Kelâm-ı Kibar
Nice sevinçler vardır ki, sonları keder; nice sonlar vardır ki, sonları kurtuluştur. Ebû Bekir Dükkî "Rahmetullahi Aleyh"
Vintage
Something Different for Joomla
| A- Akli Deliller |
| Pazar, 23 Eylül 2007 | |
|
Okunma; 1488 Bu da iki nev'dir. İcmâlî ve tafsîlî. a) İcmâlî delîl: Her selîm akl sâhibinin kabûl etdiği üzere, selef mezhebinin hak olması dört esâs üzere meydâna çıkar. Birinci esâs: Âhıretde kulların en iyi âkıbete erişmeleri için hâllerinin ıslâhını en iyi bilen Resûlullahdır "sallallahü aleyhi ve sellem". Çünki âhıretde fâide ve zarar verecek şeyleri, tabîbin bildiği gibi tecribe ile bilmeğe imkân yokdur. Zîrâ tecribî ilmler, tekrâr tekrâr gözlenerek kazanılır. Âhıretden dünyâya kim çıkıp geldi de, o âlemde gördüğü ve anladığı fâideli ve zararlı şeyleri bize haber verdi? Bunlar akl ile anlaşılamaz. Çünki akllar, âhıret âlemini idrâkden âcizdir. Akllı olanların hepsi, aklın, öldükden sonrası için yol gösteremediğini, günâhların nasıl bir zarar, tâ'atlerin ne şeklde fâide vereceğini anlıyamadığını, bilhâssa şerî'atlerde vârid olan sınırlı ve tafsîlâtlı haberleri anlıyamadığını, i'tirâf etmişlerdir. Aklî sebeblerle bilinmesi mümkin olmayan hâdiseleri, mâzîde ve istikbâlde olacak gaybî işleri, ancak aklın ötesindeki bir kuvvet olan nübüvvet nûru ile idrâk olunduğunu bütün akl sâhibleri ikrâr etmişlerdir.
Bizden önce geçmiş olan ümmetler ve hikmet sâhibleri bunda müttefikdirler. Nerede kaldı ki, ilmlerini nübüvvet nûrundan alan ve bu kaynakdan başka her kaynağı kusûrlu gören velî ve râsih ilmli âlimler ikrâr etmesin.
İkinci esâs: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" kulların dünyâda ve âhıretdeki salâhı için kendisine vahy olunan her şeyi bildirmiş, hiç birini saklamamış, halkdan gizli, kapalı bırakmamışdır. Çünki kendisi bunun için gönderilmiş ve bunun için âlemlere rahmet olmuşdur. Halka teblîgde hiçbir töhmet altında kalmamışdır. Hâl ve hayâtının bütün karîneleri bu hakîkati bildirmekde ve insanda zarûrî bir bilgi hâsıl etmekdedir. Bu karîneler: 1- Halkın ahvâlini ıslâha olan hırsı, 2- Halkı dünyâ ve âhıret se'âdetine irşâd etmekdeki aşkı, 3- Halkı Cennete ve Allahü teâlânın rızâsına yaklaşdıran şeylerden hiç birini terk etmeden, onlara yol göstermesi, bunları emr etmesi ve teşvîkde bulunması, 4- Cehenneme götürecek ve Allahü teâlânın gadabına sebeb olacak şeylerden sakındırması ve onları bu işleri yapmakdan nehy etmesidir.
Bütün bunlara ilm ve amelde riâyet edilir.
Üçüncü esâs: Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sözlerini en iyi anlayan, hakîkatine ve inceliklerine en iyi vâkıf olan, içindeki sırları en iyi idrâk eden, vahyi ve tenzîli müşâhede eden, muâsırı olan, sohbetinde bulunan, hattâ gece-gündüz ondan ayrılmayan, sözlerinin ma'nâlarını anlamak, o sözlerle amel etmek ve kendilerinden sonrakilere nakl etmek için ve sözlerini dinlemek, anlamak, hıfz etmek ve yaymak için kollarını sıvayan Eshâb-ı kirâmdır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Eshâbını, sözlerini dinlemeğe, anlamağa, ezberleyip yaymağa teşvîk etmişdir. Bu husûsda, (Benim sözümü işitip kavrayan, işitdiği gibi edâ eden kimseyi Allahü teâlâ ni'metlendirsin) buyurmuşdur.
Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" Eshâbından dînin emrlerini gizlemekle ithâm eden birinin olduğunu bir bilseydim. Hâşâ! Nübüvvet makâmı bundan münezzehdir. Veyâ Eshâb-ı kirâm Resûlullahın kelâmını anlamamakla ve maksadını idrâk etmemekle ithâm olunur mu? Ve anladıkdan sonra onu gizlemekle ve sır olarak tutmakla ithâm olunur mu? Veyâ onlar, Resûlullahın emr ve nehylerini anlayıp, mükellef olduklarını bildikleri hâlde, kibr sebebiyle Ona muhâlefet ve amel yönünden Resûlullaha inâd etmekle ithâm olunurlar mı? Bu ithâmlar akllı bir kimsenin aklının alamayacağı şeylerdir.
Dördüncü esâs: Eshâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvân" kendi zemânlarında, ömrlerinin sonuna kadar halkı bu gibi işlerde [müteşâbih sözlerde] araşdırma, inceleme yapmağa, te'vîle, tefsîre kalkışmalarına izn vermediler. Hattâ bu mevzu'lara dalanları, bu gibi şeylerden süâl soranları, dahâ sonra anlatırım diyenleri azarlamışlardır.
Eshâb-ı kirâm, müteşâbih sözler hakkında konuşmağı, araşdırmağı, dînî hükmlerin anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünselerdi, elbette gece-gündüz kendilerini bu işe verirlerdi. Âilelerini, çocuklarını da teşvîk ederlerdi. Bu mevzu'daki esâsları te'sîs edip, kanûnlarını açıklamak için, ferâiz ve mîrâs taksîmi ile alâkalı konularda koydukları kâidelerin hâzırlanmasında kolları sığadıklarından dahâ fazla kollarını sığarlar, ya'nî çok çalışırlardı.
Kesin olarak bilmeliyiz ki, bu dört esâsdan anlaşıldığı üzere, hak olan, Eshâb-ı kirâm ve tâbi'înin "radıyallahü anhüm ecma'în" dedikleri, doğru olan yine onların görüş ve fikrleridir. Özellikle Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" onları medh etmekdedir:
(İnsanların en hayrlısı benim zemânımda bulunanlardır. Sonra bunların arkasından gelenler, sonra bunların arkasından gelenlerdir) ve (Ümmetim yetmiş küsûr fırkaya ayrılacakdır. İçlerinden biri kurtulacakdır) buyurmuşdur. Onlar kimlerdir? diye sorduklarında, (Ehl-i sünnet vel-cemâ'at) buyurmuşlardır. Ehl-i sünnet ve cemâ'at nedir, diye sorduklarında, (Şimdi Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır) buyurmuşlardır. b) Tafsîlî Delîl: Dahâ önce, hak olan selefin mezhebidir demişdik. Müteşâbih haberlerin zâhirî ma'nâlarında avâmı yedi vazîfe ile vazîfelendiren selef mezhebidir. Her vazîfenin hak olduğuna delîl olan burhânını da birlikde zikr etmişdik.
Keşki bilseydim muhalefet eden [bu yedi sözden] hangi sözümüze muhâlefet ediyor?
Avâmın üzerine vâcib olan, Allahü teâlâyı teşbîhden ve cismlere benzetmekden münezzeh kılmakdır şeklinde olan birinci sözümüze mi?
Veyâ avâm üzerine vâcib olan, Peygamber efendimizin murâd etdiği ma'nâda kavl-i şerîflerine îmân edip, tasdîk etmekdir şeklindeki ikinci sözümüze mi?
Veyâ avâm üzerine vâcib olan, müteşâbih ma'nâların hakîkatini idrâkden aczini i'tirâf etmekdir şeklindeki üçüncü sözümüze mi?
Veyâ avâm üzerine vâcib olan, müteşâbihât hakkında süâl sormakdan ve tâkatinin ötesinde olan şeylere dalmamakdır şeklindeki dördüncü sözümüze mi?
Veyâ avâm üzerine vâcib olan, zâhirî ma'nâları, ziyâde, noksan, cem' ve tefrîk yaparak değişdirmekden dilini tutmakdır, şeklindeki beşinci sözümüze mi?
Veyâ avâm üzerine vâcib olan, kalbini Allahü teâlânın zikrinden ve aczi ile birlikde Allahü teâlâyı düşünmekden geri durmakdır, çekinmekdir şeklindeki altıncı sözümüze mi? Zîrâ onlara, "Hâlıkı değil, mahlûkları düşününüz" denilmişdi.
Veyâ avâm üzerine vâcib olan, Peygamberler, velîler, râsih ilmli âlimler gibi ma'rifet ehline teslîm olmakdır, şeklindeki yedinci sözümüze mi?
Bunlar öyle işlerdir ki, beyânları burhânlarıdır. Hiç bir temyîz ehli onu inkâr edemez. Nerede kaldı ki, âlimler ve akl sâhibleri onu inkâr etsinler. Çünki bunlar aklî delîllerdir. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
İlahi Arşivi |
Namaz Vakitleri |