Okunma; 126
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetinin, Tevrât ve Zebûr ve İncîlde bulunan âyetlerle ve dahâ önce gelmiş Peygamberlerce sâbit olduğu hakkındadır:
Peygamberimiz Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Peygamber olarak geleceği, bütün semâvî kitâblarda beyân edilmişdir. Bütün Peygamberler tarafından müjdelenmişdir. Tevrât beş kitâb üzerine olup, bir seferde toplanmışdır. Tevrâtın birinci kitâbının onaltıncı bâbında, Hâcer, İbrâhîm aleyhisselâmın zevcesi Sâreden kaçdığı gece bir melek görüp kendisine: Ey Hâcer, ne istiyorsun ve nereden geldin, diye sormuş, o da, Sâreden kaçdım, cevâbını vermiş. Melek de ona, Sen Sâreye dön ve ona itâ’at et. Çünki Allahü teâlâ senin zürriyyetini çoğaltacakdır. Pek kısa bir zemân sonra hâmile olup, İsmâ’îl adında bir çocuk doğuracaksın. Allahü teâlâ seni sevmişdir. Oğlun herkes tarafından takdîr edilecek ve şöhreti dünyânın çok yerine yayılacakdır, dedi, diye yazılıdır.
Bilindiği gibi İsmâ’îl aleyhisselâm ve onun zürriyyeti dünyânın birçok yerlerine yayılmamışdır. Binâenaleyh adı geçen söz, İsmâ’îl aleyhisselâmın en büyük zürriyyeti hakkındadır. O da Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır. İslâm dîni dünyânın birçok yerlerine yayılmış, doğu ve batıda hükm sürmüş ve sürmekdedir. Bu husûsu yehûdî âlimleri gâyet iyi bilirler. Fekat halka açıklamakdan dâimâ çekinirler.
Yine Tevrâtın beşinci kitâbının onsekizinci bâbında, Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma, “Benî İsrâile söyle ki: Ben onlara âhır zemânda kendi kardeşleri evlâdından, senin gibi bir Peygamber göndereceğim” dedi, diye yazılıdır. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra ise, gönderilen Peygamberlerin hepsi Benî İsrâildendir. Bunların sonuncusu Îsâ aleyhisselâmdır. Bu vaziyyete göre, onların kardeşleri evlâdından âhır zemânda Peygamber olacak zât, Muhammed aleyhisselâmdan başkası değildir. Çünki Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, İsmâ’îl aleyhisselâmın zürriyyetindendir. İsmâ’îl aleyhisselâm ise, İbrâhîm aleyhisselâmın oğlu ve İshak aleyhisselâmın kardeşidir. İshak aleyhisselâm da Benî İsrâildendir. Eğer bu müjde Benî İsrâilden bir Peygamber hakkında olsaydı, “onların kardeşleri evlâdından” denmemesi îcâb ederdi. Benî İsrâil Peygamberleri arasında Mûsâ aleyhisselâmdan sonra, Ona benzer bir Peygamber gelmediği husûsunda yehûdîler ittifâk etmişdir. Burada benzerlikden maksad, husûsî bir şerî’at ortaya koyması ve ümmetlerin ona tâbi’ olmasıdır. Bu da Muhammed aleyhisselâmın sıfatı ve şânıdır. Çünki kendisi İsmâ’îl aleyhisselâmın zürriyyetinden ve Arab milletindendir. Bütün şerî’atleri ortadan kaldıran bir şerî’at getirmiş ve ümmetler ona tâbi’ olmuşdur. Bu yönden Mûsâ aleyhisselâm gibidir. Hattâ Mûsâ aleyhisselâmdan ve diğer bütün Peygamberlerden dahâ fazîletlidir.[1]
Yine Tevrâtın beşinci kitâbının otuzüçüncü bâbında, Allahü teâlâ Tûr-i Sînâdan gelip, bize Saîrden doğdu ve Fârân dağlarından göründü, diye yazılıdır.[2] Fârân dağlarından maksad, Mekke ve Hicâz bölgesidir.
Çünki, Fârân, toprakları aralarında paylaşan, Amâlika meliklerinden, hissesine Hicâz bölgesi isâbet eden kimsenin adıdır. Hicâz bölgesi bu adamın hissesine düşmüş ve oralara onun adı verilmişdir. Tevrâtdaki, Allahü teâlâ Tûr-i Sînâdan geldi, sözünden maksad, Allahü teâlânın Mûsâ aleyhisselâma olan vahyi sebebiyle tevhîd dîninin Tûr-i Sînâdan görünmesidir. (Saîrden doğdu) sözündeki Saîrden maksad ise, Îsâ aleyhisselâmın dîninin göründüğü bir dağdır. Bu dağ şâmda bulunmakdadır. Fârân dağlarından göründü demenin ma’nâsı da, islâm dîninin Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma Mekke ve Hicâzda vahy buyurulmuş olmasıdır. “Kudsîlerin ve bayrakları berâberinde ve onun sağındadır” sözündeki “Kudsîler”in ifâde etdiği ma’nâ, velî ve sâlih kullardır ki, bununla Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sahâbesi kasd edilmekdedir. Çünki onunla berâber ve sağ tarafında bulunan, ondan aslâ ayrılmıyan yalnız sahâbelerdir. Allahü teâlâ onlardan râzı olsun!
Peygamberimizin nübüvvetine âid en kuvvetli delîllerden biri de, dört İncîl sâhibinin, Îsâ aleyhisselâmın göğe çıkışı ânında havârîlere, ben babam ve babanıza, Allahıma ve Allahınıza gidiyorum. Size benden sonra PARAKLİT adında bir Peygamber geleceğini müjdelerim, demiş olduğunda, ittifâk etmeleridir. Bu mubârek ad yunancadır. Arapça tam karşılığı ise, AHMEDdir. Nitekim Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîminde, Sâf sûresi altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, Îsâ aleyhisselâmın (Benden sonra bir Peygamber gelecekdir. Onun ismi Ahmeddir. Onu size müjdeleyiciyim) dediğini, haber vermekdedir.
Lâtince olan İncîlde “PARAKLİTOS”dur. Benim [Abdüllah-ı Tercümânın] islâmiyyeti kabûl edişime bu ad sebeb olmuşdur.
Yuhannâ İncîlinin ondördüncü bâbında, Îsâ aleyhisselâm, “Paraklit o zâtdır ki, babam onu âhır zemânda yollayacak ve o size her şeyi öğretecekdir” dedi, yazar ki, Paraklitden maksad bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır. İnsanlara her şeyi, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde kendisine vahy etdiği üzere öğreten Odur. Allahü teâlâ, En’am sûresi yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Biz kitâbımız olan Kur’ân-ı kerîmde hiçbir şeyden noksan bırakmadık. Ya’nî her şeyi bildirdik) buyurduğu üzere, Kur’ân-ı kerîmde hiçbir şey eksik değildir. Hazret-i Mesîhden sonra bu sıfatda Muhammed aleyhisselâmdan başka bir Peygamber çıkmadığından, bu haber ancak Ona âid olabilir.
Yuhannâ İncîlinin onaltıncı bâbında, Îsâ aleyhisselâm, “Babamın benden sonra göndereceği Paraklit, kendiliğinden bir şey söylemez. Size dâimâ doğruyu söyler. Geleceğe âid hâdiseleri haber verir” dedi, demişdir.[3] Bu da mütevâtir bir haberle sâbitdir ki, ancak Peygamberimizin vasfıdır. Allahü teâlâ, Necm sûresi üçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Peygamberimin bildirdiği Kur’ân-ı kerîm, onun istediği, onun kendiliğinden söylediği kelâm değildir. Ona melek vâsıtasıyla söylenilen, melekden işitdiği vahydir) buyurarak bu husûsa şehâdet etmişdir.
Geleceğe âid vermiş olduğu haberler geniş bir mevzû’ teşkîl eder ki, bu mevzû’ ile alâkalı birçok eser yayınlanmışdır. Kâdî İyâdın (Kitâbüş-şifâ) kitâbında adı geçen mevzû’a dâir, akl sâhiblerine ibret verici noktalar vardır.
[1] Eğer nasârâ, bu söz Tevrâtındır ve Muhammed aleyhisselâmı değil, Îsâ aleyhisselâmı gösterir derlerse, bu sözleri onların Îsâ aleyhisselâm hakkındaki ülûhiyyet iddi’âlarını red eder. Zîrâ Mûsâ aleyhisselâmın Îsâ aleyhisselâma benzemesi veyâ zıddı, Îsâ aleyhisselâmın ülûhiyyetini yok eder. Bu da bu sözün Îsâ aleyhisselâmı değil, Muhammed aleyhisselâmı gösterdiğini isbâteder. Çünki onlar Îsâ aleyhisselâmın hâşâ ilâh olduğuna inanmakdadırlar. Eğer o Îsâdır derlerse, kendi papazları indinde ve bizim indimizde kâşrdirler. Eğer Muhammeddir derlerse, papazları indinde yine kâşr olurlar. Ama hakîkatde îmânları sâbit olur. Her hâlde, o Muhammeddir “sallallahü aleyhi ve sellem”, demekden başka çâreleri yokdur.
[2] Ehl-i kitâbın ittifâkı ile bu söz Hicâzdır. Bunun için onların indinde İsmâ’îl ve Hacer Fârân halkından idiler. Bunlar Mekke-i Mükkeremede idiler. Rab teâlânın oradan zuhûru, Risâlet-i Muhammediyyenin bütün insanlar için zuhûrudur. Bundan sonraki, “yanında sağ tarafından zuhûr eden rabler vardı” sözü, Eshâb-ı kirâmı kasd etmekdedir. Bu husûs yukarıda zikr edilenlerin hepsini kuvvetlendiren açık delîldir. Güneş gibi âşikâr olduğundan, kasdın ne olduğu açıkca tesbît edilmişdir ve bunu açıklamağa lüzûm kalmamışdır.
[3] İngilizce kitâbda “Paraklit” sözünün ingilizceye “Tesellî” olarak terceme edildiği yazılıdır. Ma’nâsı, yardımcı demekdir. Bu ise, Paraklit olan yunanca kelimeden farklıdır. Yunanca olan kelime, Ahmed ma’nâsına gelmekdedir. Arabî yazılışlarda ingilizce olan kelimenin sonu Te, yunanca olan kelimenin sonu ise Ta olup, fark sâdece bir harfdedir. Bu ingilizce kelime sâdece Yuhannânın risâlelerinin ikinci faslındadır. Orada da tesellî olarak değil, şâfî (şifâ veren) veyâ şefî’ (şefe’ât edici) olarak terceme edilmişdir. Bu kıssada Er-rûh-ul-kuds değil, Îsâ aleyhisselâm ibâresi vardır. Bunun için, İncîlleri ve havârîlerin risâlelerini terceme edenlerin, bunun ma’nâsını açık olarak bilmedikleri ma’lûmdur. Orada zikr edilen satır şöyledir: “Ey evlâdlarım! Size bunu yazıyorum ki, hatâ etmiyesiniz. Eğer sizden biriniz hatâ ederse, bizim için babanın yanında bir şefe’âtci vardır, Îsâ el-mesîh el-âdil.”
|