| İşaretlerden en son
peygamberin gelişinin yakın olduğunu anladı. Bu yüzden Şam'dan Mekke'ye gitti ve
Abdullah'ın alnında Muhammedi nuru görünce O'nunla dünya evine gitmeye niyetlendi.
Abdullah Amine ile evlenmişti. Fatıma Abdullah'la karşılaşınca: -Ey Abdullah! Teptiğim bunca yol ve çektiğim onca
zahmet, Muhammedi nura sahip olmak içindi. Fakat kader böyle takdir edilmiş. İsteğime
kavuşamadım. Şimdi Şam'a avdet ediyorum. Dilerim belalardan ırak mes'ud bir hayat
süresin, dedi ve üzüntü ile Mekke'yi terkederek yine geldiği yollara düştü.
Abdullah'la evlenmediği için kedere
kapılan sadece bu iki kızdan ibaret değildi. O'nun evlendiğini haber alan iki yüz
kızın kahrından öldüğü, bir o kadarının da hastalanıp yataklara düştüğü
söylenir.
Abdullah'ın, düğün günü hem arefeye
hem de Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan geceye isabet ediyordu. Düğün sebebi ile melekler
göklerde şenlikler yaptı. Cebrail aleyhisselam, yeryüzüne inerek Kabe üzerine yeşil
bir bayrak dikti. Ve:
-İnsanların en hayırlısı ve
peygamberlerin efendisine ait nur, Amine Hatuna geçti. O, yakında doğacaktır, diye
dört bir yana seslendi.
Melekler düğünü şenlikle karşılar,
kurtlar, kuşlar birbirine müjde verip tebrikleşirken üzülen biri vardı; lanetlenmiş
bir mahluk... İblis. Peygamberimiz anne karnına düşünce İblis, öyle üzüldü öyle
üzüldü ki gamdan simsiyah olan yüzü ile dağ, deniz demeden dolaştı durdu. Nihayet
bitkin ve ümitsiz bir halde Ebu Kubeys dağının dibine çöktü ve feryatlarla
evlatlarını yanına çağırdı:
-Ey oğullarım, dedi. Biz, bundan sonra
iflah olmayız. Sonumuz geldi. Zira canlı-cansız her şeyin Peygamberi olan Abdullahın
oğlu Muhammed, anne rahmine düştü. O, Peygamber olunca putları kırarak, zulmü
yıkıp, adaleti getirecek, dünyayı mescidlerle donatıp imanı yayacak, küfrü yok
edecek, hayırlı işler yapacak, iyiliği emredecek, yolunda gidenler saadete erecektir.
İblis, hüngür hüngür ağlayarak
şeytanlara anlatmaya devam ediyordu:
-O'nun ümmeti yiyip içmeye besmele ile
başlar ve bitirirler. Birbirlerine nasihat eder, emri maruf ve nehyi münkeri
bırakmazlar. Bu şartlarda onları doğru yoldan saptırma şansımız kalmamıştır,
diyerek saçını başını yolmaya başladı.
Bir şaytan:
-Ey efendimiz, kendinizi bu kadar
hırpalamayın. Vaziyet o kadar ümitsiz değil. Adem Peygamberden bu güne kadar
insanları nasıl aldattıksa yine öyle çalışır ve Ümmeti Muhammedi de yoldan
çıkarırız diye görüş belirtti.
Baş şeytan İblis:
-Hayır! dedi, az evvel saydığım
meziyetleri sebebi ile siz onlara yaklaşamaz kendilerini aldatamazsınız. Çünkü bu
ümmetin mensupları kendi dindaşlarını herhangi bir yalnış hareketlerini
gördüklerinde ikaz eder ve doğru yola çekerler.
Az evvelki şeytan:
-Fakat efendimiz, diye tekrar söza
başladı. Fakat biz, onlara cimrilik çekememezlik, birbirlerinin malına mülküne
sahdırma ve benzeri kötü duydu ve arzular aşılarız. Böylece onlar da bizim
avcumuzda istediğimiz gibi hareket ederler...
Bu sözler, İblisi rahatlattı.
Oğullarına teşekkür etti. Ümitle dağıldılar.
Abdullah'la Amine'nin düğünlerinin
olduğu ertesi sabah bütün putların yüz üstü yere düştüğü; tahtların
devrildiği görüldü...
gelen
Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır.
Bu gelen tevhid ü irfan kanudur.
(Mevlid'den)
O, kitap kitap övülmüştür.
Büyük, küçük hiçbir ilahi kitap
yoktur ki, O'nu methetmesin. Vahiyle onun müjdesini getirir.
İşte ilk insan ve ilk Peygamber Adem
aleyhisselam'a gelen kitapçıktan satırlar.
-O yer ve gök ehlinin en doğrusudur.
Cömertlikte en üstündür. Kalbi ipekten daha yumuşaktır. Çok zaman hüzünlü ve
çok zaman oruçludur. Hak tealanın korkusu ile doludur. Hep Rabbine yalvarır.
Gündüzleri de ibadet eder. İnsanlarla birliktderi. Fakat dünya sevgisi gönlüne
giremez. Sır saklar ve dostluklara vefa gösterir.
İşte İdris Peygamber'in kitapçığı;
-O, insanlarla beraber olur. Onları
ağırlar. O, Allahın vaadinden asla şüphe etmez. Yüce mevlaya pek çok ibadet eder.
Kulların suzlarını bağışlar. Allah'ın "dostum" dediği büyük peygamber
İbrahim aleyhisselam'ın kitapçığı;
-O, öyle bir kimsedir ki, insanları
şehvet uçurumuna düşmekten korur. Kendisine yapılan kötülükleri affeder,
günahları örter.
İşte Tavrat! Yüce Allah'la konuştuğu
için "Kelimullah" sıfatlı Musa Peygamber'in kitabı:
-O, gönlü çok zengin olan bir mübarek
zattır. Yoksul, kimsesiz ve düşkünlerin sevgilisi ve koruyucusudur. Zenginlerin hasta
kalplerini tedavi eden bir manevi tabibtir. Yaşlılara hürmet eder. Çocuklara acır ve
şefkatle davranır. O güzellerin en güzeli, temizlerin en temizidir. Sohbetinin
lezzetine doyum olmaz. Yumuşak bir ses tonu ve güler yüz-tatlı dille anlatır. Gaflet
dolu kahkahalar yerine pırlanta tebessümleri tercih. O, hükmederken çok adildir.
Haksız bir iş yaptığı görülmez. Sabrı şaşılacak kadar çoktur. Derdlere,
belalara, sıkıntılara sabreder ve yine şükreder. Fakat, Allah ve Resulüne inanmayan
din düşmanları ile en amansız şekilde cenk eden bir bahadırdır.
Savaş sonrasında hürriyetini kaybeden
esirlere kötülük yapmaz. Onlara hoş davranır. O, suratını asmayan yüzü güleç
bir insandır. Öyle bir Peygamberdir ki, hiç bir kitap, kalem ve mektebe lüzum kalmadan
bütün ilimler; bilgisi, gizli, açık her ilmi kucaklamış olan ilim sıfatlı Allahü
teala tarafından her tafsilatı ile kendisine öğretilmiştir.
Yine Tevrat'tan:
-O, Allahü teala'nın Resulüdür. Kalbi
katı ve huyu kötü değildir. Aşağı şeyleri beğenmez ve onlara iltifat etmez. Her
yerde ve her zaman ölçülü konuşur. Suçları affeder. Ümmeti güzel ahlaklıdır.
Minarelerden namaza davet eden müezzinleri işitince abdest alıp camiye koşar, düzgün
saf yapar, bir hizada dururlar. O'nun ümmeti, geceleri de zikreder ve ibadet yapar.
Örtünmeye dikkat ederler... Mekke'de dünyaya gelecek, bütün insanları Hakka davet
edecektir. O benim ismi Muhammed olan Peygamberimdir. O'nun varlığı yüzsuyu hürmetine
gözlerden perde kalkar, kulaklar işitir, kalp gözleri açılır. O, bozuk dinleri
ortadan kaldırıp hak olan islamiyeti yeryüzüne iyice yerleştirmedikten sonra ömrüne
son vermem.
Bu da sesi güzel Peygamber Davut
aleyhisselam'a inen Zebur:
-O'nun eli açıktır. Hiç kızmaz. Yüzü
güzel, boyu güzel, huyu güzel, sözü güzeldir. Sözleri gönülleri rahatlatır;
ruhları huzura kavuşturur. Nur yüzlü bu peygamber nefsi eve kalbi hasta insanların
hakiki tabibidir. O, ölüm anını, mezarı, mahşeri ve cehennemi düşünerek çok
ağlar, çok düşünür, az konuşur, az uyur, az güler, gülüşü tebessüm
şeklindedir.
Bu övgüler de göğe çekilen büyük
Peygamber İsa aleyhisselam'ın kitabı İncil'den:
-O, az yemek yer. Cimrilikten hoşlanmaz.
Kimseyi çekiştirmez. Aceleci değildir. Hile yapmaz. Kötü söz konuşmaz. Kendisi
için intikam almaz. Tembel değildir. Aza kanaat edip, çoğu ihsan eder. O'nun işleri
ve tercihleri aşırılıklardan uzak ve bunların ortası üzeredir. Yerde ve gökte
yaşayanların medarı iftiharıdır. O, günaha batmış olanların şefaatçısı,
onsekizbin alemin rahmetidir. Cennette kıymetli kevser suyunu o dağıtacaktır. Daima
doğruluk üzre ve daima ihlaslıdır. Dili her an Kur'an-ı anar. O öyle üstün
vasıflarla yaratılmıştır ki, gözleri uyusa kalbi uyanık kalır. İnsanlardın gelen
eza ve cefaya katlanır da yine şefaati bırakmaz.
Kıyamet vakti herkes, o ana baba
gününün dehşetinden adeta akıl ve şuurunu kaybetmiş halde "Allahım beni
koru" diye inlerken O, "Ya Rabbi, ümmetimi koru" niyazında bulunacaktır.
İsrafil'in "sur" ismi verilen borusu O'nun ümmeti sebebi ile çalacak;
ölmüşler böylece yeniden dirilecektir. Kıyamet gününde herkes, O'nun şefaat etmesi
için eteğine yapışacaktır. Ey İsa, Muhammed Mustafa'nın Peygamberliğini tasdik ve
O'na iman et. Ben azimüşşan Adem'i cennet ve cehennemi O'nun sevigsi uğruna yaratdım.
Eğer onu halk etmeseydim, hiçbir şeyi yaratmazdım!
Veheb bin Münebbih hazretleri Allahü
tealanın buyurduklarını semavi bir kitaptan naklediyor:
-Hak ve adalet O'nun şiarıdır. O'nun
dini islamdır. Onun bereketiyle dargın gönülleri barıştırır, ayrı tabiattaki
insanları birleştiririm.. O'nun ümmetini ihlas ve ibadet yönünden öbür ümmetlerden
üstün tutarım. Benim hoşnudluğumu kazanmak için evlerini barklarını, çoluk
çocuklarını terk edip cihada gider, kafirlerle savaşır ve Allah yolunda seve seve
canlarını verirler. Onlar namazda ve cihadda saflarını düz tutarlar.
Namazlarını acele etmeden sakin sakin ve
şartlarına uygun kılarlar. Her yerde beni anar, uzun gecelerde namaza kalkkar,
gündüzleri din düşmanlarına meydan okur, arslanlar gibi döğüşürler. Bütün bu
hasletler O'nun hatırı için ümmetine ihsan ve nimetlerimdir. Ben her şeye
kadirimdir...
Gelen işte böyle bir Peygamberdi. Her
cephesi ile örnek ve üstün insan. Melekler ve Peygamberler bu gelişi müjdeliyordu.
Nitekim o büyük insanın doğumundan
beşyüzaltmış sene önce Ka'b bin Lüey de ilahi kitaplarda okuduklarından duygulanır
ve O'nu şiirler okuyarak müjdeler:
İnsanlar gafletteyken gelir yüce
Peygamber,
Muhammeddir, doğrudur, O'ndadır doğru
haber
EN İLK ve EN ÜSTÜN
Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim
Hak'dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim.
(Şeyh Galip)
Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam,
anlatıyor:
-Hazret-i Allah, beni yarattı. Onsekizbin
yıl arz altında kaldım...
-Ey Cebrail seni kim yarattı?
-Sen yarattın yara Rabbi. Her şey senin
ve sen her şeyi yaratansın... Bense... ben, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum.
Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha
geçti... Yüce Allah yine sordu:
-Seni kim yarattı?
-Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve
diriltmeye kudreti olan sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim.
Üçüncü onsekizbin yıl da geçti...
-Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?...
-Allahım sen her şeyin yaratıcası ve
sahibi; bense bir kulcağızım.
Bu cevabımın peşinden bir merakımı
dile getirdim:
-Ya Rabbi benden üstün bir varlık
halkettin mi?
-Karşına bak, buyurdu...
Yüce emre uyarak gösterilen yere
baktığımda mbir nur gördüm. Ama nasıl bir nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört
tarafında da dört ayrı nur?
-Allahım, gözlerimi alan bu harika
aydınlık da ne?
-Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve
bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!... O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O,
canlı cansız her şeyin en üstünü ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa'dır
"sallallahü aleyhhi ve sellem"
Sordum:
-Ya çevresindeki nurlar?
-Sağındaki Ebu Bekir Sıddik, solundaki
Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib'dir.
"Radıyallahü teala aleyhim".
-Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer
insanlardan üstün bir tarafı olmalı!
-Bu beşi kendime dost seçtim. Onları
seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana düşman olmmuş olur. Bunları sevenleri
cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım.
Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed'in
Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed'in
İlk insan Adem Peygamber, arş üzerinde
"La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazısını görünce ismin sahibinin
erişilmezliğini anladı. Ancak O'nun ismi sadece göklerin en yükseğini
mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte,
her bucakta okunuyordu.
Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit
Peygambere anlatıyor:
-Cennette O'nun ismi ile güzelleşmemiş
bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her yön o şerefli ismin pırıltılarını
aksettiriyor.
-Peki, babacığım hanginiz daha
kıymetlisiniz?
Şit aleyhisselamın sualine Adem Peygamber
cevap vermek istememiş olacak ki sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü
kere tekrarlanınca ezeli hakikat daha o günden açıklandı.
Alemlerin Rabbi buyurdu:
-Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım,
seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti o'nunla ve o'nun ümmetiyle dolduracağım.
Kendisine arap dili ile Kur'an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri,
hiç değişmeyerek dünyanın sonnuna kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en
sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O'na uyanlar seçkin kullarımdan
olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde "Muhammed" göklerde
"Ahmed"dir. O'nu dünyanın sonuna yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber
O'ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet de O'nun ümmetinin sayısına
varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları
yıldızların gökteki aydınlığı gibidir.
Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem,
Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed'in
Adem babamız, cennetten çıkarılınca,
üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir
sesin de hatırlatması ile el açıp-cennette iken Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği
bazı isimleri araya koyarak-dua etti:
-Ya Adem, kıyamete kadar gelecek
evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin sahiplerinin
sevgisi için yine kabul ederdin...
Hep erenler geldiler, dergaha yüz
sürdüler
Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed'in
O, müthiş tufandan önce Nuh
aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi dörtbin dört tane tahta
hazırladı. Ve Cebrail'in tenbihi ile her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını
yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri
tekrar yazdı. Devrisi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün
tahtalar bomboştu... çok müteessir oldu... bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen
vahiyle çözüldü.
-Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da
habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.
Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak
çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail
aleyhisselamla konuştu:
-Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne
yapayım?
Vahiy meleği suali Hak teala'ya sundu.
İnsanlığın ikinci babası Nuh
Peygambere haber geldi.
-Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son
peygamberimin dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o
dört insan, İsla dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve
onlar sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması
ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi.
Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i
Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali'nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları
gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve
felaketten kurtulması mümkün olmamıştı.
Ya mü'minler... mü'minlerin de o dört
büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız
görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi?
Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O'nun dostlarını da
sevmek gerekiyor... Bu şart yerine gelmeden, O'nun sevdiklerinin aşkı kalbe
yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?...
Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi
Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed'in
İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında
Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:
-Buralar kime mehsustur? diye sordu.
-Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o'nun
ümmeti içindir, diye cevap verdiler.
İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca
ağaçlarda"La ilahe illallah" budaklarında "Muhammedün Resulullah",
meyvelerinde "Sübhanellah", "Velhamdülillah" cümlelerinin yazılı
olduğunu gördü...
Uyandığında rüyasını milletine
nakletti.
-Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular.
İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve:
-Ne düşünüyorsun ey Allah'ın dostu,
dedi.
-Bir rüya gördüm... girdüklerimi
ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek istediler. Benimse bu hususta bilgim
yok. Onun için düşünüyorum.
Cebrail aleyhisselam:
-Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek
Cenab-ı Hakka arz etti:
Yüce Allah şöyle buyurdu:
-Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir.
Makbul kullarıma Peygamber olarak gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların
arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl
evvel yarattım. Kıyamet günü O'nun yolundakilerin yüzü bütün insanların
yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl
olacaktır.
Feriştehler geldiler, saf saf olup
durdular
Beş vakit namaz kıldılar, aşkına
Muhammed'in
Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük
Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak:
-İnsanların kalbine baktım. En mütevazi
olarak seni gördüm. Bu sebeple seni Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine
erdirdim, dedi ve ilave etti:
-Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili
Muhammed Mustafa'nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O'nun muhabbetini
yerleştir!
-Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O'nu
tanımıyorum?
-O öyle bir kimsedir ki yerleri ve
gökleri yaratmadan binlerce sene evvel güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa,
sana çok yakın olmamı ister misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve
gözünün siyahına beyazından daha yıkn olayım!..
-Allahım bundan gayrı ne arzum
olabilir?...
-Öyleyse Habibime çok selavat oku.
Hak teala devam etti:
-Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı
inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip
etmem ve hiç bir melek ve peygamberin şefaat etmesine de için vermem!...
Bunu yolundakilere bildir.
-Ya Rabbi O'nun hakkında biraz daha bilgi
sahibi olmak isterim.
-Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı;
yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı, güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri,
Peygamberleri ve hiç bir şeyi yaratmazdım. O'nun Peygamberliğini kabul etmezsen
İbrahim halilulllah bile olsan sana eziyet ederim!...
-Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini
kabul ettim Ya Rabbi!...
Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü
taşlar,
Yemiş verir ağaçlar, aşkına
Muhammed'in
Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken
kitaptan bir nur yükseldiğini; bu nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin
rahatladığını gördü... Ve bu hal, her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun
mahiyetinni Allahü tealaya sordu:
-Ya Rabbi bu nur neyin nesidir?
-O, habibim Muhammed Mustafa'nın nurudur.
Cümle alemi onun hatırına yarattım.
Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine
Davut Peygamber, yüksek sesle "Lailahe illallah Muhammedün Resulullah" dedi.
Bütün yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve:
-Öyledir ya Davut! diyerek onu
doğruladılar.
Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur
okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle oldu.
İmansızlar geldiler, andan iman aldılar
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına
Muhammed'in
O'nu övmeye kalkan erir ve tükenir.
O'nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez.
O' kelimeler üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır.
Yunus kim ede medhi, över Kur'an ayeti
Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed'in
Biz de... kendim, eşim, dostum,
tanışım, arkadaşım, binler, onbinler, milyonlar, milyarlar, O'nu o en sevgili ve en
üstün'ün Peygambeliğini kabul ettik ya Rabbi...
Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya
Rabbi!..
MEKTUP
Ya Habiballah bize imdad kıl,
Son nefes didarun ile şad kıl.
(Süleyman Çelebi)
Vakit, ahir zaman Peygamberinden bin yıl
önce.
Humeyr ibni Redi, hemen bütün
ortadoğu'ya hükmeden bir hükümdar.
Kalabalık sayıda vezir ve yardımcıları
ile kudretli bir ordusu var. Yolu batıl; ateşe tapıyor. Buna rağmen kendilerine pek
kıymet verdiği, işlerini danıştığı dört bin kişi var ki hepsi has müslüman ve
alim.
Humeyr, bir gün maiyeti ile birlikte
tantanalı bir halde Mekke'ye geldi... Fakat O'nun gelişi Mekkelileri alakadar etmedi.
Herkes işinde ve her şey akışında.
Bu aldırışsız soğuk karşılama
hükümdarın fena şekilde canını sıktı. Vezirlerini huzura çağırdı ve halktaki
bu kendinden eminliğin sebebini sordu.
Vezirler:
-Buranın insanları araptır; asil
kimselerdir efendimiz. Kabenin korunması onlara verilmiştir. Bundan dolayı değerleri
yükselmiştir. Beytullah'ın bakıcısı olmanın verdiği şerefle soğuk duruyorlar
olabilir.
-Demek öyle!!!
Humeyr'in kafasında soysuz bir plan
doğdu;
Kabe'yi yıkacak, halkı öldürecek ve
şehri askerine yağmalatacaktı...
Ancak bu fikirle beraber ve aynı hızla
kafasına bir şey daha gitmişti: Müthiş bir ağrı... ağrının şiddetinden
burnunudan ve gözlerinden kimsenin yanınna yaklaşamadığı pis kokulu bir su akmaya
başladı.
Günler ilerliyor; baş ağrısı, her an
şiddetini arttırıyordu. Bütün sağlık arayışları savallı kalınca; O, ülkeler
hakimi Humeyr, yaşamaktan yana iyiden iyiye karamsarlığa düştü. Ama yine de şifa
aramaktan geri durmuyordu. Hastalığına bir çare bulması için mbaş vezirine emir
verdi; O da hekimlere.
Hekimler, o güne kadar görülüp,
işitilmemiş bu hastalığı iyileştirmek için günlerce uğraştılar. Fakat bütün
gayretler nafileydi. Emekler boşa gitmiş; çare bulunamamıştı. Bunun üzerine bir de
ilim adamlarına danışıldı. Alimler, bu amansız dert için düşünmeye
mbaşladılar: "Bu hastalık neden olmuştu ve niçin çare bulunamıyordu?" Bir
alim, uzun uzun düşündükten sonra sebebi bulduğunu anladı. Baş vezire giderek:
-Hükümdar şayet sırrını bana açar ve
sorularını cevaplandırırsa derdinin dermanını söylerim, dedi. Başvezir çok memnun
kaldı. Birlikte Humeyr'e geldiler. Vaziyet kendisine anlatıldı. Alimin, sorularını
hiç bir gizli-saklı taraf bırakmadan açıklaması bilhassa hatırlatıldı.
Hükümdar, zorlukla konuşuyor ve
yanındakiler dehşetli pis kokudan büyük sakıntı çekiyorlardı.
Dötbin kişiden biri olan alim sordu:
-Bu sıralarda Kabe-i Şerif için
aklından kötü bir şey geçki mi?
Hasta, derin ve uzun inleyip
karşısındakileri boş ve manasız gözlerle süzdükten sonra dudakları kıpırdadı.
-Evet! O'nu yıkmak istedim.
Cümlenin başı ve sonu arasında
kurşundan dakikalar geçmişti...
-Niçin yıkmak istemiştin ki? Ne
mekkelilerin, ne de Kabenin bize bir zararı olmadı!
-Evet olmadı ama; Mekke halkı bana
hürmet etmedi. Hatta hürmetin kırıntısına bile rastlamadım. Halbuki her gittiğim
yerde insanlardan büyük saygı görürdüm...
-Burada göremeyince...
Pis kokulu sulardan yatak, yorgan
ıslanmış her taraf batmıştı. Hizmetçiler boş yere koşuşturuyordu.
-Mekkelilerden hürmet göremeyince
üzerine titredikleri Kabeyi yıkmak, halkı öldürmek, mallarını askerlerine
yağmalatmak istedim.
-Ve başına gelenler de bu niyetinle
beraber geldi!
-Evet; niyetimle beraber başıma korkunç
bir ağrı girdi ve dünyamı zindan eden bu hastalığa yakalandım...
Bu cümleden sonda odayı bir sessizlik
kapladı... sanki alimle hasta arasında upuzun ve kavuşulmaz çöller vardı.
Humeyr meraklı ve uzaktan alimin yüzüne
bakıyordu. Hastalığı ile bu konuşulanlar arasında ne münasebet olabilirdi ki?...
-Hükümdarım tutulduğun hastalığın
sebebi işte bu fikrindedir. Zira yıkmak istediğn o Kabe'nin sahibi olan yüce Allah,
gizli niyetleri de bilir. O'nun yanında gizli aşikar farkı yoktur.
Susmuş ve dinlemeğe durmuş çöl yeniden
hışırdamağa, rüzgar tok seslerle boşluğu yara yara koşmaya başlamıştı.
-Bilmez; hiç bilmezdim!
-Şifa bulman bu bozuk niyetinden
vazgeçmene bağlıdır. Eğer Kabe için taşığın kötü düşünceden cayarak güzel
niyetler beslersen iyileşirsin.
Humeyr, derhal tövbe etti... alim, mbunun
üzerine Kabe-i Şerifi, yapanı yapılış sebebini uzun uzun anlattı.
Başvezir ve alim oradan kalkmadan
hükümdar tekrar eski sağlığına kavuştu.
Ve üstelik İbrahim aleyhisselamın dinini
kabul ederek müslüman oldu. Beytullah'a karşı hürmet ve muhabbet duyguları ile
bağlandı. Edep ve usülünü öğrenerek Kabeyi ziyaret etti. Eski kibir ve gururunu
terkedip alçak gönüllü bir insan oldu.
Bir kaç gün son da bir sultan sofrası
hazılattırarak büyük-küçük, zengin-yoksul bütün Mekkelileri yedirip içirdi.
Bu ziyafeti verdiği gece rüyasında bir
ses işitti:
-Mekke ahalisine itibar gösterdiği gibi
Beytullah'a da hürmet et; O'nu örtülere bürü!
Serin bir çöl gecesinde görülen bu
rüyanın sabahında Humeyr, Kabe'ye hasırdan bir örtü yaptırarak ölttü. Sevincine
diyecek yoktu. Fakat gece rüyasında:
-Hasır O'na layık değildir. Daha güzel
örtü yaptırmalısın! diye bir nida duydu.
Bu sefer kumaştan mbir kılıf diktirerek
Kabe-i Şerife giydirdi. Ama rüyasındaki ses, bu kumaşın da uygun olmadığı ve
diğiştirilmesini istedi. Bunun üzerine devrin en pahalı kumaşlarından bir örtü
dirtirerek altın ve gümüşlerle süsletip Kabe'ye örttürdü.
Ayrıca, Kabe-i Şerifin içinde bulunan
putları dışarı attırarak kilitli bir kapı yaptırdı; insanların kirli halde
Allah'ın evine yaklaşmalarını yasak etti.
Humeyr, bu güzel hizmetlerinden sonra
Kabe'nin anahtarını Mekkelilere teslim ederek aydınlık Medineye doğru yola koyuldu.
Medine o devirde çıplar; ne bir bitki var görünürde ne mbir ağaç. Kum, taş, tepe
ve eriten güneş sıcaklığı. Ufuklar sır vermiyor. Acaba gölgelenecek bir yer yok
mu?
Humeyr, dörtbin kişilik
danışmanlarından dört yüzünü alarak bütün Medine'yi makışı gören yüksek bir
tepeye tırmandılar. Gözler, ordunun konaklıyacağı uygun bir yer arıyor... Ama
uyanık kalbli o dörtyüz seçme insan, başka bir şeyi farkettiler. Elleri ile
gözlerini güneşin göz kamaştıran parlaklığından koruyarak çevreyi incelerken
sanki sessizliğin en derin noktasından kulaklarına bir şeyler fısıldanıyordu.
Toprak bir çift söz söylüyor gibiydi... O, Mekke'den işte bu Medine şehrine, buradan
sonsuzluğa geçecektir. Şüphe yok ki eski ilim sahiplerinin kitaplarında sözünü
ettikleri yer burasıdır...
Aralarında şu kara vardılar:
"Şartlar çetin ve ağır; ama olsun; kavuşulacak şeref de o kadar yüksek ve
mübarek. Biz burada yerlerek son Peygamberi bekleyelim. Olur ki O'nu görmek bahtına
ereriz." kararlarını hürümdara açtılar.
-Önceki alimlerden okuduğumuz bilgilere
göre bu yer, en son ve en yüce Peygamberin gelip yerleşeceği bir kutlu mekandır.
Şerefli namı Muhammed sallallahü aleyhise ve sellem, güzel dini ebedidir. O'nun
ordusuna alemlerin Rabbi yardım eder. O tac ve burak, o, Kur'an,ı kerim, o liva-i hamd
ve minber ve O, La ilahe illallah sözünün sahibidir. Buraya hicret edecek ve buradan
ölümsüz aleme geçecektir. Biz bu büyükler büyüğünün gelmesini beklek isteriz.
Belki nur yüzünü görmek mümkün olur. Bu sebeple hükümdarımızdan izin dileriz...
Hükümdar, anlatılanları heyecanla
dinledi; büyük memnuniyet duydu ve:
-Ben de sizle kalacağım, dedi.
Ancak bu karara asker ve tab'ası mani
oldular.
Bir ismi de Tebi olan Humeyr, bunun
üzerine Medine'de bu dörtyüz kişi için evler yaptırdı. Onları evlendirdi.
İhtiyaçlarını karşıladı ve içli bir bağlılık mektubu yazarak kendilerine teslim
etti.
-"Humeyr İbni Redi'den en büyük
Resul ve son Peygaber Abdülmuttalib oğlu, Abdullah oğlu Muhammed aleyhisselam'a sunulan
mektup:
"...ben, senin nübüvvetine,
bildirdiğin Allah'a getireceğin Kur'an'a iman ettim. Dinin, yolun ve İbrahim Peygamber
milleti üzereyim. İslamiyet namına tebliğ ettiklerinin hepsi şimdiden can baş üzre
kabulümdür. Olurki o saadetli zamanına kavuşmazsam beni unutmamanı ve şefaatinden
mahrum ve mahsun bırakmamanı diliyorum."
Humeyr, mektubu mühürlü olarak
alimlerden Şamul'a verdi: iyi saklaması için ricada bulundu ve vasiyetini yaptı:
-O mübarek Peygamber'i görme devletine
erersen mektubumu kendilerine ver; şayet bu bahtiyarlığa eremezsen çocuklarına teslim
et ve dikkatle sakllamalarını güzelce tenbih eyle; onlar da kendilerinden sonrrakilere
aynı vasiyeti yapsınlar ve böylece emanetimi babadan oğula aktara aktara
Peygamberlerin efendisinin yüksek huzurlarına takdim etsinler!..
Tebi, bu vasiyetinden sonra hazır
olanlarla vedalaşarak Medine'den ayrılıp gitti ve bir zaman sonra da vefat etti.
Eshab-ı kiram; Allah'ın sevgilisine
arkadaş, dost ve yardımcı olan o soylu insanların bu dört bin alimin nesebinden
geldiği anlatılır.
Mektup, elden ele geçe geçe Şamul'un
yirmi birinci torunu olan Eba Eyyub El Ensari'ye varacaktır. Bu sıralarda sevgili
Peygamberimiz de Mekke'den Medine'ye hicret için yola çıkmışlardı. Medineliler o
bayram havasında emaneti, bir an önce sahibine ulaştırması için herkesin çok
sevdiği Ebi Leyli'ye verdiler...
Ebi Leyli yollara düştü, bir konak
yerinde Beni Selim kabilesinin misafiri oldu. Resulullah da o an oradaydı; ama Leyli,
tanıyamadı. Peygamberimiz O'nu görür görmez:
-Ebi Leyli sen değil misin? buyurdular.
-Evet, benim; deyince
-Tebi'nin mektubu nerede? diye sordular.
Leyli şaşırmıştı:
-Siz kimsiniz; diyebildi ancak. Mutlaka ulu
biri olmalısınız. Yüzünüzde büyüklük işareti, sözünüzde huzur veren bir
tatlılık var.
Eşi olmayan insanda rahatlatan bir
tarifsiz tebessüm:
-Ben, Allah'ın Resulü Muhammed'im;
mektubu getir. Ebi Leyli istenileni cebinden çakararak tazimle uzattı...
Yüce Peygamber, mektubu yanındakilere
okutttular ve:
-Merhaba Salih kardeşim, merhaba salih
kardeşim, merhaba sahil kardeşim!.. diye zamanlar ötesine seslenerek Humeyr ibni
Redi'yi selamladılar. |