SEVGİLİ PEYGAMBERİM CİLT 7 (Devamı)

İslâm akınlarının sebebi, müşrikleri yıldırmak, rahatça ticaret yapabilmelerini engellemek, kâfirleri imana davet etmek.

Ubeyde bin Haris kumandasındaki Seriyye, Ebu Süfyan emrindeki ikiyüz kişilik küffara Rabiga denilen yerde kavuştu.

 

Karşılıklı saf bağlandı.

Bu tarafta en çok seksen mücahid, karşıda ikiyüz müşrik.

Sa'd bin Ebi Vakkas, "bismillah" diyerek ilk oku yaya tuttu ve çirişi gerdi gerdi gerdi ve düşmana fırlattı; tam isabet...

İşte islâmda çekilen ilk ok! İlk ok ve tam isabet.

Düşman da karşılık vermeye başladı ama Sa'd radıyallahü anh her attığı okla ya bir düşman veya bir düşman atını deviriyor... mübarek okçunun sadağında yirmi ok vardı... o kadar güzel ok çekiyor ki hiç biri boşa gitmiyor... arkadaşları kalkanları ile ona siper olmuşlar. Hazreti Sa'd ise:

Ya Hak!Diyerek hedefi vuruyor.

O ne güzel insandır; o ne güzel okçudur öyle ki hayırlı işlerde hep ilk olur. Mekke'de namaz kılarken kendisiyle alay eden kâfirin kafasına deve kemiği savurup ilk düşman kanı akıtan da O olmuştu. O ne güzel insandır, O ne güzel okçudur öyle ki onyedi yaşında müslüman oldu; bütün gazalara katıldı; ve cennetle müjdelendi; radıyallahü anh...

Bu arada düşman tarafından müminler arasına iki de iltica oldu... Mıkdad bin Amr ve Utbe bin Gazvan, müslüman olmalarına rağmen Hicret edememişlerdi..

Onlar da Resulullah, sallallahü aleyhi ve sellem, efendimize kavuşmak için imkân arayıp duruyorlardı... bu sebeple Mekke'den çıkan kervanı fırsat bildiler ve sanki onlar da ticaret için geliyorlarmış intibaı vererek Kureyşlilerin arasına katıldılar.

Ki bu çarpışma onlar için bulunmaz bir nimet oldu.. derhal Mekke'lilerden kaçarak müminlerin safına geçtiler...

Müslümanların böyle cesaretle mücadele etmeleri ve müşriklerin peşpeşe kayıp vermeleri onların gözünü korkuttu:

"Mutlaka arkada asıl kuvvet saklı. Yoksa bu kadar korkusuz olamazlar" diye düşünerek çareyi kaçmakta buldular...

Düşman, şimdi aksi istikamete yaya-yapıldak, atlı-eşekli bozgun halde firar ediyordu..

Ubeyde bin Haris vakur islâm kumandanı, endamlı atının üzerinde dimdik bir halde kaçışı seyrederken dudaklarında bir tebessüm çizgisi belirip kayboldu ve bu günleri gösteren Allah'a hamdü senalar etti. Ve emri verdi:

-Dönüyoruz!..

Sa'd bin Ebi Vakkas'ın:

-Düşmanı takip edelim.

Teklifini Ubeyde bin Haris kabul etmedi...

Maksat elde edilmişti. Sevgili Peygamberimizi bu haberden daha çok ne sevindirebilirdi ki....

Aradan bir ay geçince Hicretin dokuzuncu ayına denk gelen Zilkade başında bir Seriyye daha tertip edildi. Muhacirlerden kurulan bu Seriyye en fazla yirmi kişi..

Bütün eshab aynı zamanda hazır asker, "haydi" denince doğru akına... ancak şimdilik bu akınlara muhacirler gönderiliyor.

Ensar ise iç huzur ve emniyeti kurmak ve korumakla mükellefler. Böylece üstünler üstünü Resulullahın etrafında bir güvenlik çemberi oluşturuluyor.

Efendimiz, bu yeni Seriyye'nin başına Sa'd bin Ebi Vakkas'ı getirdiler. Beyaz bayrağı taşıyan bayraktar Mıkdat bin Amr, radıyallahü anh.

Harrar Suyu yakınından altmış kişilik bir Kureyş kervanının geçeceği öğrenilmişti.

Birlik bu kervanın üstüne yürüyecek, çağrıya rağmen imana gelmezlerse kervan vurulacaktı...

Sevgili Peygamberimiz, sallallahü teala aleyhi ve sellem, Sa'd radıyallahü anh'a buyurdular ki:

-Ya Sa'd Harrar'a kadar git! Kureyş kervanı Harrar'dan geçecektir.

Sa'd bin Ebi Vakkas Seriyyesi derhal yola çıktı.

İslam birliği gündüz saklanıp gece yol alarak beşinci günün sabahında hedef gösterilen yere vardıklarında müşriklerin sadece bir gece evvel oradan geçip gittiğini öğrendiler..

Düşmanın takibi pekâlâ mümkün; ama buna izin yok ki. Emir açık: "Ya Sa'd Harrar'a kadar git!"Bu yüzden yiğitler yiğidi kahraman sahabi Sa'd radıyallahü anh, bir adım ileriye adım atmıyor...

Emr'e itaat şuuru işte bu!.

Sevgili Peygamberimiz'in askerin başında olarak çıktığı ilk seferin ismi Ebva-veddan Gazası...

İşte şanlı ve şerefli büyük Resul, altmış kişilik atlı mücahidin başbuğu... Beyaz bayrağı dalgalandıran bu kere Hazreti Hamza radıyallahü anh. Kumandana göre bayraktar...

Medine'ye beş günlük mesafedeki Ebva-veddan bölgesinden yine bir Kureyş kafilesinin geçeceği duyulmuştur...

Bu sebeple Resulullah, Medine'de yerlerine Ensar'dan Sa'd bin Ubade'yi vekil bırakarak harekatın bizzat kumandasını ele alıyorlar...

Hem Kureyşle hesaplaşacak hem de yörede yaşayan Damra oğulları itaat altına alınacak... Sefer bu maksatla başlamıştır... mübarek islam ordusu, Ebva'ya geldi ama her taraf aranmasına rağmen Kureyşli müşriklerle karşılaşmak mümkün olmadı...

Damra Oğullarına haber yollandı... Aşiretin Reisi Mahşi bin Amr ül Damri geldi.

Müzakerelerden sonra yazılı bir anlaşma yapıldı.

Buna göre,

1-Damra oğulları, kat'i surette düşmanla ittifak etmeyecektir.

2-Damra oğulları aşiretinin can ve mal emniyeti müslümanların teminatı altındadır.

3-Buna karşılık Peygamberimiz, Damra oğullarını bir savaş için çağırdığında derhal yardıma koşacaklardır.

İslâm nüfuzunun Medine'den beş günlük uzaklıkta olan köylere kadar uzandığına ilk işaret... Ebva toprağının Sevgili Peygamberimiz için ayrı bir güzelliği, unutulmaz bir hatırası da var; çünkü Ebva karyesinde aziz annecikleri yatıyor.

Peygamberimiz altı yaşında iken valideleri; hepimizin tâc annesi Amine Hatun ile Efendimizin babası Hazreti Abdullah'ın kabrini ziyaretten dönüşte burada; işte bu Ebva'da vefat etmişti...

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin ikinci seferleri Buvat Gazası...

Ebu Süfyan idaresindeki yüz kişilik bir müşrik kervanın iki bin beşyüz deve ile Şam'a gitmekte olduğu haber alınınca Kureyş müşrikleri ile hesaplaşma kararı alındı. Tarih, Hicretin onüçüncü ayı başları Rebiülevvel ayı.

Efendimiz, Ebu Seleme ibni Abdil Esed'i yerlerine vekil bırakarak yüzelli mücahidin başında düşmana doğru at koşturdular... Beyaz bayrağı dalgalandıran bu kerre Sa'd bin Ebi Vakkas... Buvat dağına kadar her taraf adım adım aranmasına rağmen müşrikler yakalanamadı..

Arananların içinde Umeyye bin Halef ismindeki kâfir de vardı ama bu defa kurtuldular...

Fakat islamın gücü bu gaza ile bir kaç kat daha artarak hükümranlık Buvat dağına kadar genişlemişti. Buvat çevresinde Müdlicoğulları aşireti yaşamakta...

Müdlicoğulları ile de Damraoğullarınınkine benzer bir saldırmazlık andlaşması yapıldı; onlardan da müslümanları arkadan vurmayacaklarına dair söz alındı; emniyetleri için teminat verildi...

Buvat Gazası'ndan döneli bir kaç gün olmuştu ki Kürz ibni Cabiril Fihri ismindeki bir Kureyşli'nin adamları ile birlikte Cemma Dağı'na baskın vererek burada yayılan sığır ve develeri sürüp götürdüğü haberi alındı...

Bu ağır bir haberdi. Bir küstah ve çapulcuları Medine yakınlarına kadar sokularak Haram Bölge'den mal çalsınlar... Bu cür'eti gösterenler tabii ki cezasına da katlanmalıydı...

Sevgili Peygamberimiz, yerine Zeyd bin Harise'yi vekil bırakarak bir mikdar eshabla birlikte vak'a mahalline at sürdüler... Bayrak, bu kerre de Hazreti Ali'de... Rüzgarda süzülen bir beyaz kartal gibi... yarınlara, öne, ileriye, atılmak, yol açmak istercesine çırpınıyor...

Mücahidler, hadise yerine geldiğinde Kürz ve diğerleri hayvanları bırakarak izlerini kaybetmişlerdi. Bedir'in Safevan vadisine kadar her taşın altı yoklandıysa da bulunamadılar.. Bu sebeple bu sefere Safevan Gazası dendiği gibi Birinci Bedir Gazası da denir.Müşrikler anlamış olmalı ki müminlerin değil kendilerine; mallarına dahi eğri gözle bakmak artık kolay değildir... acaba anladılar mı!...

Hicretin onaltıncı ayı başlarında Zül Uşeyre Gazası yapıldı..

Yine Ebu Süfyan kumandasındaki bir Kervanın kıymetli mallar ve kalabalık bir Mekke'li ile Şam'a gitmekte olduğu haberi alındı...

Eğer bu kervan vurulabilirse düşman maliyesine ağır bir darbe indirilecek...

Efendimiz, Ebu Seleme bin Abdülesed'i yerlerine vekil bıraktılar. Hani şu Medine'ye ilk göçen mümini.

İslâm akıncıları ikiyüz kadar. Bu gazada da Peygamberimizin bayraktarı Hazreti Hamza radıyallahü anh. Mücahidlerin bir at ve otuz develeri mevcut; nöbetleşe biniyorlar...

Sevgili Peygamberimiz, düşmanın önünü kesmek için Dinaroğulları Dağı ve Habar çölünü aştılar fakat bu bölgede kâfirleri bulamadılar.. Bunun üzerine yola devam ederek İbni Ezher vadisine geldiler. Zat üs Sak ismindeki ağaç altında namaz kılıp yemek yediler.. ki bu günün hatırasına daha sonra buraya bir mescid yapılmıştır..

Yine yola çıkıldı... kırlık, sapa yollar aşıldı; ancak düşmandan hiç bir iz yoktu.. Arama Müdlicoğullarının Zül Uşeyre kasabasına kadar sürdü ama kervanı yakalamak mümkün olmadı....düşman yine paçayı kurtarmıştı fakat nereye kadar? Artık bu yollar küffara korku yolları olmuştu..

Dağ, bayır, çöl aşarak düşman kollayan yorgun mücahidler Zül Uşeyre'de mola verdiler... Müdlicoğulları onlara ne güzel ev sahipliği yaptı.Zül Uşeyre, Medine ve Hayber'den sonra en güzel hurmaları yetiştiren bir yer...

Hazreti Ali ve Ammar bin Yasir bir hurma ağacı altına oturmuş köylülerin çalışmalarını seyrederken öylece uyuya kaldılar.. Efendimiz başuclarına geldiğinde rüzgâr, onları taze toprağa bulamıştı.. Önce Ammar radıyallahü anh sıçradı. Fakat Hazreti Ali hâlâ yumuşak toprak üzerinde kendinden geçmiş halde.

Merhamet Sultanı seslendiler:

-Kalk ya Eba Turab! Kalk ey toprağın babası..

Ali radıyallahü anh, güzel gözlerini aralayıp sevgili Peygamberimizi karşısında görünce şimşek hızıyla yerinden fırladı...

O ân Resulullah, âh ne buyurdular; iki damla gözyaşı ne gün için saklanır?

-İnsanların en kötüsü elini senin kanına bulayandır ya Ali...

Dediler ve mubarek eli ile büyük dâvâ arkadaşının başını okşadılar...

Hicretin onyedinci ayı.. Medine.Sevgili Peygamberimizin halazâdesi Abdullah bin Cahş da her sahabi gibi Allah aşkı ile dolu dolu.. Mekke'de olmadık işkencelere katlanmış; açlığa, susuzluğa hayret edilecek kadar dayanmış bir Peygamber sevdalısı.

Hazreti Abdullah, radıyallahü anh, Medine'de. En büyük zevki Kâinatın Efendisi'nin sohbetlerinde bulunmak. Zaten eshab-ı kiram için O'nun sohbetlerinden üstün lezzet var mı ki? Mübarek sahabi, bu sohbetlerde Peygamberimizden şehidlik ve şehidlerin üstünlüğünü dinledikçe şehid olma isteği kalbini çatlatacak kadar kendini zorluyor...

Bir gün yatsı namazı eda edildikten sonra Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah bin Cahş'a:

-Yarın erkenden silahını da alarak bana gel. Seni bir yere göndereceğim, buyurdular.

Abdullah, radıyallahü anh, sabah namazından sonra Peygamber aleyhisselamdan önce Hane-i saadetin kapısına gelerek Efendimizi beklemeye başladı...

Abdullah bin Cahş, yanına kılıç, ok tirkeşi, yay ve kalkanını almıştı. Efendimiz, geldiler ve aziz sahabiyi selâmladıktan sonra muhacirlerin büyüklerinden Ebu Huzeyfe, Vakıd bin Abdullah, Ükkâşe bin Mıhsan, Hâlid bin Bükeyr, Sa'd bin Ebi Vakkas, Utbe bin Gazvan, Süheyl bin Beyza, Âmir bin Rebia, Âmir bin Füheyre, Ammâr bin Yasir, Sa'd bin Leys ismindeki arkadaşlarını yanlarına çağırdılar.

Peygamberimiz, Hazreti Abdullah'dan uzakta Übeyde bin Kâb'a bir mektup yazdırdılar ve mektubu kapattıktan sonra Abdullah bin Cahş'a hitaben:

-Seni bu arkadaşların Emir-ül Mü'minin tayin ettim, buyurdular...

Önce Necdiye yolunu tutmalarını, sonra Rekiyye'ye, kuyuya yönelmelerini böylece iki gün yol gittikten sonra mektubu açmasını ve yazılanlara uymalarını; iki kişiye bir deve verildiğini hayvanlara nöbetleşe binmelerini istediler.

Böylece ilk defa bir müslûmana "Mü'minlerin lideri" mânâsına "Emir ül Mü'minin" sıfatı veriliyordu. İslâm hukuku, islâm devleti yeni bir müessese kazanmıştı; emirlik... elel Vâdisi'ne geldiklerinde verilen süre doldu. Bu sebeple Emir ül Mü'minin Abdullah bin Cahş hayvan derisine yazılı mektubu koynundan çıkararak açtı ve okumaya başladı:

-Bismillahirrahmanirrahîm!İmdi bu mektubu okuduktan sonra Mekke-Taif arasındaki Nahle Vadisi'ne kadar Allah'ın isim ve bereketiyle yürüyüşe devam et. Hiç bir arkadaşını Nahle'ye gitmek için asla zorlama. Nahle vadisine vardığında Kureyşlilerle onların kervanlarını görüp

-gözetleyerek bilgi ve haber toplayacaksın...

Mektubu derin bir hürmetle okuyan Hazreti Abdullah'ın ağzından ilk çıkan kelimeler şu oldu:

-Biz, Allahın kullarıyız. Yine O'na döneceğiz. Şahid olun ki Peygamber buyruğunu işittim ve tabi oldum.

Hafiften esen tatlı bir rüzgâr mektuba dikkat kesilen yüzleri okşayıp geçiyordu..

Bütün seriyye mensupları ayaktaydı...

Uzaktan, çok uzaktan bir deve uzun uzun böğürdü... Bir kuş sürüsü nerdeyse onları cansız sanıp çarpacak kadar dalış yapıp yeniden havalanarak uzaklaşarak tepelerin gerisinde kayboldu...

-Evet, dedi, Abdullah radıyallahü anh, mektubu işittiniz. Vazifem belli. Haber toplamak. Şu var ki bu istihbarat görevimi size duyurmuş oluyorum. "Siz de geleceksiniz" demeye salahiyetli değilim... İsterseniz benimle gelirsiniz, isterseniz dönmekte serbestsiniz... tercih elinizde.

Anlaşılan o ki, hem Abdullah bin Cahş, hem yoldaşı olan öteki müminler, umulmadık bir yer ve zamanda imtihandalar.. Hazreti Abdullah, tek başına haber almaya sevk edilirken diğerleri de iradelerinde serbest bırakılıyor.. ama onların sıcak çorbaları, rahat yatakları tercih etmeleri mümkün mü?

Müminlerin emiri Abdullah bin Cahş'ın komutasındaki müslümanlar aynı kararlılıkla cevap verdiler:

-Mektubu dinledik!Biz, Allah'a, Resulüne ve başımıza emir tayin edilen sana itaat ediciyiz! Her nereye istersen Allah'ın bereketiyle yürü! Ölmek var, dönmek yok! ....

Nahle Mekke'ye yakın bir yerin ismi...

Seriyye buraya kadar sokularak haber toplayacak. Bu sebeple Ükkaşe bin Mıhsan ve Amr bin Rebia başlarını kazıttılar ki görenler bu kafileyi Umre yapmaya gidiyor sansınlar. Seriyye şimdi umre yolcuları gibi...

Ancak bu ara bir küçük hadise oldu. Sa'd bin Ebi Vakkas'la Utbe bin Gazvan'ın develeri bir mola ânında kayboldu. Diğerleri menzile doğru yola devam ederken iki sahabi hayvanların peşine düştüler... sonunda develer bulundu ama çok zaman geçtiği için yolu kaybedip seriyyeye ulaşamadılar...

Beriyye Nahle'ye varınca güya bir Umre kafilesi imiş gibi oturmuş sohbet ediyor, bir şeyler yiyip içiyorken dikkatle çevreyi gözetliyorlardı ki yakınlarına Taif istikametinden gelen bir Kureyş kervanı konakladı...

Develer hayli yüklü kervancılar şen şakraktı...

Amr bin Hadrami, Osman bin Abdullah ile kardeşi Neffel bin Abdullah ile azadlı köle Hakem bin Keysan, Abdullah bin Cahş ve arkadaşlarını farkedene kadar bu neş'eleri devam etti.

Bir kısmı bineklerini suluyor bir kısmı yiyecek bir şeyler hazırlıyor, bu arada birbirlerine takılıyorlardı... ama yakınlarında meçhul birilerini görünce hava değişti; tedirginleştiler.

Aralarında fısıldaşıyorlar:

-Osman! Sen de farkettin mi? Kim bunlar?

-Gördüm ama bilmem ki. Soyguncu falan olmasınlar.

-Ya, Hakem! Şunlar kim?

-Bilmiyorum. Herhalde Umre ziyaretçileri. Baksanıza başları kazılı.

-Evet evet, kendi hallerinde insanlar, bizimle alakadar bile olmuyorlar...

Kureyş müşrikleri, casusluk faaliyeti için gelen müminlerden önce ürkmüşlerse de onları kendi hallerinde Kâbe ziyaretçileri sanarak tekrar eski havalarına dönmüşlerdi... Kervancılar yabancıları kendi halinde mola vermiş dinlenen insanlar sanırken müminler Mekkelilerin her hareketini takip ediyordu...

Kervan kuru üzüm ve deri yüklü.

-Evet zengin bir kervan. Taif'den geliyorlar herhalde.

-Nerden geldikleri mühim değil de Recep ayı bitti mi?

-Bilmem ki kaç gündür yoldayız.

-Sefere çıkarken Recebin sonlarıydı.

-Ya Abdullah! Bunlar Mekke'ye girerse tamamen elden kaçırırız. Halbuki yükleri çok kıymetli..

-Doğru lakin haram aydayız. Bu ayda çarpışamayız.

-E, belki Recep ayı çıkmıştır...

Seriyye kendi arasında müşriklere baskın verip vermeme konusunda hayli tartıştı ve sonunda kervanı basmaya karar verdiler.

Böyle bir kervanın vurulması düşmana iyi bir ceza olacaktı. Ama ilişmezlerse bu fırsatı bir daha bulamazlardı.

Ayaklarına gelen imkânı kaçırmak istemiyorlardı...

Kendi halinde yabancılar gibi oturmuş sohbet ediyor görünen mübarek sahabiler, uzun istişareler sonucu saldırıya karar verince bir ânda kervanın etrafını çevirdiler ve onları islâma çağırdılar:

-Sizi islâma davet ediyoruz. Aksi halde canınızdan da malınızdan da olursunuz!!.

Müşrikler, yıldırımla çarpılmışa döndüler... demek Muhammediler, artık Mekke eteklerine kadar sokularak kendileriyle kavgaya tutuşacak kadar cesaret ve teşkilata kavuşmuşlardı...

Herkes ayakta, herkes tetikte; gözlerden kıvılcımlar fışkırıyor.

Amr bin Hadrami kılıcına davranacak olduğu ân Vakıd bin Abdullah'ın oku ile göğsünden vuruldu. Kalbine isabet almıştı. Amr cansız yere yuvarlandı...

Ve iki taraf birbirine girdi... kılıç, mızrak, yumruk tekmelerle öldüresiye vuruşuyorlardı... çarpışma hayli sürdü. İki taraf da hırslı ve mücadeleci idi.. Sonunda müminler galip geldiler.

Müminler, Osman bin Abdullah ve Hakem bin Keysan'ı esir aldılar ama Nevfel kaçtı... bir iki kişi Nevfel bin Abdullah'ı haylice kovaladı ise de atlı olduğu için yakalanamadı... bir kişi ölmüş, bir kişi kaçmış diğer kervan halkı ve mal ve hayvanlar müslümanların eline geçmişti.

İlk defa ganimet/düşmandan kılıç zoruyla mal kazanılmıştı...

Böylece Abdullah bin Cahş bir kaç mevzuda birden ilk olma şerefine kavuşuyordu... Emir ül mü'minin rütbesi ilk defa O'na nasip olmuştu; ilk ganimeti o kazanmıştı... Şu talimatı ise ileri görüşlülüğüne muazzam bir ölçü:

Hazreti Abdullah dedi ki:

-Ey kardeşlerim! Düşmandan yüce Allah'ın lutfû ile aldığımız şu ganimet malının beşte biri Resulullah'ın, kalanı bizimdir... mubarek ve muazzez sahabi önce canından aziz bildiği Peygamberini düşünmüştü.

Gerçekten beşte bir hisse Efendimize ayrıldıktan sonra diğer mal muharip sahabiler arasında bölüşüldü...

Oysa o güne kadar bu beşte bir uygulaması hiç olmamıştı... Müminin firaseti işte. Daha sonra beşte bir hükmü Kur'an-ı Kerimle de farz kılınacaktır... Abdullah bin Cahş ve seriyyesi iki esir ve ganimet mallarla Medine'ye döndüler. Lakin Sa'd bin Ebi Vakkas ile Utbe bin Gazvan'dan bir haber yoktu.

Hazreti Abdullah ile sefere iştirak etmiş diğer müminler Resulullah'a gelerek olanları arz edince Sevgili Peygamberimiz müteessir oldular ve ne esirler ne de ganimet mala alaka gösterdiler. Dedikleri şu oldu:

-Ben size haram olan bir ayda çarpışın demedim!..

Evet böyle bir emir verilmemişti.

 

Sefere katılmış olanlar başta Abdullah bin Cahş olmak üzere buz gibi oldular; elleri yanlarına düştü, dizleri dermandan kesildi.. Kendilerini büyük bir suçun faili kabul ediyorlardı; onlar Allah'ın Resulünü üzmüşlerdi... dünyaları karardı; daha doğrusu dünya başlarına yıkıldı sanki...

 

Hadise müslümanları üzmüştü..

Müşrikler bir fırsat yakalamışlardı:

-Olacağı buydu. Bir yasak ayda Muhammediler, neler işledi neler! Adam mı öldürmediler, esir mi almadılar, ganimet mi elde etmediler?

Yahudilerse iyice bozgunculuk yapıyor; hatta bu olayın Sevgili Peygamberimizin geleceğini bile karartacağını iddia ediyorlardı...

Ki Bakara Suresi ikiyüz onyedinci ayeti kerimesi geldi:

-Ey Resûlüm! Sana haram aydan ve o ayda çarpışmanın hükmünden soruyorlar.

De ki: O ayda çarpışmak büyük günahtır.

Fakat, insanları Allah yolundan, hak dinden yasaklamak, Allah'ı tanımamak, ziyaretçileri Mekke'ye sokmamak ve müminleri Mescidi haramdan çıkarmak ise Allah indinde daha büyük günahtır.

Fitne, adam öldürmekten beterdir! Halbuki, o kâfirlerin gücü yetse sizi dininizden döndürmek için çarpışmaktan bir ân geri durmazlar...

Ayeti kerime başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere bütün müminlerin omuzlarından ağır yükleri kaldırdı. Efendimiz bundan sonra kendilerine ayrılan ganimet hissesi ile iki esiri kabul buyurdular.

Abdullah bin Cahş merak etti:

-Ey Allah'ın Resulü biz cihad sevabı aldık mı acaba?

Bu sualin müjdesini de Bakara suresi İkiyüz onsekizinci ayeti kerimesi verdi...

Mekke müşrikleri, esirler Osman bin Keysanle Hakem bin Keysan'ın hürriyetlerine kavuşmaları için kurtulma akçesi gönderdiler.

Elçileri huzura kabul eden Peygamberimiz buyurdular ki:

-İki arkadaşımızın ne olduğu hâlâ belli değil, onlar gelmedikçe kurtuluş fidyesi almayacağız. Eğer siz Sa'd ile Utbe'yi şehid ederseniz biz de bu iki esiri katlederiz!...

İşte yiğit bir karar!..

Ancak şükür ki iki sahabi sadece yollarını kaybetmişlerdi. Çok geçmeden sağ-salim Medineye avdet ettiler. Bunun üzerine hürriyet bedelleri alınarak iki müşrik esir serbest bırakıldılar..

Sevgili Peygamberimiz, esirlere islâmiyeti anlatarak onlara iman etmelerini teklif ettiler.. Hakem müslüman oldu, radıyallahü anh; Osman ise islamiyeti reddederek Mekke'ye gitti...

İsteyen hak yolu, isteyen bâtıl yolu seçmekte hür...

Efendimiz ve müminler, Hicret'den evvel Mekke'de iken namazda Kâbe-i Şerife doğru durmakla aynı zamanda Kudüs şehrindeki Mescid-i Aksa'ya da yönelmiş oluyorlardı.

Zira kıble, Beytül Makdis/Mescid-i Aksa idi.... ancak Hicret'ten sonra Medine'de sadece Mescid-i Aksa'ya doğru durarak namaz eda ediliyordu.

Müminlerin kıble olarak Kudüs istikametine; Mescid-i Aksa'ya dönmeleri yahudileri şımarttı... kibirleniyor ve dil altından müslümanlarla alay ediyorlardı..

Yahudilerde bir vıdı vıdıdır gidiyor.

-Bu nasıl din ki kıbleleri bizimkiyle aynı?

-Yaa cidden tuhaf; hem museviliği beğenmiyorlar hem Mescid-i Aksa cihetine ibadet ediyorlar..

-Hıh! Güya son dinmiş!...

Yahudilerin böyle kafa kafaya verip koca koca laflar etmeleri Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemi incitti.. Çok üzüldüler. Vahiy bekliyorlar. Gelecek bir vahiyle müslümanların kıblesinin değişeceğini kuvvetle ümid etmekteler.

Bu sebeple sık sık gökyüzüne bakarak Cebrail aleyhisselamın gelişini gözlüyorlar..

Efendimizin yahudi gıybeti ile kalbinin kırık olduğu bir gün Hazreti Cebrail çıkageldi; O'na buyurdular ki:

-Ya Cebrail! Rabbimin yüzümü İsrailoğullarının kıblesinden Kâbe'ye döndürmesini arzu ediyorum.. Hazreti Cebrail:-Elimden birşey gelmez ki; ben de bir kulum. Allah'dan iste, dedi.

Bunu en kesin şekilde Peygamberimiz de biliyorlar ama; bozguncuların çıfıtlığı O'nu öylesine rencide etmişti ki...

Ve nihayet Hicretin onsekizinci Şabanında Allah'ın Resulü imam, eshab-ı kiram da cemaat iken bir öğle namazının üçüncü rek'atında beklenen vahiy geldi. Bakara suresi yüzkırkyedinci ayeti kerimesi:

-(Vahiy beklediğin için) biz, senin yüzünü sık sık göğe çevirdiğini biliyoruz. Bu sebeple biz, seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz.

Haydi yüzünü Kâbe tarafına dön.

Ey mü'minler! Siz de nerede olursanız olun; namaza dururken Kâbe'ye dönün...

Sevgili Peygamberimiz, vahiy nazil olur olmaz daha namazın içinde iken Kâbe/mescid-i Haram'a döndüler. Keremli eshab da aynı şekilde imamı takiben döndü.

Bu sebeple Kudüs istikametine namaza durulmuşken aynı namazda Mekke istikametine yönelmekten dolayı bu vak'anın geçtiği mescide mescid-i kıbleteyn/iki kıbleli mescid ismi verildi...

Efendimiz de eshab da çok memnunlar. Hatta Sevgili Peygamberimiz Kuba köyüne giderek ilk mescid, mescid-i Kuba'nın iki duvarını kendileri bizzat yıkıp, mihrabını değiştirdiler.Ayrıca bütün müminlere haberciler göndererek yeni kıbleyi onlara da bildirdiler...

Fakat yahudiler yine homur homurlar. Çeneleri durmuyor:

-E, peki şimdiye kadar kıldığınız namazlar n'oldu? Eğer Mescidi Aksa kıble değilse ibadetleriniz boşa gitti demektir...

Akıllarınca müslümanlarla eğleniyorlar.

Hatta yahudiler, daha da ileri giderek Efendimize şu teklifi yaptılar:

-İyisi mi sen yine bizim kıbleye dön, biz de senin dinine girelim.

Sözün yalan olduğu o kadar belli ki...

Kıblenin Beytullah olmasından sonra Onsekizinci ayın bir diğer güzel vak'ası da ramazan orucu oldu..

Ramazan ayı geldiğinde müminlerin Allah rızası için bir ay oruç tutmaları ayeti kerimelerle emredildi... Orucun usûl ve faziletleri anlatıldı... Böylece islamın şartlarından bir şart daha gerçekleşiyordu....

Ramazan orucu farz edilirken fıtır sadakası da vacip kılınıyordu....

Ramazan orucu emredilmeden önce de Sevgili Peygamberimiz, nafile olarak her ay üç gün ve aşure günleri oruç tutarlar ve bunu eshabına da tavsiye ederlerdi....

Ramazan gecelerinde Teravih namazı kılmaksa, Resulullah'ın sünnetlerinden biri. Buyurdular ki:

-Allah, ramazan ayında orucu farz kıldı, ben de müslümanlara teravih namazını sünnet kıldım....

Oruc'tan bir gece önce Efendimiz, Mescidde teravih namazı kıldırırken. Ertesi ramazan günü eshab, bunu birbirine haber verince yatsıda cemaat daha çoğaldı, üçüncü gün kalabalık daha da arttı; dördüncü gün mescid müminleri almaya yetmiyordu... fakat o gün Resulullah sahabenin yanına çıkmadılar. Müminler merak içinde kalmışlardı. Sabah namazına geldiklerinde buyurdular ki:

-Teravih için toplandığınızı gördüm. Ancak bu aşırı arzunuz üzerine teravih namazının üzerinize farz kılınmasından; sizin de bu farzı ihmal etmenizden korktum. Namazı evlerinizde kılınız. Farz namazlardan gayrısının evlerde kılınması efdaldir...

Hazreti Ömer radıyallahü anh zamanına kadar herkes teravih namazını evlerde, mescidde arzusuna göre kılıyordu.

Büyük Halife, bir gün mescidde bazı müminlerin cemaatle, bazı müminlerin yalnız başına diğerlerinin de evlerinde teravih kıldıklarını görünce bu dağınıklığı önlemek için ertesi yatsıdan itibaren teravih namazlarının camide kılınacağını emir buyurdular.

Müminler, Übey bin Kâb'ın arkasında saf oldular.Teravih namazının bu şekilde kılınması Hazreti Ömer'i çok memnun etmişti.

-Bu ne güzel adet oldu böyle, diyerek sevincini dile getirdi...

Ramazan orucunun farz ve Sadaka-i Fıtrın vâcib olmasından sonra zekât emri de vahyedildi:

-Zengin müslümanlar zekât verecekler.

Zengin mümin, servetinden emredilen mikdarı ayırarak usulüne uygun şekilde fakir din kardeşlerine verecek. Bu o fakirlerin hakkı.

Buyurulan islâmın şartlarından bir şart...

Acaba; "ah ben de bir zengin olsam da..." demeli mi, dememeli mi?

Salebe bin Hatıb'ın hayatı ortadayken "her şeyin hayırlısı olsun" demekten başka ne diyebiliriz ki... Talebe bin Hâtıb, ensar'dan. Medine'nin yerlisi.

İbadete çok düşkün.

Sahabenin en zahidlerinden biri.

Camiden çıkmıyor.

Böyle iken ne olduysa oldu işbu Salebe kendi diliyle kendi felaketini hazırladı...

Bir gün Salebe, Mescid-i Nebi'den çıkarak Sevgili Peygamberimiz'e geldi ve işitenleri hayrete düşüren bir arzusunu arz etti:

-Ya Resulallah! Bana servet nasip etmesi için Allah'a dua et...

Peygamber Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, ne kadar güzel bir cevap buyurdular:

Kanaat et. Şükrünü eda ettiğin az mal; şükrünü eda edemediğin çok maldan hayırlıdır...

Salebe gitti...

Gitti ama yine gelecek. Çünkü zengin olma ihtirası kalbini alev alev yakıyor.

Hakikaten bir kaç gün sonra yine Sevgili Peygamberimizin huzuruna çıktı:

-Ya Resulallah! Bana servet nasip etmesi için Allah'a dua et...

Arzu aynı, ihtiras aynı, kelimeler aynı...

Mübarek Peygamber en yüsek misali verdiler. Kendilerinin malı-mülkü, altunu

-akarı mı var? Bunu hatırlatıyorlar:

Ben senin için güzel bir misal değil miyim? Sen Resulullah gibi olmağa razı değil misin?

Bu tasvir taşı bile eritir ama; kulaklar, duymaz olmuşsa kalblere işler mi ki...

Büyük Resul, buyurdular ki:

-Allah'a yemin ederim ki; dağların altın ve gümüş olmalarını ve iki yanımca yürümelerini niyaz etsem bu duam muhakkak ki kabul olur... buna rağmen O, sallallahü aleyhi ve sellem, zengin olmak istiyor mu?

Salebe, sustu. Fakat içindeki canavar susmuyor ki...

Şeytan esir almış, nefs boyunduruğu vurmuş bir kere:

-Ya Resulallah! Bana servet nasip etmesi için Allah'a dua et! Seni hak din ve kitapla gönderen Allah'a yemin ederim ki eğer zengin olursam; servetimden hak sahiplerinin hakkını ödeyeceğim.

Kendi iradesi ile; kendi ağzı ile ve yeminle söz veriyor...

Ya sözünde durmazsa?

Sevgili Peygamberimiz, mubarek ellerini açarak dua buyuruyorlar:

Allahım! Salebeye servet nasib et...

Salebe duaya kavuşmanın sevinci ile evine koştu.. Zengin olma hulyaları ile dolu. Hemen koyun

-keçi, deve, at, sığır satın aldı...

Bu küçük ve ve büyük baş hayvanlar, öyle çoğaldı ki az zamanda ağıllar, ahırlar almaz oldu...

Mal çoğaldıkça Salebe'deki dünya muhabbeti de çoğalıyor.

Bir zaman evveline kadar mescidden çıkmayan, alnı secdeden kalkmayan sahabi, hayvanların otu-sütü, yağı-yoğurdu, bakımı-tımarı, hastalığı... gibi işleri yüzünden ancak öğle ve ikindi namazlarına gelmeye başladı.

Arkada Peygamber duası var ya mallar arttıkça artıyor.. Sürüler, sürüler... koyun sürüleri, keçi sürüleri, sığır sürüleri... kuzular, oğlaklar, danalar, develer, taylar binlerce. Ve binlerce at, inek, keçi, koyun.

Bunları artık Medine'ye sığdırmak imkansız.

Salebe, Medine dışına bir vâdiye taşındı. Bir çiftlik kurarak burada yaşamaya başladı.. Sürüler ve onların işleri gecesini gündüzünü alıyor.

Salebe, bir süre sonra öğle ve ikindi namazlarına da gelemez oldu.. Ancak Cuma namazlarına yetişebiliyor..

Mallar artmakta.

Ama ne artış; katlana, katlana. Keşke artmasa...

Salebe Cuma namazlarını da terketti...

Sevgili Peygamberimiz, bir gün sual buyurdular:

-Salebe ne yapıyor?...

Eshab, olanları anlattı:

-Davarlar, sığırlar aldı. Bunlar çok arttı; Medine dışına taşınmak zorunda kaldı. Malı ile meşgul..

Peygamberimiz müteessir oldular:

-Eyvah Salebeye! Eyvah Salebeye! Eyvah Salebeye!Evet; Salebe için üç kere eyvahlandılar. Acaba niçin? Niçini şimdilik eshaba meçhul ama sebebi yakında anlaşılır?...

Aradan epeyce bir vakit geçti. Efendimiz iki zekât toplama memurunu çağırarak bizzat vazife tevdi ettiler:

-Evvela Salebe bin Hatıb sonra da Süleymoğullarına gidecek ve zekât vermelerini isteyeceksiniz!

-Baş üstüne ya Resulallah!...

Peygamberimiz bir de yazı hazırlattırarak memurlara teslim ettiler. Vesikada zekatın usul ve şartları yazılıydı.

Memurlar, atlarına binerek Salebe'ye geldiler...

Selam ve hoşbeşten sonra.

-Ya Salebe. Bizi Resulullah gönderdi ve elimize de bir vesika verdi...

-Vesika mı?

-Evet. Peygamberimiz malının zekâtını vermeni buyurdular. Bak işte!

-Nasıl?

-Ne nasılı. Zekât vereceksin. Fakir fukaranın sendeki hakkını ödeyeceksin..

Salebenin rengi kaçmaya, dudakları kıpırdamaya, elleri hafiften titremeye başladı... Heyecanını gizleyemeyen bir sesle:

-Verin bakayım şu kâğıdı...

Verdiler. Aldı, okudu... düşündü. Bir kere daha okudu.

Memurlar birbirlerine bakıyorlardı... Allah, Allah!..

Salebeye n'oluyordu böyle? Şaşırmışlardı. Fakat asıl şaşkınlığı işte şimdi yaşıyacaklar:

Salebe asık ve acı bir yüzle konuştu:

-Bu dediğiniz bir haraç! Haraç istemenin başka bir şekli...

Ha öyle değil mi?

Memurlar!

-Hâşâ... O nasıl söz Salebe?.. Aklın başında değil senin!

-Nasıl böyle konuşursun Salebe? Çıldırdın mı yoksa?!

-Ne münasebet canım! Hakikati söylemeyelim mi?! Neyse; hele şöyle bir dolaşın da yine görüşürüz.

Zekât memurları üzgün, şaşkın ve hayretler içinde ordan ayrılarak Süleymoğullarına gittiler.

Zekât vermesi gereken mükellef zenginle görüştüler. Yazıyı gösterdiler...

Adam:

-Başım üstüne, dedi.. bakın şurda en iyi, en cins devem duruyor, onu zekât olarak verdim...

-Hayır, dedi görevliler. En iyi hayvanını vermen şart değil. İstersen diğerlerinden verebilirsin..

Fakat adam, nasibli ve cömert:

-Olmaz, dedi. Bunu alacaksınız. Allah için verilen bir şey elbette en güzelinden olmalı...

Memurlar, işlerini bitirince yine Salebe'ye geldiler.

Salebe, tedirgin ve huzursuz..

-Şu yazıyı bir kere daha verin bakayım..

Verdiler... okudu; evirdi çevirdi. Başını geriye atarak, kısık gözlerle bulutları bir müddet süzdükten sonra o acı, zehir-zemberek sözü maalesef yine söyledi..

Ah dil!

Ah dil..

Söyleyen boşuna mı söylemiş:

Dilim dilim etti beni dilim dilim...

-Evet, evet. Bu bir haraç! Olmaz, zekât veremem...

Memurlar adeta yıkıldılar. Salebe nasıl böyle konuşurdu.. insan münafık olunca konuşuyor demekki..

-Sen Salebesin değil mi? Biz yanlış birine gelmedik değil mi?..

-Dostlarım bırakın çocukluğu. Ben Salebeyim elbette.. Lakin dişimle, tırnağımla kazandığım malımın bir kısmını niçin vereyim..

-Ama Salebe onda fakir fukaranın hakkı var. Bu hakkı ödemen Allah'ın emri...

-Yoo! Veremem! Benimle birlikte mi kazandılar?..

Salebe, öyle katı davranıyordu ki. Bütün kapıları kapatmıştı..

Mecburen geri döndüler.

Atlar giderken adeta kanları kurumuş kül renkli iki insan konuşuyorlar..

Biz bunu Resulullaha nasıl haber veririz...

Çok üzülecekler..

-Yaa! Ben de onu düşünüyorum. Akla hayale gelmedik; duyup işitilmedik bir şey..

-Peygamber, Allahın emirini irade ediyor... fakat Salebe onu reddediyor.

-Müthiş bir şey canım.......Zekât memurları, Medine'ye geldiklerinde uzaktan Resulullah'ı görünce daha onlar bir şey demeden Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:

-Salebeye yazıklar olsun!..

Felâket... Salebe felâkete uğramıştı...

 

Sevgili Peygamberimiz, devesinin en güzelini zekât veren mümin içinse, bereket ve hayır duada bulundular...

Salebe, sözünde durmamış...

Salebe, İslâmın bir şartını reddetmiş.

 

Cilt7aRes03.jpg (15997 bytes)


Salebe, Resulullahın emrini geri çevirmiş.

Salebe Allahın sevgilisini, Salebe yüce Allah'ı incitmişti...

Tevbe suresinin yetmişaltıncı ayeti kerimesi indi:

Cebrail aleyhisselam, Peygamber aleyhisselam'a bu ayeti getirdiğinde Salebe'nin bir akrabası da oradaydı. Efendimizden ayeti işitince koşa koşa Salebe'ye gitti... Nefes nefese yanına vardığında:

-Ey Salebe, ey insafsız adam sen ne yaptın!

-Ne yapmışım, nedir bu hal..

-Mahvoldun! Sen mahvoldun! Toprak başına olsun. Zekâtını vermemişsin. Aleyhine ayet geldi.. Ey Salebe bu cür'eti nasıl göze aldın, sen Allah'dan korkmadın mı ey Salebe!...

Zavallı adam ağlıyordu..

Salebe'de şafak attı.. Aklı başına dank etti ama neye yararki!.. atına sıçradığı gibi Medine'ye, Efendimize koştu...

-Ya Resulallah zekâtımı vermeye geldim...

Hani istenen haraçtı? Efendimiz üzgün, Eshabı kiram merakta. Acaba Resulullah ne buyuracaklar. Heyecan zirvede...

Sevgili Peygamberimiz, İslâmın şeref ve vakar bayrağını yükselttiler:

-Allahü teâlâ, beni senin zekâtını kabul etmekten men etti...

Talebe kanlı gözyaşları döküyor. Diz çökmüş saçına başına topraklar saçıyor... Ama olan olmuş sırça saray yıkılmıştır.

Şanlı ve büyük Peygamber devam buyudular:

-Kendi elinle felâketini hazırladın. Ben zekât vermeni emrettim ama sen reddettin..

Mesele Efendimizi de aşmıştı. Cenab-ı Hak Habibinin istediğini reddedeni reddetmişti...

Salebe çar nâçar huzurdan ayrılmak zorunda kaldı; bir ölü gibi...

Hazreti Ebubekir Halife olunca O'na geldi.

-Ya Eba Bekr! Zekatımı sen kabul et bari...

-Bu mümkün mü ya Salebe! Peygamberin reddettiğini ben nasıl kabul ederim?...

Hazreti Ömer zamanında da bu Halife'nin kapısını çaldı:

-Zekâtımı kabul et..

Cevap elbette aynı.

-Peygamberin, Hazreti Ebu Bekr'in kabul etmediğini ben mi kabul edeceğim.

Hazreti Osman zamanında da O'na yalvardı. Ama boşuna, O da aynı cevabı takrarladı..

-Allahın Resulünün, Hazreti Ebu Bekr'in, Hazreti Ömer'in almadığını ben de alamam...

Salebe, Hazreti Osman zamanında öldü gitti...

Peygamber Efendimi'zin Salebe'nin affı için dua etmemesi emr olunmuştu... Yüce Allah'ın emri.

Ne oldu?

Servet derkenmürted oldu.

Salebe..

 

 

| BAŞA DÖN |