misâl olarak şöyle söylenebilir: Şarkda olan birinin garbdaki birine nidâ edip, sesini işitdirmek için garba doğru bir kaç adım ilerleyip, onun işitmeyeceğini bile bile çağırmaya koyulur. Bir kaç adım atması, bâtıl bir hareket ve aklı olmıyanın yapacağı bir işdir. Akllı bir kimsenin kalbinde böyle bir şey nasıl yerleşir? Bu kadar anlatmakla da her âmî [avâmdan biri] nüzûlün şeklini nefy edip, kalbinde yakîn hâsıl eder. Nasıl yakîn hâsıl olmaz ki, Allahü teâlânın cism olması mümkin değildir. ıntikâl olmadan nüzûl muhâl olduğu gibi, cism olmayan şeyin intikâli de muhâldir. O hâlde bu gibi haberlerin nakl edilmesinde büyük fâideler vardır. Zararı ise azdır.
Âdil kimselerden nakl yolu ile gelen bu haberlerle, insanın içine doğan zanları anlatmak müsâvî tutulabilir mi? Bu anlatılanlar, zan ile yapılan te'vîlin başkalarına anlatılmasının mubâh kılınması veyâ men' olunması husûsundaki ictihâdlardır. Burada bir üçüncü vechi zikr etmek de mümkindir. O da süâl edenin ve dinliyenin hâllerinin karînelerine bakmadır. Eğer onlara bir menfe'at sağlayacağı görülüyor ise, zan ile yapdığı te'vîlini açıklar. Yok eğer onlara bir zarar vereceğini kesdirirse, terk eder. Bu ikisinden birini zan etmesi, anlatmanın mubâh olmasında ilm gibidir.
Bir çok kimseler vardır ki, bu ma'nâları bilmeğe gönülden istekleri olmaz. Zihnlerinde zâhirî ma'nâlar sebebi ile şübhe ve tereddüd hâsıl olmaz. O zemân bu kimselere te'vîlden bahs etmek zihnlerini karışdırır. Yine bir çok kimseler vardır ki, zâhirî ma'nâlardan şübhe ve tereddüde kapılır. Hattâ nerede ise Resûl aleyhisselâm hakkında i'tikâdını kötüleşdirir ve bu ma'nâları ifâde eden hadîs-i şerîfleri inkâr eder. Bunun gibilerine zan edilen ihtimâl anlatılır, hattâ yalnız lafzın delâlet etdiği ihtimâl açıklanırsa, ona fâidesi dokunur. Bunu açıklamakda bir beis yokdur. Çünki bu konuşma başkası için zararlı olsa da, onun hastalığı için bir ilâcdır.
Ancak bu konuşulanların minberlerden, kürsîlerden konuşulması uygun değildir. Çünki dinleyenlerin çoğu bu konulardan habersiz ve bunları düşünmüyor iken, içlerinde sâkin olan istek ve kanâ'atler harekete getirilmiş olur. Selef-i sâlihînin zemânı, kalblerin sükûn zemânı olduğu için, selef te'vîlden mübâlağalı şeklde kaçınmışlardı. Dinleyenlerin gönlünde sâkin olan isteklerini uyandırmakdan ve kalbleri teşvîş etmekden korkarlardı. Selef-i sâlihîn, kendilerine muhâlefet edenleri, fitne çıkardığı ve hiç lüzûm yok iken şek ve şübhe uyandırdığı için, günâha girmiş sayarlardı. Ama şimdi, islâm ülkelerinin bir kısmında bu fikrler yayılmakdadır. Kalblerden bâtıl vehmleri yok etmek ümîdi ile bu konuda açıklama yapan ma'zûrdur. Bu beldelerde böyle konuşanları kınamak dahâ azdır.
Süâl: Maktû' [kat'î] te'vîl ile maznûn [zanlı] te'vîli ayırdınız. Te'vîlin sıhhatli olması için kat'î te'vîl ne ile hâsıl olur?
Cevâb: iki şeyle hâsıl olur.
Biri, yapılan te'vîlin ma'nâsının, Allahü teâlâ için sübûtu maktû' olmasıdır. Mertebe cihetinden fevkıyyetde [üstde] olmak böyledir.
ikincisi, lafzın iki şeye ihtimâli varsa, biri iptâl olup, diğerinin kalmasıdır. Meselâ, meâl-i şerîfi, (O, kullarının fevkınde her dürlü tasarrufa sâhibdir) olan En'âm sûresinin onsekizinci âyet-i kerîmesindeki fevk kelimesi, arabî lisanında iki ma'nâda vaz' olunmuşdur. Birincisi mekânın, ikincisi rütbenin üstün olmasıdır. Burada tenzîh yönünden mekânın üstü ma'nâsı bâtıldır. Rütbe bakımından üstün olmak ma'nâsı bâkî kalır. Nitekim, "Efendi kulun fevkındedir", "Koca, hanımın fevkındedir", "Sultân, vezîrin fevkındedir" denildiği gibi, âyet-i kerîmede, (Allah, kullarının fevkındedir) buyurulmuşdur. Bunların hepsinde rütbe bakımından üstde olmak ma'nâsı alınmakdadır. Böylece fevk lafzı için ma'nâ kat'îleşmiş, maktû' olmuş olur. Arabî lisanında fevk lafzı, ancak bu iki ma'nâda kullanılır.
Semâya ve Arşa olan istivâ lafzı, fevk kelimesinde olduğu gibi, mefhûm ve ma'nâ i'tibârı ile, lügatde iki ma'nâya münhasır değildir. İstivâ lafzı üç ma'nâya delâlet etse, Allahü teâlâ hakkında biri bâtıl olup, iki ma'nâ câiz olabilir. Bu iki câiz olan ma'nânın birini vermek, zan ve ihtimâl ile olur. Bu anlatılanlar, te'vîlden el çekmek hakkındaki incelemenin temâmıdır.
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
İlahi Arşivi |
Namaz Vakitleri |